Her şeye Ayna gözü ile baktığımız müddetçe, kendimize kimlik gözü ile bakamayız ve kendimize kimlik veremeyiz, bu da bizi hayali bir varlık yapar. İnsan başkasında kendini görmeye çalıştıkça kendi özüne yabancılaşır. Oysa Kur’ân: “Kendinizi de görmez misiniz?” (Zâriyât, 21) buyurarak insanı kendi içine nazar etmeye çağırır.
Hâlbuki hiçbir şey ve hiç kimse senin birebir aynan değildir. Çünkü sen bizzat Allah esmâ kuvveleri ile özel olarak kendine özgü yaratıldın ve Allah’ın kendisinden üflenilen ruh ile donatılarak sanal benlik sahibi olduruldun. Kur’ân buyurur: “Ona (Âdem’e) ruhumdan üflediğimde…” (Hicr, 29). Bu üfleme, insana özgünlüğünü veren İlâhî nefhadır. Hiçbir varlık birebir ayna değildir, her insan eşsizdir.
Mümin müminin aynasıdır gerçeğine binaen senin karşı kişiden gördüğün sensin ama karşıdaki kişi sen değilsin, bizzat o kişinin kendisidir. Sen kendindeki özelliklerini onda harekete geçirerek kendine karşı kendi özelliklerini koyarak ondan seyrettin. Böylece o sana ayna oldu. Hadiste: “Mümin, müminin aynasıdır.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 49). Bu ayna, karşımızdaki kişide kendi kusurlarımızı, güzelliklerimizi ve yönlerimizi görmemizi sağlar.
Aynalardan görünen bizzat sensin ve burası öz kimliğinin ayakta canlı kalmak istediği yerdir. Öylece senin sanal benliğin hayat bularak ötelere uzanır. İnsan iç dünyasını başkasında seyrettiğinde aslında kendi özüne dair işaretler alır. Bu, varlığın kendini bilme serüvenidir.
Nefsin tutunmak istediği yer işte özgü varlığın olan feraset merkezindir. Bunu Allah, ondan âlemlerini seyir etmek için var etmiştir. Sen ise, onun namıyla faaliyete geçerek seyir edersin. Allah insana feraset (derin kavrayış) vermiştir. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Müminin ferasetinden sakının; çünkü o Allah’ın nuru ile bakar.” (Tirmizî, Tefsîr, 15).
Burada kimliğimiz yani esas benliğimiz kendisini ayakta tutmak için engeller oluşturur, kayıtlara tutunur. Öylece çoğu defa hakikatini aynalardan seyir ettiğinin fark etmez. Başına gelen musibetlerin niye geldiğini arar durur. Oysaki başına gelen kendi kendisinin aynalaması idi. Her musibet bir aynadır. Kur’ân: “Başınıza gelen her musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir.” (Şûrâ, 30).
Nasıl bir cam aynaya bakarsın da sadece kendi yansımanı görürsün, ama aynadaki sen değilsin. Öyle de karşıdaki insanda kendi içsel kuvvelerini görürsün ve o insan sen değilsin. Yani her insan ayrı ve özgü olarak yaratılmıştır. Bu sır, Allah’ın “el-Muhyî” (hayat veren) ve “el-Musavvir” (her varlığı farklı bir surette şekillendiren) isimlerinin tecellisidir.
Sen içsel duanla hep bilinmekliğini yani hakikatinin seyrini istediğin için, aynalar sadece görev gereği hep kendi yansımandan hep seni sana sensiz göstermekte ve senin iç âlemini sana somutlaştırmaktadır. İnsan dua ettikçe, iç âlemindeki hakikati görmek ister. Kur’ân: “Rabbiniz şöyle buyurdu: Bana dua edin, duanıza cevap vereyim.” (Mü’min, 60).
Aranan “sen”sin, hep “sen”din, bunu fark et ve hakikatine doğru nazar et. Kendini düzelt ve zevke er. Tasavvufun özü “kendini bilmek”tir. Hadiste: “Men arefe nefsehu fekad arefe Rabbehu, Nefsini bilen Rabbini bilir.”
Kendi hakikatimiz dışındaki hiçliği ve yokluğu anladığımızda ve idrak ettiğimizde her şey olduğumuzdan ziyade her şey ile var olduğumuzu anlar ve Cemâllullah’tan seyir haline geçeriz. “Hiçlik” makamı, kulun aczini bilmesidir. Bu acziyet idrak edildiğinde, kişi her şeyle var olmanın hakikatine ulaşır. Kur’ân: “O’nun vechinden başka her şey helak olacaktır.” (Kasas, 88).
Tüm nefsanî olguları terk eder, saf ve som bir halde arzullah’ta var olduğumuzun idrakine varırız. Tasavvufî seyrin son merhalesi, nefsin putlarını terk etmektir. “Nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir.” (Şems, 9).
Kaimiyetimiz Allah ile olduğu için gerçek kimliğimiz bu yüzden yokluk hiçlik ile varlık arası bir sanal benlikle varlığa ulaşmıştır. İnsan ne tam yoktur ne de kendi başına vardır; onun kaimiyeti Allah iledir. Kur’ân: “Ey insanlar! Siz Allah’a muhtaçsınız. Allah ise Ganiyy’dir (hiçbir şeye muhtaç olmayan), Hamîd’dir (hamde layık olandır).” (Fâtır, 15).
İşte “Men Arefe NefseHU fekad Arefe RabbeHU”. Burası A’raf denilen ve nerde olduğunun kesin bir makamı olamayan ve kişinin nefsini seyir edip Allahu Ekber dediği yerdir. A’raf, sınırda olan, hem cennet hem cehennemle irtibatlı bir haldir. Nefsini bilmek bu sınırdan öteye geçmek demektir.
Burayı anlamamız için Allahın ipine ve Rabbimize ulaştırıcı sebeplere yapışıp, yol göstereni iyi dinleyerek ve yaptığının hâsılatını kendimizde açık edip seyir ederek varacağımız noktadır. “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın, parçalanmayın.” (Âl-i İmrân, 103). Bu ip Kur’ân ve Resûlullah’ın sünnetidir.
Kendimize açık olduğumuz kadar, bizlerden açığa çıkan âlemleri ve öylece kendimizi anlarız. “Küntü Kenzen Mahfiyyen”. İşte sen gizli bir hazinesin ve tüm işaretler sana seni gösteriyor. Kudsi hadiste: “Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi sevdim; mahlûkatı yarattım ki bilineyim.” Bu işaret, kulun özünde Allah’ın tecellisini fark etmesidir.
Uyan ey Kulum der Rabb! Aradığın “ben” sana senden yakındır hep denmekte. İş o ki bu sesi duyup ona dönelim. Kur’ân: “Biz insana şah damarından daha yakınız.” (Kaf, 16). İnsan, kendi özünde Rabbini bulur.
Ey insan! Başkasında kendini seyretmekle vakit kaybetme; çünkü aradığın hep sendeydi. Ayna sana seni gösterir ama sen aynadaki yansıma değilsin. Kimliğin, Allah’ın esmâsının özel terkibiyle sana verilmiş eşsiz bir emanettir. Nefsini bil, Rabbini tanı; aynalara takılıp kalma, özünü bul. Hakikat seni sana Rabbin adına gösteriyor: “Uyan ey kulum!”