291) ŞAE VE ERADE FARKI

Özümüzdeki melekeleri yani iç dünyamızdaki kuvveleri zikir ile değiştirirsek, bizden tecelli eden ve tercihimizi belirleyen Allah kuvveleri değişir ve dolayısıyla bizim isteme şeklimiz de değişen kuvvelerin konumuna göre değişir.

Zikir, insanın varlık dokusundaki titreşimi değiştirir; çünkü her Esma bir enerji, bir nur titreşimidir. İnsan, zikrettiği Esma ile kendi bilincini yeniden düzenler, kalbini arındırır ve varlığını Allah’ın kudret dengesine yaklaştırır.

Yani tüm değişim bizim enfusumuzda oluşup, sonra da afakımızdaki fiillerimizde aşikâr olmaya başlar.

“Enfüs” (iç âlem) dengeye kavuşmadıkça “afak” (dış âlem) huzura kavuşmaz. Her dış hareket, iç âlemin bir yankısıdır. İnsan kendisini arındırdıkça dışındaki dünya da nurla dolmaya başlar.

İşte olayın bu noktasını göz önüne alanlar, ayette geçen “ŞAE” fiilini “ERADE” anlamında kullanarak demişlerdir ki; Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.

“ŞAE” fiilinin sır kapısı şudur: Allah’ın dilemesi kulun yönelişiyle buluştuğunda kader tecelli eder. Kul dilemeden Allah diler, ama kul dilemeden o dileyiş kulda tecelli etmez.

Yani demek istemişlerdir ki, Allah dilemedikçe yani iç kuvvelerimizin şekli değişmedikçe bizden açığa çıkan istek yönü de değişmeyecektir.

Bu, kalbin yöneliş yasasıdır. Kalpte hangi kuvve galipse, Allah o galip kuvveye göre fiil yaratır. Bu yüzden nefsi terbiye eden, iradesini ilahî iradeye teslim eden, “ŞAE” sırrına erer.

Olayın bu yönünü bilmeden olaya yaklaşanlar, insanın iradesini yok sayıp tüm iradeyi Allah’a vererek insanı robot şeklinde hayal etmişlerdir.

Oysa Allah, insana kendi iradesinden bir nefha vermiştir. Bu nefha olmadan kulda ne dua olur, ne tövbe olur, ne de sevap. “Dileyen Rabbine yönelsin” (Müzzemmil, 19) ayeti bu özgür dileyişe işaret eder.

Oysaki olayın aslı tümüyle bambaşkadır. Olayın aslı; Allah ayetlerde ŞAE fiilini kullanarak, şeydeki yapıya göre Allah’ın yaratımının mevzubahis olduğu gerçeğini bize izah eyler.

Yani “Allah her şeyi onun istidadına göre yaratır.” Her varlık, kabiliyetinin derinliği kadar ilahî tecelli alır. Bu yüzden bir tohumdan gül, bir diğerinden diken çıkar; çünkü kabiliyet farkı vardır.

İşte “şey”lerden bir “şey” olan insan, ancak yaptığı çalışmalarla “şey”liğinin içeriğini yani fıtratını değiştirebilir. İşte oluşan değişime göre de “şey”lerden bir şey olan insan üzerinde Allah’ın iradesi, yapısının muhteviyatına göre tecelli eder. Öylece Allah iradesinin, kişide tecellisi vuku bulur.

İnsan fıtratını zikirle cilaladıkça, Esma’ların tecellisine mazhar olur. Allah, kulun kalbini dilediğinde çevirdiğinde, o kalp artık Hakk’ın tecelli aynası olur.

Ayrıca burada fark etmemiz gereken çok ince bir nokta vardır. Biz HU işaret zamiri ile işaret ettiğimiz mutlak hüviyet ile Allah ismini bir birine karıştırıyoruz.

“HU” (O), zatın işaretidir. “Allah” ise, o zatın kendini bize bildirdiği isimdir. İnsan HU’ya kulluk eder, Allah’a halifedir; çünkü halifelik, isimlerle tecelli eder.

