Selam ismi Celili hepimizde tecelli etsin. Tecelli etsin de huzurla dünyayı yaşayalım. Tecelli etsin de kabirde yalnız kalmayalım. Tecelli etsin de kıyamette darda kalmayalım. Tecelli etsin de sıratı çabuk geçelim.
Tecelli etsin de cennete girerken selam veren meleklerle buluşalım. Tecelli etsin ki hasretimiz son bulsun. Tecelli etsin ki özümüz cemalullaha ayna olsun. Tecelli etsin ki Hak yoldaşımız nur ışığımız olsun.
Selam ismi, bütün isimlerin huzura akan ırmağıdır. Çünkü Selam, kulun hem dünyasını hem kabir gecesini hem mahşer kalabalığını hem sırat korkusunu hem cennet kapısını aynı anda kuşatan bir emandır.
Bu yüzden Selam ismi tecelli ettiğinde insanın kaderi aydınlanır, ruhu hafifler, nefsi emniyet bulur. Selam, kulun hem yol arkadaşıdır, hem gece kandilidir, hem mahşerde gölgesidir. Hakikatte Selam’ın tecellisi, kula “Ben seninleydim” hitabının görünmez mührüdür.
Kul Selam ile yürüdüğünde hakikat kapıları açılır; Selam kesildiğinde gönül karanlığı çoğalır. Sen de bu duada Selam’ın bütün boyutlarına yönelmişsin: dünya, kabir, mahşer, sırat ve cennet… Bu yöneliş, kulun kader yolculuğunu bir çizgi hâline getirip Hakk’a bağlayan en saf müracaat hâlidir.
“Allah Selam yurduna çağırır” (Yûnus, 25) ayeti bana şöyle dedi: Selam ismi kulun hem dünya yolculuğunda huzur, hem kabirde yoldaş, hem mahşerde güvencedir.
Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “Selam, cennet ehlinin sözüdür” (Müslim, Cennet 21) buyurarak bu ismin kaderdeki kapıları açtığını bildirdi. Selam tecelli edince yollar kolaylaşır, sırat bir nefes olur, cennet kapıları nurla açılır; Selam kesildiğinde insan, kendi iç gecesinin karanlığına mahkûm olur.
Bu dünya günleri başka bir zaman dilimi. Birçok bilgiyi kendimizde bulma günü. Rab ve Hak her şeyimiz. Rab miyiz bilmem, kul muyuz bilmem diyenlere bakmadan seyr edelim özümüzdeki manaları. Bizim başımızın belası olan iki kavram, İfrat ve tefrite düşmeden.
İşte bu dünya günlerinde, dışarıda aradığımız her şeyin aslında içimizde açılmayı bekleyen bir sır olduğunu fark etme günüdür. Kendini seyreden kişi, Rab ile kul arasındaki ince çizgide yürür; ne Rab olduğunu iddia eder ne de kul olduğunu inkâr eder. Çünkü hakikat, iddia edenle değil, seyredenle tecelli eder.
İfrat ve tefrit ise insanın kendi özünü kaybettiği iki uçurumdur: biri insana haddinden fazla yük bindirir, diğeri insanı hakikatinden aşağı çeker. Hakk’ın yolunda yürüyen, bu iki uçtan birine düşmeden kalbindeki sırları seyreden kişidir. Aslında mesele, insanın kendi derinliğini fark etmesidir; insan kendini seyre başladığında Hak onu kendi kendisiyle konuşturur.
“Kendinizi unutmayın” (Bakara, 44) ayeti bu çağrının iç kulağına fısıldar: Bugün kendi özümüze dönme, içimizde saklı olan manayı seyretme günüdür.
Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “Rabbinin sana lütfunu düşün” (Tirmizî, Zühd 30) diyerek kulun hem Rabbin izini hem kul oluşunun edebini birlikte taşıması gerektiğini bildirmiştir. Hak yolunun sarrafı, ifrat ve tefrit uçurumlarına düşmeyen kimsedir; çünkü ölçüsüzlükte nefis konuşur, denge de ise Hak tecelli eder.
Her bir varlık bir karışımla oluşmuş. İnsan ve cin hariç. Tüm varlıklar karışımlarının sonuçlarını zorunlu yaşar. Esma boyutu açılımı derler buna…
Her bir varlık, kendisine yüklenen esmaların karışımıyla kıvam bulur. Taş sertliğiyle, su akışıyla, ateş yakıcılığıyla, toprak sükûnetiyle yaşar. Bunların hiçbiri kendi kaderini değiştiremez; çünkü esma terkibinin zorunlu tecellisindedirler.
Fakat insan ve cin, bu zorunluluktan farklı olarak tercih, değişim ve dönüşüm kabiliyetine sahip kılınmışlardır. Bu yüzden esma boyutu bütün varlıkların kaderini belirlerken, insan bu kaderin üzerine kendi sıfat yolculuğunu inşa edebilir.
İşte bu yüzden insan, aynı kıvamda yaratıldığı hâlde farklı yönlere açılabilir; kimisi cemal yoluna yürür, kimisi celâle sapar. Varlıklar esma terkibinin mahkûmudur; insan ise o terkibin üstünde nefesi olan bir yolcudur.
“Her şey Rabbine secde eder” (Nahl, 49) ayeti bütün mahlûkatın esma terkibi doğrultusunda zorunlu bir teslimiyet içinde olduğunu bildirirken, insanın ise tercihle yürüdüğü bir yol bıraktığını gösterir.
Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “Ameller niyetlere göredir” (Buhârî, Bed’ü’l-Vahy 1) diyerek insanın kaderine yön verebilme ayrıcalığını açıklamıştır. Hikmet şöyle seslenir:
Varlıklar esmanın mahkûmudur; insan ise esmanın üzerinde bir nefes taşır, o yüzden yürüdüğü yol ya kendi kaderini büyütür ya da daraltır.
Yerden göğe her varlık belli mana terkipleriyle can bulmuş ve can bulduğu manalar istikametinde yaşamak zorundadır…
Sıfat ve zat boyutunda kendini seyr eden ise değişim hakkına kavuşur… Sıfat boyutunda kendini seyr sadece cin ve insanda mevcuttur.
Zat boyutunda ise kendini seyr sadece insanda mevcuttur. Esma boyutunun sırf seyri meleklerde mevcuttur. Ef’al boyutunda seyr ise diğer mahlûkatta mevcuttur.
Her varlık, kendine yüklenen manaların terkibiyle yürür; gök nasıl göklüğün gereğini, taş nasıl taşlığın gereğini, ateş nasıl ateşliğin gereğini yaparsa, onların kaderi de o istikamettedir.
Fakat insan ve cin, sırf esma terkibinin sınırları içinde yaşamaz; onlar sıfat boyutuna açılır, hatta insan zat boyutuna kadar dallanır.
