Pek çok insan, aşkın ötesinde huşu ve huzur ile varılacak mukaddes makamları bilmez. Hatta başka makamların olabileceğini tasavvur bile edemez.
İşte bu noktada kişiyi kilitleyen aşkın, onu çok daha başka güzelliklerden mahrum ettiği gerçeğini anlayamaz. Olayı anlatanlara da kulak asmaz. Çünkü kalpteki kilit, tasavvur âlemini tarumar etmiştir.
İnsan bir hâle tutuldu mu, o hâli son zannediyor. Aşka tutulmuş kalp de, önünü görmeyen göze benziyor; gördüğü ışığı güneş sanıyor.
Hâlbuki huşu, aşkın üstüne yağan sükûnet yağmurudur; huzur, yanışın içinden süzülüp gelen yerleşik ikamet hâlidir. Aşk ateş gibi yakar, huşu rüzgâr gibi serinletir, huzur ise toprağa kök salmış ağaç gibi sabitler. Bu üçünün sıralamasını bilmeyen, ateşi kutsar, rüzgârdan korkar, toprağı sıkıcı bulur. Başka makam olabileceğini tasavvur bile edemez. dediğim yer tam burasıdır. Aşkı duyan insan, içindeki kıpırtıyı tek zirve sanıyor; çünkü daha önce o kadar derin yanmamış.
Kalbine ilk defa böyle bir ateş dokununca, “Demek ki işin sonu bu.” zannediyor. Hâlbuki huşu, aşkın durulmuş hâlidir; huzur, aşkın kemale ermiş hâlidir. Aşk, koşarak kapıya gelmektir; huşu, kapıda edeple beklemektir; huzur, içeri girip yerini bilmektir. Kapıya gelene “aferin” denir ama kapıda uyuyana “yazık” denir.
Aşkın kilitlediği kalp, kendisini mahrum bıraktığını fark edemez. Çünkü kilidin üstü nakışlıdır. Göz boyayan süslü bir zincir gibi, kişiye kendini değerli hissettirir. “Ben farklıyım, ben yanıyorum.” demek hoşuna gider.
Oysa o yanış, anahtarı cebine verip “Kalk, kapıyı aç.” diyen bir işaret için gönderilmiştir. Sen anahtarı süs yapıp boynuna asarsan, kapı önünde donup kalırsın. İşte ben bu donukluğu gördüğüm için diyorum ki: “Aşk, kapıya kadar güzeldir; kapının üstünde asılı kalınca, kilit olur.”
“Olayı anlatanlara da kulak asamaz.” cümlesi, aşkın bir başka tehlikesini gösterir: Kalpteki aşırı yoğunluk, kulağı sağır eder. Sana, “Bu hâlin güzel ama geçicidir, ilerisi de var.” diyenlere kızarsın. “Benim hâlimi nereden bilecekler?” diye savunmaya geçersin.
Hâlbuki anlatan kişi, belki de senin dün olduğun yeri çoktan geçmiş, bugünü seyrediyordur. Aşkın içindeki bu savunmacı hâl, aslında kalpteki kilidin sesidir; “Burası son, ilerisi yok.” diye bağırır.
Kalpteki kilidin tasavvur âlemini tarumar etmesi de budur işte. Tasavvur, yani hayal ufku… Aşk, yanlış kullanıldığında o ufku tek renge boyar. Her şeyi aşkla okumaya başlarsın: İmanı aşk sanarsın, muhabbeti aşk sanarsın, huşuyu bile aşk sanarsın.
Böylece kalbinin haritasında tek dağ kalır; başka dağ, başka deniz, başka vadi göremez olursun. Hâlbuki Allah’ın insana verdiği tasavvur kabiliyeti, makamları çoğaltmak içindir; tek bir hâli putlaştırmak için değil.
Huşu ve huzur makamlarını bilmeden aşkını büyütme. Aşkın varsa, onu huşuya teslim et; huşun varsa, onu huzurla yerleştir. Her tattığını son sanma; tattığın her hâli, bir üst kapıya götüren basamak bil.
Aşk seni kilitleyip kalbini daraltıyorsa, dur. Çünkü aşk, Hakk’a açılan kapıyı genişletmeli; kalbini değil, ufkunu genişletmeli. Huşu ve huzura taşımıyorsa, o hâl aşk değil, seni kendine mahkûm eden bir kilittir.