Allah Nur’un taa kendisidir dediğinizde, Allah’ı nur etmiş olursun. Bu söz, tevhit hakikatinin inceliklerinden biridir. Allah’ı “nur” olarak tanımlamak, onu yaratılmış olan bir sıfata indirgemektir. Çünkü “nur” bir vasıftır, bir tecellidir.
Mutlak Zât ise vasıfla sınırlanmaz. Zira nur, O’nun yarattığı tecellîlerden biridir. O’nun Zât’ını “nur” olarak nitelemek, O’nu yarattığı bir varlığın içine hapsetmek gibidir ki bu, şirkin en ince perdesidir.
Oysaki (HU) O nur değil, nur O’ndandır. “HU” (O), mutlak hüviyetin işaretidir. O’nun nuru, kendi zatından taşan bir varlık nurudur; kendisi nur değildir. Nur, O’nun ilminden ve kudretinden doğar; O’nun zatının bir parçası değildir. Yani nur, O’ndan var olur ama O, nurdan münezzehtir.
Dikkat edersek “Allahu nurussemavatı vel ard” ama “HU yerin ve göğün nurudur” demez. Kur’an’daki bu incelik, zat ve isim farkını gösterir. “Allah” ismiyle bildirilen varlık, isimleriyle tanınandır. “HU” ise isimlerin dahi ötesindeki mutlak bilinemezliğe işaret eder. Dolayısıyla “HU”nun nur olduğunu söylemek, sınırsıza sınır çizmektir.
Çünkü Allah ismiyle, HU işaret zamiri ile işaret ettiğimiz mutlak hüviyet, kendisini bize tanıtmış ve o nur da; doksan dokuz mana gibi onun manalarından bir mana olmuştur. Allah, “HU” adıyla bilinmezliği, “Allah” adıyla ise bilinirliliği temsil eder. O, nur dâhil tüm esmânın sahibidir.
Doksan dokuz isim, O’nun sınırsız manalarının sadece bir kısmıdır. Nur da bu manalar arasında bir manadır; yani O’nun zatından yansıyan bir esmâ tecellisidir.
Allah rahman ve Rahim dir. Allah Cebbar ve Kahhar dır. Allah Evvel, Ahir, Zahir ve Batın dır… Gibi Allah Nur ve Bedi’ dir. Her bir isim, O’nun zatî hakikatinin farklı bir yüzüdür. “Rahman” tecellîdir, “Kahhar” celâldir. “Nur” cemâldir, “Bedi’” sanattır. Fakat bunların hiçbiri Zât’ın kendisi değildir. Zira Zât, isimlerle kayıtlanmaz.
Eğer sen Allah derken, mutlak zata işaret edersen, hiçbir esma kalmaz. Mutlak Zât’a yönelen tefekkürde, isim ve sıfat kalkar. Çünkü orada artık isim de yok, kavram da yoktur. O’nun mutlak hüviyetine yönelen, varlığını dahi unutmak zorundadır.
Ama sen Allah derken sıfat, esma ve ef’aline bakarsan, tüm isim ve sıfatlar oradadır. Bu bakış, mahlûkatın bakışıdır. Bizim idrakimiz, ancak isim ve sıfatlar aracılığıyla O’nu tanıyabilir. O’nun rahmetini, kudretini, ilmîni ve nurunu seyrederek tanırız. Zira O’nu mutlak zat olarak tanımak beşer idrakini aşar.
İşte bu noktada, insanın yaratım alanı söz konusu olur. Çünkü insan, bu isimlerin yeryüzündeki tecellî alanıdır. O, Allah’ın halifesidir. Yani Allah’ın zatını değil, sıfat ve esmâsını temsil eden bir varlıktır.
Yani insan Allah’a hüviyet bakımından; zatı, sıfatları, esması ve ef’ali itibarıyla, sadece kulu olarak nispet edilir. İnsan, Allah’a benzemez. O’nun varlığında yoklukla kaimdir. İnsan, Zât’ın bir yansıması değil, O’nun nurunun yarattığı bir kuldur. Bu, kulluğun hakikatidir.
Ama insan, Allah’a ünsiyet bakımından; zatı, sıfatları, esması ve ef’ali itibarıyla, kesret âleminde; kün emriyle yaratılan, kendisinin bir nakşı olarak mevcuttur. Bu ise tecellî sırrıdır. İnsan, “kün” (ol) emrinin neticesinde yaratılmış bir nakıştır. Yani Allah’ın ilminin bir suretidir. Ünsiyet burada başlar: Allah kulunu sever, kul da Rabbine muhabbet duyar.
Öylece gizli hazinesindeki manalarının tezahürü olarak kendisine nazar edilir. “Kuntu kenzen mahfiyyen” sırrı burada zuhur eder. Allah, kendini görmek için insanda seyir eder. Kul ise kendi acziyetinde, O’nun büyüklüğünü temaşa eder.
Ayrıca insana, diğer varlıklardan öte kendisine üflenen sonsuzluk ruhu ile “zati seyr zevk haline” dalabilir; sessiz ve sözsüz… Bu hal, “fenâ fillah”ın eşiğidir. İnsan, ruhunun sonsuzlukla buluştuğu bu noktada konuşmaz; çünkü konuşan kalmaz. Sadece seyreden kalır. Bu hâle, “zati seyrin zevki” denir.
Bu dalış itibarıyla olayı bilmeyenler, insan Allah’tır veya Allah insandır yanılgısına düşüyorlardır. Çünkü tevhidin derinliğini kavrayamayan, tecellîyi hulûl sanır. Oysa insan Allah değildir, Allah da insan değildir. İnsan sadece O’nun nurundan bir yansımadır.
Oysaki Allah; rabbul âlemîn iken, insan Allah’ın kuludur. Allah Rab’dır; insan abd’dır. Rab terbiye edendir, abd terbiyeye muhtaç olandır. Aradaki çizgi, tevhidin mihveridir.
Bu değişmez tevhit esasıdır. Kim bu esastan saparsa, ifrat veya tefrite düşüp, azapta boğulmaya mahkûm olur. Tevhit, dengenin adıdır. Allah’ı yaratılmışa indirgemek ifrat; yaratılmışı tümüyle bağımsız görmek tefrittir. Her iki uç da azaptır. Hak yol, “kulun kulluğunu, Rabbin Rabliğini bilmesidir.”
“Allah Nur’dur” derken, nuru O’nunla eşitleme hatasına düşme. Nur, O’ndan zuhur eden bir esmâdır; O’nun zatı nur değildir. İnsan, Allah’ın halifesidir ama Zât’ının bir parçası değildir. Seyrinde “ben O’yum” diyene değil, “ben O’nun kuluyum” diyene rahmet iner. Tevhit, bu farkı idrak edenlerin yoludur; kaybedenlerse hulûl vehmine saplanır.
“Allahu nûrussemâvâti vel ard” Allah göklerin ve yerin nurudur. (Nur, 35) “O, Evvel’dir, Âhir’dir, Zâhir’dir, Bâtın’dır.” (Hadîd, 3) “Kendini bilen Rabbini bilir.” (Hadis-i Şerif) “O, hiçbir şeye benzemez. O, her şeyi işitendir, görendir.” (Şûrâ, 11)