İşte bu yüzden insan tekâmül edebilir, değişebilir, dönüşebilir. Melekler esmanın mahkûmudur, nefisleri yoktur; taş ve hayvan ef’alin zorunlu akışıyla yürür. Ama insan “ah insan!” hem esmayı taşır, hem sıfatı açabilir, hem de zatın derinliklerine inebilir.
Bu yüzden insanın kaderi sabit değildir; kaderi genişletme, kaderin üzerinde bir kader inşa etme imkânı sadece onda vardır. Bu imkân onun hem imtihanı hem şerefi hem de halifelik tacıdır.
“Biz insanı en güzel kıvamda yarattık” (Tîn, 4) ayeti, insanın esma, sıfat ve hatta zat boyutlarına açılabilecek kudrette yaratıldığını gösterir. Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “Allah insanı kendi sûretinde yarattı” (Müslim, Birr 115) buyururken, insana verilen bu çok katmanlı yolculuğa işaret eder.
İçsel plazma olarak; melek esmanın içinde, hayvan ef’alin içinde, cin sıfatın kenarında yaşar; ama insan hem esmayı taşır hem sıfatı işler hem de zatın derinliğine iner. Bu yüzden insan değişir, dönüşür ve kaderine yön verebilir.
İnsan ve cin genelde üst boyut yaşamlarına dalmadan ef’al boyutunun zevk veya sıkıntılarıyla ömür tüketir. İnsan ve cin eğer sıfat boyutunda kendini bulmazsa, diğer varlıklar gibi kaderine yani esma terkibine mahkûm kalır.
İnsan ve cin, esma terkibinin verdiği doğal eğilimlerle yaşayıp giderse, ef’alin dar kalıbında bir ömür çürütmüş olur. Bu yüzden çoğu insan zevki acıya, acıyı zevke çeviren düşük boyut döngüsünden çıkamaz; çünkü sıfat boyutuna adım atmamıştır.
Sıfat boyutuna adım atan ise nefesinin yönünü değiştirir; kaderin mahkûmu olmaktan çıkar, kaderinin ustasına dönüşür. Diğer varlıklar esmanın mecburiyetiyle yaşar; insan ise o terkibin üstüne çıkma imkânına sahiptir.
Bu yüzden kendini sıfatta bulan, zat yolculuğunun kapısını aralar; kendini bulamayan ise esma karanlığının içinde aynı döngüleri tekrarlar. Hakikatte insan, sıfat boyutuna uyanmadıkça diğer varlıklar gibi yaşar; sıfata uyanınca halife olmanın ilk ışığı gönlüne düşer.
“Kim kendini arındırırsa felâh bulur” (A’lâ, 14) ayeti sıfat boyutuna uyanmanın kurtuluş kapısı olduğunu bildirir. Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “Nefsini bilen Rabbini bilir” (Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ 2/262) buyurarak, esmanın mahkûmiyetinden sıfatın özgürlüğüne geçmenin hakikatte kendini bilmek olduğunu anlatmıştır. Hikmet dili şöyle fısıldar:
Ef’alin döngüsünden sıfata yükselemeyen, kaderini tekrar eder; ama sıfata yükselen, kaderin üstünde bir kaderin tecelligâhına dönüşür.
İnsan ise, bir üst boyut olan zat boyutunda insan kendini bulabilir. Bazı kişiler demişlerdir ki; Biz kaderi yazboz tahtasına çevirdik. Bu olayları tam anlamak için, Rab ve Rabb’ul erbab kavramlarını iyice anlamalıyız. Bu iki kavramdan ne anlıyorsunuz?
İnsan, sıfat boyutundan geçip zat boyutuna ulaştığında kendi içindeki ilahî nefesin hakikatini fark eder. Bu farkediş, kaderi değiştirme kudretinin nereden geldiğini gösteren büyük sırdır.
“Kaderi yazboz tahtasına çevirdik” diyenlerin kastettiği şey, esmanın zorunlu akışından çıkıp sıfat ve zat boyutlarının özgürlüğüne ulaşmaktır; yoksa Allah’ın ilminde yazılı olan hakikat değişmez, değişen kulun mertebesidir. Bu noktada Rab ve Rabb’ul erbab kavramları devreye girer: Rab, insanı hâlden hâle terbiye eden esma bloklarıdır; Rabb’ul erbab ise bu blokların üzerinde duran mutlak kudrettir.
Rab seni terbiye eden isimlerdir; Rabb’ul erbab ise seni var eden mutlak Zât’tır. Bu iki kavram arasındaki farkı kavrayan, kaderin mahkûmu değil kaderin seyircisi olur; hatta zat boyutunda kaderin üstünde bir kaderin aynası hâline gelir.
“Her şeyin Rabbi Allah’tır” (Âl-i İmrân, 154) ayeti, Rab kavramının esma tecellilerinden ibaret olmadığını, Rabb’ul erbab’ın ise bütün esmaları kuşatan mutlak kudret olduğunu bildirir.
Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “Her şeyin kalbi vardır, insanın kalbi de Rabbine bağlıdır” (Tirmizî, Fedâil 3) buyurarak zat yolculuğunun kalpteki tecelli ile açıldığını gösterir.
Rab seni yoğuran eldir, Rabb’ul erbab ise seni var eden sırdır; Rab hâlini değiştirir, Rabb’ul erbab ise kaderinin derinliğini açar. Rabbin sana dokunduğu yerde değişirsin, Rabb’ul erbab’ın sana baktığı yerde ise kaderin genişler.
Bazısı Rab kelimesini eğitici olarak anlar. Bazısı fıtratların oluştuğu boyut der. Rab şu demek… Her bir birimi (insan, cin, melek, hayvan, yıldız, yer, gök vs.) tümü esmalarla isimlendirip işaret ettiğimiz manaların bir araya blok oluşturmasıyla oluşmuştur. Bu bloka Rab denir. Terbiye kıvam demektir. Yani her birim o manalarla kıvamda kalır. Hani eti terbiye edersiniz de kıvamda kalır acısı tuzu baharatıyla.
Rab kelimesi, halk arasında sadece “terbiye eden” diye bilinse de, hakikatte esmaların bir araya gelerek oluşturduğu kudret blokunun adıdır. Varlığın fıtratı, esmaların terkibinden doğar; her bir varlık, hangi esmalarla yoğrulduysa o kıvamda yürür.
İşte bu kıvama “Rab” denir. Rab kulun üzerinde işleyen ilahî manaların toplamıdır; kulun neyi nasıl yaşayacağını belirleyen iç programdır. Eti marine edip kıvama getiren baharat misali, Rab de varlığın içine işleyen ilahî kokudur.
