Rabıta; bağlamak veya bağlanmak anlamlarına gelir. Kişi ile Allah arasında en büyük rabıta namazdır. Direkt Hakk’a yapılır. Arada kimse olamaz. Hatta Fâtiha okurken hiç kimse düşünülemez. Zaten düşündüğün anda mânâ kopar, ne yaptığının farkındalığı kaybolur. O anda dil ayrı der, kalp ayrı tasavvur eder ve beyin başka hesaplar yapar. İşte bu hâl, “Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı zikrederler.” (Âl-i İmrân, 191) ayetinde işaret edildiği gibi her an Allah’ı hatırlama şuuruyla dengelenmelidir.
Evet, rabıta; bağlanmak, yönelmek, teslim olmak demektir. Zahiri bir bakışta “bağ kurmak” gibi görünse de, hakikatte kalbin kalbe yönelişiyle başlar ve Allah’a vuslatla tamamlanır. Kişi ile Allah arasında en büyük rabıta namazdır. Çünkü namaz, kulun Rabbiyle doğrudan temas kurduğu mukaddes bir andır. “Beni anmak için namaz kılın.” (Tâhâ, 14) buyruğu bu hakikati gösterir. Namazda kul, secdeyle Rabbine en yakın olur. (Müslim, Salât 215).
Bu rabıtada araya ne bir isim, ne bir hayal, ne de bir perde girebilir. Hatta Fâtiha okurken kalpten başka bir şeye meyletmek, bağın kopmasına sebeptir. Çünkü mânâ ancak kalp hazırsa nur gibi akar. Kalbin dağınık, şuurun puslu olduğu yerde ise sadece ses kalır; mânâ hicret eder. Bu nedenle “Kalpler ancak Allah’ı zikretmekle huzur bulur.” (Ra’d, 28) ayeti hatırlanmalı ve kalp o huzurla Hakk’a yöneltilmelidir.Şu ayeti kerimeye kulak kesilelim: “Şüphesiz ben Allah’ım. Benden başka ilâh yoktur. O hâlde bana ibadet et ve beni anmak için namaz kıl.” (Tâhâ, 20/14) Bir de şu hadisi şerife bakalım: “Namaz, müminin miracıdır.” (Taberânî, Evsat 1/260). Mana ehline göre rabıta, Hakk’ın huzurunda “hiç” olarak durma hâlidir. Bu hâl, “Secde et ve yaklaş.” (Alak, 19) emrinde ifade edilen kulluğun özüyle bütünleşir.
Namazda kalbin diliyle konuşamayan, yalnızca bedeniyle rükû eden kişi bu bağın tadını bilemez. Zira Allah’la bağ kalple kurulur, şekille değil. Sonra bir de bakmışız ki namaz bitmiş. “Ne anladın?” dersin. “Hiç, Allah’ın borcunu verdim” der. Sanki Allah ona bir şey borç vermiş, o da horozun buğday yeyişi gibi borç ödüyor. Oysa Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Allah sizin suretlerinize değil, kalplerinize ve amellerinize bakar.” (Müslim, Birr 33) buyurarak ibadetin kalple anlam bulduğunu bildirmiştir.
Bu, hakikatten ne kadar da uzak bir bakış açısıdır. Yani dil çalışmış, beden secdeye gitmiş, fakat ruh uyanmamış. “Ne anladın?” denilince, “Allah’ın borcunu verdim” denir. Sanki borç ödeniyor, sanki ibadet bir angarya. Oysa Rab, “beni zikretmeniz için namaz kılın” derken kulluğun mânâsını hatırlatmıştır. Bu noktada “Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki onlar namazlarında gafildirler.” (Mâûn, 4-5) ayeti gafletle kılınan namazın mahiyetini açıklamaktadır. Kalpten kopuk bir ibadet, tıpkı horozun buğday yeyişi gibidir; ne lezzet alır ne hikmet kavrar.
Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz de şöyle buyurur: “Nice namaz kılan vardır ki, namazından ona sadece yorgunluk kalır.” (İbn Mâce, Sıyâm 21). Bu yüzden “Allah’a ancak huşû içinde olan kalpler yaklaşır.” (Hac, 32) gerçeğini unutmamak gerekir.
Hani Mevlânâ der ya: “Secdeye baş koyduğun zaman, taşın üstüne değil, kalbinin üstüne koy. Çünkü Hakk’a giden yol, kalp yoludur.” Namazda rabıta yoksa, yani kalp Allah’a bağlanmamışsa, o namaz miraca götüren namaz değil, alışkanlığa dönülmüş namaz olur. Oysa ki “Rab” isminin mânâsı bile “terbiye ederek yaklaştıran”dır. “Onlar, namazlarını huşû ile kılarlar.” (Mü’minûn, 2) ayeti de bunu doğrulamaktadır.
Bir adım at; Hak sana on adım yaklaşır. Kendisini yaklaştıran bir Rabbe, uzak duran bir kul… Ne kadar kendini kandırabilir? Kendimizi kandırmayalım. Aslında kimseyi kınamıyoruz. Bilmeyen, bilmediği noktada suçlu değildir. Ama öğrenmeye çalışmadığı için suçludur. İnsan, niçin yaratıldığını düşünmediği sürece gaflette kalmaya devam eder. “Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyât, 56) ayeti bu gafleti uyandırmaya çağırır.