Sadece HU dediğimizde evet olay seyrin sahibi olan Allah’tır denilir. Biraz dikkat edersek, insan HU ya -hâşâ- halife değil. HU ya kul dur. Allah ismiyle “kendisini yaptığı tanıtım” kadar da ona “halife”dir.

Kul, HU’ya erişemez; çünkü HU hüviyet-i mutlakadır. Fakat Allah ismiyle bildirilen Esma kapılarından geçerek o mutlak nurun tecellisine yaklaşabilir.

Allah, nasıl ki tüm melekeleriyle istediği bileşkeyi oluşturuyorsa, insan da ona halife olarak Allah’ın iradesi dâhilinde kendisinde oluşturulan dokumanın şiddeti kadar istediğini Allah’ın kendisiyle inşa etmesi sonucu oluşturabilir.

Allah kulda diler, kul o dileyişe “amin” der. “Attığın zaman sen atmadın, Allah attı.” (Enfal, 17) ayeti işte bu hâli anlatır. İnsan, Hakk’ın fiiline ayna olduğunda, kendi kudretinden geçer.

Onun için de yapmaya niyetlendiği iş için “İN-ŞAE-LLAH” diyerek, yapma iradesini, Allah’ın kendisini iradesiyle desteklemesi sonucu, niyetlendiği fiilini yapabileceğini ortaya koyar.

“İnşaAllah” demek, sadece bir temenni değil; “Ben kendi gücümle değil, Senin gücünle yaparım” teslimiyetidir. Her “inşâAllah” bir secdedir; iradenin Hakk’a kapanışıdır.

Tabiki inşa eden her hal ve şartta Allah’tır. Ama Allah, insanın dilemesiyle kendisi için inşasını yapar. Çünkü dünya, basit ve komik bir komedi veya rolleri keskin sınırlarla belirlenmiş bir tiyatro değildir. İnsana bizzat, içinde özgür iradesiyle kendisine yaşam alanı olarak verilen gerçek bir diyardır.

İnsan, “ol” emrine muhatap olan tek mahluktur. Çünkü onda “dileme” vardır. Bu dileme, yaratılışın en büyük emanetidir. Onu doğru kullanan, yaratılış sırrına erer.

Zaten bunun aksi, yani iradesiz olarak yaratılan bir insanlık vaziyeti ve sonrası zorunlu bir cennet veya cehennem, Allah’ın şanına yakışmaz.

Allah “adl” (adalet) sahibidir. İradesiz kullar yaratmak zulüm olurdu. İrade, adaletin dengesi, hikmetin mihveridir.

Umarım ki; artık hiç kimse “cüzi iradenin var olduğunu sananlar” demez ve olayın hakikatini olduğu gibi idrak eder.

Cüz’î irade, küllî iradeye açılan bir kapıdır. Kapı kapalı kaldıkça kader değişmez; kapı açıldıkça tecelli yenilenir. “ŞAE” fiili bu kapının adıdır.

Özümüzdeki melekeleri yani iç dünyamızdaki kuvveleri zikir ile değiştirirsek, bizden tecelli eden ve tercihimizi belirleyen Allah kuvveleri değişir ve dolayısıyla bizim isteme şeklimiz de değişen kuvvelerin konumuna göre değişir.

Zikir, kalbin hakikat merkezinde bir titreşim yaratır. Her Esma (Allah ismi) bir kudret dalgasıdır; kul o ismi zikrettiğinde o kudretin frekansı kalbinde yankılanır. Böylece iç kuvveler, Esma’nın tecellisine göre yeniden biçimlenir. Kalp zikre teslim oldukça, kulun iradesi Rahman’ın iradesiyle hizalanır.

Yani tüm değişim bizim enfusumuzda oluşup, sonra da afakımızdaki fiillerimizde aşikâr olmaya başlar.