İnsan, kendi Rab terkiplerinin içinde yürür; fakat insanda sıfat ve zat boyutu olduğu için bu kıvamı değiştirme kudretine de sahiptir. Diğer varlık ise Rab blokunun mahkûmudur; insan ise o blokla karşı karşıya gelen ve onu aşma potansiyeli verilen tek mahlûktur.
“Rabbin her şeyi bir ölçüyle yaratmıştır” (Kamer, 49) ayeti Rab kavramının esma terkibinin ölçüsünden oluştuğunu gösterirken, Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “Her şey fıtrat üzere yaratılır” (Müslim, Kader 6) buyurarak bu esmaların her varlığa ayrı bir kıvam verdiğini bildirir.
Rab, seni kıvama getiren ilahî terkip; sen ise o kıvamın içinde yol arayan yolcusun. Kıvam sabitse kader sabittir; kıvam değişirse kader de değişir.
Bir de Rabbul erbab vardır. Rabbul âlemin de denir buna. Örneğin bir robot planlarsınız ve program yüklersiniz. Program onun rabbi olur. Siz onun Rabbul erbabı olursunuz. İşte bizi terbiye eden yüce Zat bizim Rabbul erbabımızdır.
Rab, varlığın fıtratını belirleyen esma bloklarıdır; fakat Rabbul erbab, bütün rableri var eden, her terkibi cem eden mutlak kudrettir. Bu fark, insanın kaderini anlamasının anahtarıdır. Çünkü Rab, kulun içinde işleyen ilahî kıvamdır; fakat Rabbul erbab, o kıvamı yaratan, değiştiren, dilediği an başka bir mana yükleyen Zât’tır.
İnsan bir program gibi kendi rab bloklarının tesiriyle yürür, ama o blokların tümünü birden kuşatan Rabbul erbab dilerse o programın yönünü değiştirir, kulun kaderine başka bir nefes üfler.
İnsan, kendi rablerinin tesiri altında terbiye olurken, bu terbiyenin arkasındaki gerçek güç Rabbul erbab’tır. İşte bu idrak insana teslimiyet verir: Çünkü Rablara yön veren bir Rab daha vardır ve O, her şeyin içe doğru yöneldiği mutlak merkezdir.
“Âlemlerin Rabbi Allah’a hamd olsun” (Fâtiha, 2) ayeti Rabbul erbab’ın tüm rableri kuşatan mutlak iradesini anlatırken, Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “Her şeyin kalbi vardır, insanın kalbi de Rabbine bağlıdır” (Tirmizî, Fedâil 3) buyurarak Rabbul erbab’ın insanın kaderindeki asıl merkez olduğunu bildirmiştir.
Rab seni yoğuran eldir, Rabbul erbab ise o ele güç veren sırdır. Rab seni fıtratına çağırır, Rabbul erbab ise seni hakikatine yürütür.
Bizim varlığımız esma terkiplerinin yüzde 1-2’lerle bir araya cem olmaları sonucu oluşmuştur. Ama biz insan olarak, bu yüzdeliklere mahkûm değiliz. Rabbul erbab’ta tüm esmalarla işaret ettiğimiz manalar yüzde yüz bulunur. Biz ise sınırlı kullanırız ve çoğu defa cehennemde kalırız. Bize sıfat ve zat âlemleri de yüklendiği için değişim yapabiliyoruz.
İnsan, esma terkibinin çok küçük yüzdeleriyle var edilir; bu yüzden mizacı, huyu, zaafı, kuvveti hepsi bu küçük oranların yansımalarıdır. Ancak insanı diğer varlıklardan ayıran sır şudur: Bu küçük yüzdeler onun kaderi değildir.
Çünkü insan, Rabbul erbab’ın yüzde yüzlük esma hakikatine açılabilecek sıfat ve zat boyutlarına sahiptir. Bu yüzden melek gibi sabit bir esmaya mahkûm değildir, hayvan gibi tek bir ef’ale sıkışmış değildir, taş gibi tek bir kıvamda donmuş değildir.
İnsan değişebilir, dönüşebilir, genişleyebilir, yükselir veya küçülür. Eğer sıfat âlemini açarsa esma yüzdeleri artar; zat âlemine yürürse esma yüzdelerinin ötesine geçer.
Cehennem de cennet de insanın açtığı bu kapılardan doğar; insan kendi esmasını büyüttükçe cennetleşir, küçülttükçe daralır. Bu yüzden insanın mahkûmiyeti yoktur; insan hem kaderin yolcusu hem kaderin ustasıdır.
“Biz insanı en güzel kıvamda yarattık, sonra aşağıların aşağısına çevirdik” (Tîn, 4–5) ayeti insanın hem yükselişe hem düşüşe açık olmasını, yani esma terkiplerinin değişebilirliğini anlatır.
Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “Kul bana bir karış yaklaşırsa ben ona bir arşın yaklaşırım” (Buhârî, Tevhid 50) buyurarak insanın sıfat ve zat âlemlerine yükselme kabiliyetini bildirmiştir. İnsan küçük esmalarla yaratılır ama büyük hakikate yürür; yüzdeler daraltır, hakikat genişletir. Yürüyen genişler, duran daralır.
Örneğin; “Merhamet etmeyene merhamet edilmez” prensibi vardır. Bize merhametin Rabbul erbab’dan yansıması için, merhamet kapımızın açık olması gerekir. Biz, bize verilen sıfat özellikleriyle irade sıfatını açığa çıkarır ve merhamet edersek, Rab’ları oluşturan asıl güç yani Rabbul erbab bize rahmet edecektir.
Merhamet, insanın kendi esma terkibinden Hakk’ın cemal tecellisine açılan en saf pencerelerden biridir. Kul merhamet ettiğinde aslında Rabbul erbab’ın cemalinden bir zerre açığa çıkar; çünkü merhamet insandan zuhur eder ama kaynağı ilahîdir.
Bu yüzden merhamet kapısı kapalı olanın üzerindeki rahmet de kapalı kalır; çünkü cemalden gelene ancak cemal kapısı karşılık verir. İrade sıfatı burada devreye girer: İnsan merhameti seçtiğinde, kendi rab bloklarının dar kıvamını genişletir; Rabbul erbab ise o genişliğe rahmet indirir.
İnsan merhamet ettikçe Hakk’ın merhameti ona doğru akar. Merhametin asıl sırrı şudur: Kul, birine merhamet ettiğinde aslında kendine açılan bir rahmet kanalını temizler; çünkü Rabbul erbab’ın rahmeti kulun merhametine cevaptır, boşluğa değil kalpteki inceliğe iner.