Aslında kimseyi kınamak için değil bu sözler. Fakat kendimize dönüp, “Ben neden yaratıldım?” diye sormadıkça kalp gafletten uyanmaz. Bilmemek suç değildir ama öğrenmeye yanaşmamak kalbi mühürleyen perdedir. İnsanın sorumluluğu sadece bilgiyle değil, o bilginin peşinden gitmekle başlar. “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer, 9) ayeti bu sorumluluğu dile getirir.
Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz: “İlim talep etmek her Müslümana farzdır.” (İbn Mâce, Mukaddime 17) buyurur. Bu adım, ilim ve amel yolunda samimiyetle yürüyene açılacak olan rahmet kapısıdır.
Zira mana yolunda “bilmiyorum” demek bir duraksa, “öğrenmeyi istemem” demek ayrı bir uçurumdur. Kalp Hakk’a yönelmeyince heva onun önünü kaplar. Ve o zaman rabıta kesilir, insan sadece dünyaya bağlanır. Allah bu hayatın hesabını soracak. Yani Allah’a ulaşmak için gerekli çalışmadan yoksun olan yanacaktır.
Kendisine sunulan fırsatlara ilgisiz kalan, mahrumiyetin verdiği ızdırapla sonsuza dek yanacak. Bu, azabın en yakıcı olanıdır: pişmanlığın kendisi. Aslında bize yapılacak hesap, sadece yapılanlarla değil, yapılması gerektiği halde terk edilenlerle de olacaktır. Allah’a ulaşmak için gerekli olan iç arınmadan mahrum kalan kişi, büyük kayıptadır. “O gün, mal ve evlat fayda vermez. Ancak Allah’a temiz bir kalple gelen kurtulur.” (Şuarâ, 88-89).
Nefs mücadelesinden ve kalp terbiyesinden uzak duran kul yalnızca amel defteriyle değil, boşa geçen ömrün hüznüyle de yüzleşecektir. En büyük azap, vuslat fırsatının fani meşguliyetlerle harcanmış olmasıdır. Unutmayalım ki: “Kim Rahmân’ın zikrinden yüz çevirirse, biz ona bir şeytanı musallat ederiz. Artık o şeytan onun yakın dostu olur.” (Zuhruf, 43/36). Bu, gafletin azabıdır.
Zira “Akıllı kişi, nefsini sorgulayan ve ölümden sonrası için çalışan kimsedir.” (Tirmizî, Kıyamet 25). Unutmayalım ki; bu dünyada bizi Allah’tan alıkoyan her şey bizim için bir perdedir. İşte bu perde rabıtayı koparan şeydir. Hak dostları gece teheccüde kalktıklarında yalnız bir ibadet değil, bir vuslat için kalkarlar. Bu, “Rabbinin adını an ve bütün varlığınla O’na yönel.” (Müzzemmil, 8) sırrıyla bütünleşir.
Rabıta işte o buluşmanın adı olur. Bu sebeple her müminin rabıtasını sağlamlaştırması gerekir. Bu bağ, sıradan bir alışkanlıkla değil; farkındalıkla, huşûyla, kalp açıklığıyla kurulur. Namaz bir bağdır; ama bu bağ kalbin çekirdeğinde filizlenir. Şuurla kılınan bir namaz, kulun kalben Hakk’la birleşmesidir. İşte bu birleşme, tasavvufta “visâl” (kavuşma) diye adlandırılır. “Gerçek müminler o kimselerdir ki, Allah anıldığında kalpleri ürperir.” (Enfâl, 2).
İhsan rabıta halinin ta kendisidir. Zira: “İhsan, Allah’ı görüyormuş gibi ibadet etmendir. Sen O’nu görmesen de O seni görmektedir.” (Buhârî, İman 37). Zaten ibadetin özü ilahi huşûdur. İlahi huşû kalbimizde varsa, uzuvlara sirayet eder. Kalpte yoksa o ibadet yalnızca görüntüdür, fakat görüntü de devam ettirilmelidir. Bu görüntü dahi, daim olunduğunda aslına dönüşen bir tohum gibidir.
Lakin görüntü dahi olsa amelde daim olmak zorundayız. Zira o görüntü zamanla bizi içeriği ile bütünleşmeye götürecektir. Yani hissiyat olmasa dahi amelde daim olmak üzerimizdeki Allah’ın hakkıdır. Lakin rabıtası sağlam olan kişi Allah’la beraber yaşar, Allah’la beraber susar, konuşur, düşünür ve her anında huzur hisseder. Bu hâl, “Onlar, işlerini Rablerine tevekkül ederek yürütürler.” (Şûrâ, 36) sırrını yaşatmaktır.
Zira rabıta bir bağ değil sadece; bir hayat tarzı, bir hâl, bir yakîn hâlidir. Bu sebeple her müminin rabıtasını sağlamlaştırması gerekir. Namaz bir bağdır; farkındalıkla kılındığında Allah’a giden en sağlam yoldur. O yolda kalple, şuurla ve saygıyla yürüyenler asla kaybetmezler. Çünkü “Doğrusu bu, benim dosdoğru yolumdur. Buna uyun.” (En’âm, 153) buyurulmuştur.
Rabıta, kulun kendi acizliğini fark edip sonsuz kudrete yönelmesidir. Bu yöneliş bir dua, bir niyaz, bir secde ve bir suskunluktur. Susar kul, kalbi konuşur. O kalp ki her atışıyla “Yâ Allah” der. “Onlar, ayakta dururken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde tefekkür ederler: Rabbimiz! Sen bunları boş yere yaratmadın. Seni tenzih ederiz, bizi cehennem azabından koru.” (Âl-i İmrân, 191). İşte rabıta, bu zikri her nefeste yaşamaktır.