“Allah ihsan sahiplerini sever” (Bakara, 195) ayeti merhametin kuldan Hakk’a yükselen en güçlü çağrı olduğunu bildirirken, Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “Merhamet etmeyene merhamet edilmez” (Buhârî, Tevhid 2) buyurarak bu ilahî dengeyi beyan etmiştir. Merhamet eden, rahmetin yolunu açar; merhameti kısmak ise kaderin kapılarını daraltır. Kul iradesiyle merhameti seçtiği anda Rabbul erbab ona cemalden bir nefes yollar.
İşte sıfat özelliğini kullanma yetkisi diğer varlıklarda yok. Cin’de ise kısıtlı var. Kudret de öyle… Semi de öyle… “Onunla duyarım” der Kudsi hadis… “Onunla görürüm” der…
Basar sıfatı. Sıfatlar bizden açığa çıkınca, Artık insani unsue devrede, kadere mahkûm bir varlık değil, kader üstünde bir kaderin tecelligâhı olur insan. İşte bu özellik bizi halife eder.
Zat âleminde seyr edendir halife. Herkes hilafeti yaşıyor mu? Maalesef. Evet… Düşüncesine hükmedemeyen kaderine mahkûm kalır. Kaderine melek veya cin hariç diğer varlıklar gibi mahkûm olan halife değildir ki…
İnsanın en büyük sırrı, sıfatlarının açığa çıkabilme kudretidir. Melek sadece esmanın içindedir, hayvan ef’alin zorunluluğundadır, cin ise sınırlı bir sıfat açıklığına sahiptir.
Fakat insan… İnsan, sıfatların her birini kendinde diriltebildiği için ilahî tasarrufun bir aynası olur. Semi ile duyması, basar ile görmesi, kudret ile tesir etmesi kuldan değildir; Rabbul erbab’ın sıfat boyutunda kuldan zuhur etmesidir.
Bu yüzdendir ki sıfatlar insanda açıldığında insan kaderin mahkûmu olmaktan çıkar, kaderin üstünde bir nefes olmaya başlar. İşte bu hâl “halifelik”tir; halife olan zat boyutunda seyreder, kaderi kullanır, kader açar, kader daraltır ama asla kaderi inkâr etmez.
Fakat düşüncesini kontrol edemeyen, nefsini yönlendiremeyen, esma döngüsünün elinde sürüklenen kişi halife değildir; sadece esmasının mahkûmudur. Halife olmak, düşüncesine hükmeden, sıfatını işleten, seyrini yöneten kişinin makamıdır.
“Sizi yeryüzünde halifeler kıldık” (Fâtır, 39) ayeti insanın kader üstü kader tecellisine açık olduğunu bildirirken, Kudsi hadiste “Ben onun işiten kulağı, gören gözü olurum” (Buhârî, Rikak 38) buyurularak sıfatların kuldan açığa çıktığında kaderin üzerinde yürüyen bir hakikat doğduğu anlatılmıştır.
Sıfatlarını dirilten kaderini aşar; sıfatlarını öldüren kaderine mahkûm olur. Düşüncesine sahip olan halifedir; düşüncesine sahip olamayan esmasının tutsağıdır.
Peki, nasıl olacak bu iş. Nasıl sıfat âleminde kendimizi bulacağız… Kaderine melek gibi mahkûm olan halife değil ki dedik ya, yani hüviyeti birkaç esma terkibiyle oluşup bunu değiştirme kuvvesine haiz olmayan demektir.
Melek gibi olan neden hani deriz ya, melek gibi insan… Melek gibi yani daha esma terkiplerinde bir değişim olmamış. Fıtratı gereği ameller ortaya koyar.
Yeni fıtratlar oluşturma kuvvesi daha oluşmamış. Aynı bebek gibi… Acıkınca yer. Kimseye karışmaz. Bir ağrıdı mı ağlar. Tıpkı bebek gibi… Bebeklere melek gibi denmiştir. Sıfat âleminde meleklik geride kalır. Artık Allah adına tasarruf eder.
“Nasıl olacak bu iş?” diye sorman çok güzel, çünkü hakikat yolculuğunda en kıymetli adım, sorunun kendisidir. İnsan sıfat âlemine kendini tanıyarak girer; melek gibi olan ise sadece esma terkibinin doğal davranışlarını tekrar eder.
Melekte değişim yoktur, bebeğin ağlaması kadar masum ama bir o kadar da zorunludur. Bebek acıkınca yemek zorundadır, melek esması gereği itaat etmek zorundadır.
Ama insan… İnsan, bebeklik meleklikten çıkar, sıfatın kapısına dayanır. Sıfatta insan artık “fıtratım böyle” deme hakkını kaybeder; çünkü fıtratını değiştirme kudreti ona verilmiştir.
Sıfat âlemine giren kul, iradesini kullanmaya başlar; kendi kendini dönüştürdüğü her adımda melekliği geride bırakır. Bu yüzden sıfat kapısına adım atan artık sadece kul değil, ilahî bir tasarrufun aynasıdır. İşte bu hâle “halifelik” denir: değişebilen, dönüştürebilen, Rabbul erbab’ın cemal ve celâlini kendi özünden açığa çıkarabilen insan.
“Şüphesiz Allah bir kavmi, onlar kendilerini değiştirmedikçe değiştirmez” (Ra’d, 11) ayeti sıfat âlemine girişin ana kapısını gösterirken, Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “Ameller niyetlere göredir” (Buhârî, Bed’ü’l-Vahy 1) buyurarak insanın meleklikten insaniyet mertebesine niyetle ve iradeyle geçtiğini bildirir.
Melek olan değiştiremez, insan olan değiştirir; melek olan sabittir, insan olan seyr hâlindedir; melek olan icra eder, insan olan tasarruf eder. Sıfata adım atan meleklikten sıyrılır ve kaderinin mimarı olur.
Biz besmele okurken bunu hissetmeye çalışırız. Zaten B-esmeleyi okumamızın sebebi de bu düşünceye ermek için egzersiz yapmaktır. Sporcu antrenman yapar. Yani egzersiz yapar. Öylece maça çıkar. Aslında sistem aynı sistem…
Zikirler de egzersiz görevi görür. Aslında et kemik bedenimiz, egzersiz makinesidir. Her zikir özdeki ilgili manayı devreye sokar. Özellikle irade ile ilgili Allah isminin zikri; tüm özelliklere sirayet eder. Ana egzersizdir.
Besmele, kulun kendi sıfat kapısına attığı ilk adımdır. Çünkü “Bismillah” demek, kendi fiilini Allah’a isnat etmek değil; fiilin sahibinin Allah olduğunu idrak ederek, kula düşenin sadece yöneliş olduğunu bilmektir. Besmele bir ruh eğitimi, bir akıl yumuşatması, bir kalp hazırlığıdır. Sporcu nasıl kaslarını ısıtır, sinir sistemini hazırlar, bedenine esneklik kazandırırsa; besmele de insanın ruh kaslarını açar, sıfatlarının kapısını gevşetir, iradesinin pasını siler.
Zikirler de aynı sistemin ruh antrenmanıdır. Çünkü her zikir, insanda karşılık bulacağı esmayı uyandırır, ilgili sıfatı harekete geçirir. Allah esmasının zikri ise varlık planın direğidir; öylece insani irade harekete geçtiğinde diğer tüm sıfat kapıları açılır.
İnsani şuurun ise bu manevî hareketliliğin bir egzersiz makinesi olması boşuna değildir. Zikir insani varlığı tek noktaya toplar, tefekkürü uyandırır, sıfatı diriltir, zatı işaret eder. Bu yüzden “B-esmele” bir basit cümle değil; iç âlemi harekete geçiren ilahî bir komuttur.
“Her işe Allah’ın adıyla başlayın” (Hamd, 1) hükmünün manasını taşıyan besmele, aslında “Rabbimle bağlantımı kuruyorum” demektir.
Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “Allah’ı çokça zikredin” (Tirmizî, Daavât 9) buyurarak zikirlerin insanın ruh antrenmanı olduğunu belirtmiştir. Besmele yola çıkarır, zikir yürütür, irade açar.
Ama Hak dediğimizde olay az değişir. Yerde ve gökte her şey Hak olarak yer alır. İnsanda, cinde, meleklerde, felekte, dağda, taşta, hayvanda… Hakk’ın dışında bir şey yok. Hoşumuza gidene hak deriz, diğerine de haksız gibi lakırdılarla geçiririz.
Hak kelimesi, varlığın en yoğun, en saf, en bölünmez gerçeğidir. Hak tecelli ettiğinde ortada hoşumuza giden veya gitmeyen diye iki ayrı şey kalmaz; çünkü Hakk’ın tecellisinde iyilik kötü, güzellik çirkin, tatlı acı diye bir ayrım yoktur.
Bizim hoşumuza gidene “hak” dememiz, kendi nefsimizin dar penceresinden bakmanın sonucudur. Oysa dağ da Hak, taş da Hak, hayvan da Hak, melek de Hak, insan da Hak’tandır; hepsi Hakk’ın isimlerinden bir aynayı taşır.
Bu yüzden hoşumuza gidenin hak olması, Hak olduğu için değil; bizim nefis penceremize uygun olduğu içindir. Hak, nefse göre şekil almaz; nefis Hakk’a göre şekil almak zorundadır.
Hakk’ın tecellisini görebilen kişi, olayların ön yüzüne takılı kalmaz; ne hoşuna gidenle sevinir, ne hoşuna gitmeyenle daralır. Çünkü bilir ki Hak’tan başka bir şey yoktur ve her şey kendi yerinde tamdır.
“Allah Hakk’ın ta kendisidir” (Hacc, 6) ayeti varlığın tüm boyutlarının ilahî hakikatin yansımaları olduğunu öğretirken, Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “Hak söz, ağır da olsa haktır” (İbn Mâce, Mukaddime 11) buyurarak nefse hoş gelmeyenin bile Hakk’ın tecellisi olabileceğini bildirmiştir. Hoşlanman hakikati belirlemez; hakikat Hakk’ın tecellisidir. Nefsin hoşuna giden değil, Hakk’ın gösterdiği doğrudur.
Bir kıssa anlatayım olayın anlaşılması için. Bir gün Medine’ye ganimet gelir Hz. Ömer zamanında. Hz. Ömer milleti toplar ve der ki: “Bunu Allah’ın adaletiyle mi dağıtayım, yoksa Ömer’in adaletiyle mi?” Herkes “Allah’ın adaletiyle” der. Hz. Ömer de insanların çalışma kabiliyetlerine göre, o da az çalışana az, çok çalışana çok verir. Fırtına kopar. “Hayır! Örf ve âdete göre, yani bildiğimiz tarzda dağıt” derler. Hz. Ömer de katılanlara eşit dağıtır.
Bu kıssada iki adalet tecellisi vardır: biri Hakk’ın adaleti, diğeri halkın adaleti. Hakk’ın adaleti, herkesin kendi emeğinin, gayretinin, kabiliyetinin ve takatin karşılığını almasıdır.
Halkın adaleti ise eşitlik zannedilen ama hakikatte her ruhun farklı kapasite ve nasiplerle yaratıldığını hesaba katmayan yüzeysel bir ölçüdür.
Hz. Ömer’in yaptığı aslında insanlara şu hakikati göstermektir: “Allah’ın adaleti” farklılıkları bozmadan hakkı hak sahibine verir; “insan adaleti” ise gönülleri hoş tutmak için eşitler.
Halkın sesine kulak verip eşit dağıtması, Hakk’ın adaletini değil, toplumu idare etmeyi tercih etmesindendir. Çünkü idare başka, hakikat başkadır.
Bu kıssa bize şunu öğretir: İnsanlar çoğu zaman Hakk’ın adaletini kaldıramaz; nefis eşitliği üstünlük sanar, hakikati yük hisseder. Hakikatte adalet eşitlik değil, ölçüdür; herkesin nasibi kendi gayretine göredir.
“Her insan için ancak çalıştığının karşılığı vardır” (Necm, 39) ayeti, Hakk’ın adaletinin eşitlik değil ölçü olduğunu bildirir. Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “Allah sizin suretlerinize değil, kalplerinize ve amellerinize bakar” (Müslim, Birr 33) buyurarak değer ölçüsünün gayret ve hal olduğunu belirtmiştir. Hakk’ın adaleti farklılıkları korur, halkın adaleti ise farklılıkları eşitlemeye çalışır. Hakikat ölçü ister; nefis ise eşitlik ister.
Hak dediğimizde zaten melek ve hayvanlar ne için var edilmişlerse onu yaparlar. Hak zuhuru göz önündedir. Cin ve insanlar ise yaptığı kadar ve karşılığını alır. Yaptığı onun hakkıdır. Tecelli edilendir ondan zuhur eden.
Yani Rabbul erbab tarafından onun rabbi olarak tecelli eder. Rabbul erbab’a ulaşmanın en kısa yolu zikir yapmaktır. Zikir en büyük ameldir. Tüm yollar zikre çıkar. Kur’an’da Allah “Zikir en büyüktür” der. Sahabeler gece gündüz zikir yaparlarmış. Hasan-ı Basrî der ki “ki Resûlullah’tan yaklaşık yüz yıl sonra yaşamıştır” “Biz sahabeleri görseydik deli derdik; onlar bizi görseydi ‘bunlar iman etmemiş’ derlerdi.”
Hak dediğimizde, varlığın zorunlu istikametinden bahsederiz: Melekler esmanın gereğini kusursuz yerine getirir, hayvanlar fıtratlarının emrettiği şekilde yaşar, felekler kendi yörüngesinde döner. Hepsi Hakk’ın tecellisi içinde sabit bir akıştadır.
Fakat insan ve cin… Onlar yaptığı kadar alır, seçtiği kadar yaşar, irade ettiği kadar yükselir veya düşer. İnsan yaptığıyla kendi hakkını oluşturur; onun nasibi, kendi eylemlerinin yankısıdır.
Tecelli eden de budur: Kul neyi açarsa Rabb’ul erbab o kapıya tecelli eder. İşte bu tecelliye ulaşmanın en kısa yolu zikirdir; zikir sadece dilin söylemesi değil, varlığın Hakk’a yönelmesi, gönlün merkezde toplanması, nefsin teslim olmasıdır.
Sahabelerin hâli, zikirle boyanmış bir yaşamın neye dönüştüğünü gösterir: Onlar dünyada deli sanılırdı ama hakikatte diri idiler. Hasan-ı Basrî’nin sözü de bunun şahididir: Onların gönlü sürekli zikrin ateşiyle yanıyordu, bizim gönlümüz dünya külüyle kararmaktadır.
“Allah’ı zikretmek elbette en büyük ibadettir” (Ankebût, 45) ayeti zikrin bütün yolların üstünde olduğunu bildirir. Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “Dilleriniz Allah’ın zikriyle ıslansın” (Tirmizî, Daavât 9) buyurarak zikri hem yol hem gaye kılmıştır. Melekler fıtratla yürür, insan zikirle yürür; fıtrat zorunluluktur, zikir tercih; fıtrat sabit, zikir yükselticidir. Zikir olmadan kul kendi rablerinin kıvamında döner durur; zikirle Rabb’ul erbab’ın tecellisine açılır.
Şimdi düşünelim… 23 yıllık risalet ve nübüvvet devirlerinde toplam nübüvvet savaşları 2 ay. Geriye kalan 22 yıl 10 ay ne yapılmış? Siyer anlat dediğinde hemen savaşlar anlatılıyor. Yâ savaşlar nefsi müdafaa! Kâfir saldırıyor; kendini korumayacak mısın? Bedir Medine’de… Uhud Medine’de… Hendek Medine’de… Ta oraya kadar gidip yok etmek istemişler… Kendini korumayacak mı?
Hâlâ öyle aslında… Kendini koruma dışında yapılan savaşlar insanlığa ihanettir. Mekke kendi toprakları, elbette koruyacak. Zorla çıkarılmışlardı. Güçlü olduğunda kendi toprağına gitme hakkı yok mu? Mekke Fethi öyle… Hemen sonra Huneyn Savaşı…
Tüm çevre toplanıp Müslümanları Mekke Fethinin akabinde yok etmek ister. Resul ve arkadaşları kendilerini korumayacaklar mı? İşte bu göz ardı ediliyor.
Hakikatte Resulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) hayatı savaş değil, barışın, eğitim ve terbiye düzeninin inşasıdır. 23 yıllık risaletin sadece 2 ayı fiili savaşla geçmiştir; geri kalan yıllar insanı insan yapan ahlakın, adaletin, merhametin, tevhidin ve gönül terbiyesinin kurulmasıyla geçmiştir.
Siyer anlatılırken savaşları öne çıkarmak, nefislerin görmek istediği kahramanlık perdesidir; çünkü nefis gürültüyü sever, barışın sessizliğini fark edemez.
Oysa savaşlar hep zorunluluktu: Bedir savunmaydı, Uhud savunmaydı, Hendek savunmaydı. Huneyn de Mekke’nin yeniden alınmasını hazmedemeyenlerin saldırısıydı. Resulullah’ın yolu saldırmak değil, korunmaktır.
Çünkü gerçek kahramanlık öldürmekte değil, diriltmektedir; yıkmakta değil, ihya etmektedir. Bugün de aynısı geçerlidir: Kendini, ailesini, dinini, vatanını savunmak haktır; ama saldırganlık insanlığa ihanettir. Hak yolunda savaş bile merhametin içinden çıkar; zulümden değil.
“Size savaş açanlarla savaşın; haddi aşmayın” (Bakara, 190) ayeti cihadın saldırı değil savunma olduğunu bildirirken, Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “Gerçek mücahit nefsiyle mücadele edendir” (Buhârî, Cihâd 2) buyurarak savaşın asıl alanının insanın kendi iç âlemi olduğunu öğretmiştir.
Resulullah’ın hayatı savaş değil, barıştır; savaşlar nefsi müdafaadır, saldırı değildir. Hak yolunda kılıç, adalet için kaldırılır; nefis için kaldırılan kılıç zulümdür.
İslam denince derin göçler göze kılıç ve silah gösterirler. 23 yıl Resûlullah zamanı, 30 yıl dört halife… Toplam ölen kişi sayısı 2000 civarı. Sonra ne oldu? Resulullah yolu terk edildi. Sayısız insan öldürüldü. Hâlâ ölüyor… İlginç ve komik nedenlerle ölenler, öldürüyor ve malları üzerinde sefa sürülüyor. “Neden?” mi hep soruyoruz ki, Ne zaman Resûlullah bilincine dönersek sorun biter.
İslam’ın yükünü kılıçla ölçenler, onun ruhunu hiç tanımamış demektir. Çünkü hakikat şudur: Resulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) 23 yıllık risaletinde, dört halifenin 30 yıllık döneminde, toplam can kaybı sadece 2000 civarındadır. Bu sayı İslam’ın savaş dini olmadığının, tam tersine barışı merkez alan bir sistem olduğunun en net delilidir.
Asıl vahşet, Resulullah’ın yolunun terk edildiği dönemlerde başlamıştır. Çünkü rahmet terk edilince nefis devreye girer; adalet terk edilince zulüm yayılır; zikir terk edilince kalp katılaşır; Resulullah’ın bilinci terk edilince insan kendi nefsine tanrı olur. Bugün de aynı tablo sürüyor: İnsanlar hırsları, çıkarları, dünya oyunları uğruna birbirini öldürüyor.
Oysa mesele tektir: Resulullah bilinci geri döndüğünde fitne söner, adalet dirilir, merhamet toparlanır, ümmet nefes almaya başlar. Sorunların kökü dışarıda değil, Resulullah ahlakının terk edilmesindedir.
“Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik” (Enbiyâ, 107) ayeti İslam’ın özünün rahmet olduğunu bildirirken, Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; müjdeleyin, nefret ettirmeyin” (Buhârî, İlim 11) buyurarak yolunun barış ve kolaylık yolu olduğunu beyan etmiştir.
Resulullah’ın yolu terk edildiğinde kılıç konuşur; Resulullah’ın yolu geri geldiğinde kalpler konuşur. Fitne onun yokluğunda doğar, sükûn onun varlığında dirilir.
Evet, üç kıtada İslam kök saldı. Toplam ölen 2000 civarı. Hem iman ehlinde… Hem de karşı tarafta… Toplam o kadar. Onlar hep zikirle geçirirlerdi her anlarını. Ticaretleri onları zikirden uzaklaştırmadı.
Hele günümüzde zikirden uzak tutmak için her şey düşünülmüş. Gençlere maçlar ve spor ve uzantıları… Kadınlara evin zımbırtılı işleri ve diziler… Ve zaman bitiyor… O kadar cümbüşü var ki hayatın… Tuzak çok maalesef… Zikirler çok çok az okunuyor. Beyin yerinde sayıyor.
İslam’ın üç kıtaya yayılması kılıçla değil, zikirle, edeble, ahlakla ve adaletle oldu. O ilk nesil, nefes alışını bile zikirden koparmayan bir nesildi; ticarette, savaşta, yolculukta, pazarda, evde, çarşıda hep aynı bağlantıyı taşıyorlardı. Zikir onları diri tutuyordu, çünkü kalbi diri olanın eli de, gözü de, sözü de diri olur.
Bugün ise insan zikirden uzaklaştırılmak için dünyanın dört bir yanından saldırıya uğruyor. Gençler spor gösterileriyle, kadınlar ekran büyüsüyle, erkekler dünya işlerinin ağırlığıyla boğuluyor. Hayatın cümbüşü kalbi dağıtıyor, nefsin gürültüsü gönlü bastırıyor.
Zikir azaldıkça beyin körelir, kalp kararır, ruh susar. Zikir ise ruhun nefesidir; nefes kesildiğinde insan yaşar gibi görünür ama içeride ölür. Bu yüzden eskiler az öldü, çok dirildi; bugün çok ölüyor, az diriliyor. Sebebi bellidir: Onların yolu zikirdi, bizim yolumuzu dünya işgal etti.
“Kalpler ancak Allah’ı zikretmekle huzur bulur” (Ra’d, 28) ayeti zikrin insanın ruh merkezini açtığını bildirir. Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “Zikir yapanla yapmayan, diri ile ölü gibidir” (Buhârî, Deavât 66) buyurarak zikirden uzaklaşmanın ruhu ölüme terk etmek olduğunu göstermiştir.
Zikir neredeyse kalp oradadır; kalp neredeyse kader oradadır. Zikri terk eden, hayatın cümbüşüne esir olur; zikre sarılan, kaderini aydınlatır.
Ben şöyle düşündüm: Zikirlerle bizde yüklü olan esma manalarını çıkarmak esas amaçtır. Evet, esas amaç budur. Beynimize tohum gibi ekilen esma manalarını yeşertmektir. Tohumları yeşertmezsek çürürler. Tıpkı toprağın altındaki tohum gibi… Bu kâh iyilik yaparak yeşerteceğiz, Kâh insanları kötülükten koruyarak, Kâh zikirle, Kâh tefekkürle…
Aslında hepsi bir bütün… Asıl amaç esmalarla işaret edilen manaları yeşertip, sıfat âlemiyle irtibata geçmek ve kaderin efendisi olmak; yoksa kölesi olarak ölüp gideriz de yazık ederiz. Allah’ın bize ihtiyacı yok. Bizim her birimizin onun sıfat ve hatta zat âlemlerinde seyre ihtiyacımız vardır.
İnsanın içine ekilen esma tohumları, Rabbul erbab’ın kula verdiği en büyük emanettir. Bu tohumlar, tıpkı toprağın altındaki çekirdekler gibi karanlıkta bekler; ne zaman ki zikir, tefekkür, iyilik ve korunma gibi ilahî yağmurlar iner, tohumun kabuğu çatlar, mana filiz verir.
Bu yüzden zikir sadece dilin çalışması değil, içteki esmanın uyanmasıdır. İnsan kötülükten sakındığında esmanın celâl yüzü, iyilik yaptığında cemal yüzü açılır. Tefekkür ettiğinde Hak onu sıfat âlemine yaklaştırır; zikir ettiğinde kapılar aralanır.
Esma tohumları yeşermezse insan sadece nefsiyle yaşayan bir bedene dönüşür; fakat esma filiz verirse insan kaderinin mahkûmu değil, kaderinin ustası olur. Çünkü kader, esmanın donmuş hâlidir; esmayı uyandıran kaderi değiştirir.
Allah’ın insana ihtiyacı yoktur, fakat insanın Allah’ın sıfatlarını seyretmeye ihtiyacı vardır. Bu seyir insanı diriltir, genişletir, yüceltir; işte zat âlemine yürüyüş böyle başlar.
“Kim güzel bir amel işlerse kendisi içindir” (Fussilet, 46) ayeti iyiliklerin içteki esmayı yeşerttiğini anlatır. Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “Amelleriniz size döner” (Müslim, Birr 63) buyurarak yapılan her şeyin insanın iç âleminde yankı olduğunu bildirir.
Zikir su gibidir, tefekkür güneş gibidir, iyilik toprak gibidir; insan kendi esma bahçesini bunlarla büyütür. Esma yeşerirse kader genişler; esma kurursa kader daralır.
Şöyle bir soru akla gelebilir: Diyelim bir esma var, aynı esmayı iki arkadaş aynı sayıda çekiyor. Bizde yani her birinizde bu esmanın yansıması aynı mı olur? Aynı olmaz çünkü; her insanın genetik yapısı, anne karnındayken ceninin aldığı astrolojik etkiler, anne karnındayken annenin aldığı gıdalar, anne karnındayken annenin üzüntü ve sevinçleri hem bebek doğarken doğduğu yerin etkisi, hem pozitif veya negatif ley hattına yakınlığı, annenin aldığı ilaçlar…
Bunlar ve sayamadığımız şeyler beynin üzerinde etki bırakır Aynı zikir farklı oranlarda etki eder. Hatta seyyid olan zikirlerle çok çabuk açılır. Helal ve haram lokma etkisi çok yüksektir. Bizim kazancımız helal da olsa, Bize gelene kadar o gıdayı bize ulaştıran insanların o yiyeceklere yükledikleri ruh ışınımları… Hele sıvı içecekler… Önüne gelen yiyecek üzerinde Kureyş sûresi, İhlâs sûresi ve Fâtiha sûresi okuyup yemeğe başlarsak, o yiyeceğe yüklenen tüm negatifi yok eder.
Zikir, ağızdan çıkan bir kelime değil, ruhun içteki karşılığıdır. Bu yüzden iki kişi aynı esmayı aynı sayıda çekse bile sonuç aynı olmaz; çünkü her insanın manevî toprağı farklıdır. Birinin toprağı nemlidir, biri kurudur; biri verimlidir, biri taşlıdır; biri büyük bir yasın izini taşır, biri anne rahminde huzur solumuştur.
Ceninin aldığı etkiler, annenin sevinci, hüznü, lokması, ortamın enerjisi, doğduğu yerin titreşimi… Hepsi insanın esma toprağını hazırlar. Bu nedenle zikir aynı olsa bile filiz aynı olmaz. Ayrıca helal lokma, esma toprağını besleyen en güçlü nurdur; haram veya karışık lokma ise toprağı zehirler.
Seyyid olanların hızlı açılması da soy ışığının temizliğindendir. Yiyeceklere musallat olan ruhî izler de vardır; Kur’an’ın nurlu sûreleri o izleri temizler, yemeği berekete çevirir. Çünkü Kur’an okunmuş lokma, bedenin ve ruhun birlikte beslendiği lokmadır.
“Helal ve temiz olanlardan yiyin” (Bakara, 168) ayeti lokmanın insanın ruh hâli üzerindeki etkisini bildirir. Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “Kulun duasının kabulüne haram lokma engeldir” (Müslim, Zekât 65) buyurarak yediğimizin zikre bile tesir ettiğini beyan eder. Zikir aynı olabilir ama zemin aynı değildir; toprak farklıysa filiz de farklı olur. Lokmanın saflığı esmanın açılma hızıdır; helal nurlandırır, karışık karartır.
İnsanın zihni, ruhunun işleme merkezidir ve üzerine alınan her tesir burada iz bırakır. Anne karnından başlayan etkiler, doğum çevresi, yenilen lokma, kazanılan para, maruz kalınan enerji, duyulan sözler, yaşanan acılar ve sevinçler…
Hepsi kişisel alt yapının manevî haritasını şekillendirir. Bu yüzden aynı zikir iki kişide aynı kapıyı açmaz; çünkü o kapının kilidi herkeste başka bir sırla yapılmıştır.
Seyyidlerin hızlı açılması soylarının taşıdığı nurdandır; helal lokmanın tesiri ise ruhu doğrudan parlatır. Haram ve karışık lokma ise insanın iç âlemini karartan bir duman gibidir. Yiyeceklerin üzerinde bile insanların hâllerinin bıraktığı izler vardır.
Bu nedenle Kur’an okunmuş lokma, sadece mideyi değil ruhu da temizler. Kureyş, İhlâs ve Fâtiha sûrelerinin okunması yiyeceğin içindeki tüm negatif izleri temizleyip bereketi açar. Çünkü Kur’an sesi, hem maddeyi hem manayı arındıran bir nûrdur.
“Ey iman edenler! Kazandıklarınızın temiz olanlarından yiyin” (Bakara, 267) ayeti lokmanın ruh üzerindeki etkisini anlatır. Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “Helal lokma ibadeti güçlendirir” (Deylemî, Müsned 1/447) buyurarak yediğimiz şeyin zikrin tesirine doğrudan etki ettiğini bildirmiştir.
Lokmanın enerjisi kalbe siner; temiz lokma nuru artırır, karışık lokma kalbi perdeler. Kur’an okunmuş yemek ise hem bedeni hem ruhu temizleyen bir rahmet nefesidir.
İnsan, esma terkibinin dar kalıplarında sıkışıp kalmak için değil; sıfat âlemine yükselip kaderinin üstünde bir kaderin nefesini taşımak için yaratıldı. Bunun ilk adımı, nefsin zorunlu döngülerinden çıkıp iradeyi uyandırmaktır.
Rabbimiz “Bir kavim kendini değiştirmedikçe Allah onları değiştirmez” (Ra’d, 11) buyurarak iradeyi kaderin anahtarı kılmıştır. Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) de “Gerçek mücahit nefsiyle savaşandır” (Buhârî, Cihâd 2) sözüyle sıfat âleminin kapısını işaret eder. İnsan kendi içindeki karanlığı aydınlatmadıkça dışarıdaki hiçbir karanlık sönmez.
Zikir bütün yolların özüdür. Zikir, insanın hem beynini hem ruhunu hem kader çizgisini temizleyen ilahî bir ışıktır. Cenab-ı Hak “Allah’ı zikretmek elbette en büyüktür” (Ankebût, 45) buyurmuş; Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “Zikir yapanla yapmayan diri ile ölü gibidir” (Buhârî, Deavât 66) diyerek hayat ile ölüm arasındaki farkı kalbin zikriyle açıklamıştır. Zikir unutulursa kader donar; zikirle kader açılır.
Helal lokma ruhu yükseltir; karışık lokma ruhu karartır. Çünkü lokma sadece mideye değil, kalbe, hatta esma topraklarına kadar iner. “Helal ve temiz olanlardan yiyin” (Bakara, 168) emri bunun içindir.
Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “Haram lokma duayı keser” (Müslim, Zekât 65) buyurarak zikrin bile lokmanın niteliğiyle bağı olduğunu öğretir. Lokman temizse zikir açar; lokman bulanıksa zikir perdeye çarpar.
Hak, bütün varlıkların özündeki ilahî dengedir. Melek fıtratı gereği doğruyu yapar, hayvan fıtratının gereğini yapar; insan ise doğruyu seçer. Bu yüzden insanın attığı her adım onu ya Hak’ka yaklaştırır ya uzaklaştırır.
“Allah Hakk’ın ta kendisidir” (Hacc, 6) ayeti hakikati bildirir; Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “Hakkı söyle, acı olsa da” (İbn Mâce, Mukaddime 11) buyurarak nefsin değil Hakk’ın ölçüsünü esas almayı emreder. Hak, hoşuna gideni değil, doğru olanı seçmektir.
Merhamet, kulun kaderine açılan en büyük kapıdır. Allah’ın cemal tecellisi merhametle iner. “Merhamet edenlere Rahman merhamet eder” (Tirmizî, Birr 16) hadisi bunun sırrıdır. “Allah ihsan sahiplerini sever” (Bakara, 195) ayeti ise merhametin sadece duygusal bir an değil, kaderi değiştiren bir sıfat olduğunu bildirir. Merhamet eden genişler, merhameti terk eden daralır.
Resulullah’ın yolu savaş değil, barıştır; saldırı değil savunmadır; nefis değil rahmettir. “Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik” (Enbiyâ, 107) ayeti bu yolun özünü anlatır.
Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın” (Buhârî, İlim 11) buyurarak yolunun insanı yoran değil, insanı dirilten bir yol olduğunu göstermiştir. Bir toplum Resulullah bilincine dönerse fitne söner, adalet dirilir, merhamet büyür.