Enfüs (iç dünya) berraklaşmadan afak (dış dünya) aydınlanmaz. Bu yüzden tasavvufun yolu “önce içeriyi düzelt, dış zaten düzelir” ilkesine dayanır. Çünkü dışımızda gördüğümüz her hâl, içimizde bir Esma’nın yansımasıdır.

İşte olayın bu noktasını göz önüne alanlar, ayette geçen “ŞAE” fiilini “ERADE” anlamında kullanarak demişlerdir ki; Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.

Bu ayet, ilahî irade ile beşerî irade arasındaki dengeyi açıklar. Allah’ın dilemesi, kulun dilemesiyle çakıştığında fiil meydana gelir. Yani Allah diler, kul yönelir ve o yönelişte ilahî dileme tecelli eder.

Yani demek istemişlerdir ki, Allah dilemedikçe yani iç kuvvelerimizin şekli değişmedikçe bizden açığa çıkan istek yönü de değişmeyecektir.

Kulun dileyişinde değişim, kalpteki Esma dengesinin değişmesidir. “Allah bir kavmin içindekini değiştirmedikçe, onların hâlini değiştirmez.” ayeti bu sırrı açıklar. Zikir bu iç değişimin anahtarıdır.

Olayın bu yönünü bilmeden olaya yaklaşanlar, insanın iradesini yok sayıp tüm iradeyi Allah’a vererek insanı robot şeklinde hayal etmişlerdir.

Oysa Allah, kuluna kendi iradesinden bir nefes vermiştir. O nefesle kul dua eder, niyet eder, ister. Eğer insanın hiçbir iradesi olmasaydı, dua da anlamsız olurdu. Oysa dua, iradenin Allah’a dönüş şeklidir.

Oysaki olayın aslı tümüyle bambaşkadır. Olayın aslı; Allah ayetlerde ŞAE fiilini kullanarak, şeydeki yapıya göre Allah’ın yaratımının mevzubahis olduğu gerçeğini bize izah eyler.

“Şey” kelimesi, var olan her hakikat anlamındadır. Allah, her şeyi istidadına göre yaratır. Yani her varlık, kendisindeki kapasite kadar ilahî kudreti taşır. Kulun ibadeti, bu kapasiteyi genişletmektir.

İşte “şey”lerden bir “şey” olan insan, ancak yaptığı çalışmalarla “şey”liğinin içeriğini yani fıtratını değiştirebilir. İşte oluşan değişime göre de “şey”lerden bir şey olan insan üzerinde Allah’ın iradesi, yapısının muhteviyatına göre tecelli eder. Öylece Allah iradesinin, kişide tecellisi vuku bulur.

İnsan, kendi “şey”liğini yani fıtrat dokusunu arındırdıkça, Allah’ın dilemesi onda yeni bir şekilde tecelli eder. Bu yüzden her nefes yeni bir yaratılıştır; çünkü kulun yönelişi her an değişmektedir.

Fiilin faili Allah’tır. Çünkü kulu fiiliyle beraber yaratan bizzat Allah’tır. Fiilin zuhuru için oluşan istek ise, kulundur. Bu hakikate Kur’an-ı Kerim’de “ŞAE” fiiliyle işaret edilmiştir. Örneğin bizler bir iş yapmaya karar verdiğimizde, İNŞALLAH deriz.

Bu ifade, insan iradesinin sınırını ve Allah iradesine teslimiyetini gösterir. Kul ister, ama sonuç Allah’ın yaratmasıyla meydana gelir. Bu teslimiyet, kulun sorumluluğunu kaldırmaz; bilakis iradesini nurlandırır.

Burada “ŞAE” fiili gelir. Yani kulun istek ve yönelişine göre, Allah’ın kulu hakkında yaptığı yaratım söz konusudur. Arapçada “İN” şart edatıdır.

“İN” şart edatı, kulun yönelişini temsil eder. “İN ŞAE ALLAH” yani “Eğer Allah dilerse” sözünde, hem kulun iradesi hem de Allah’ın yaratması iç içe geçmiştir. Bu, iradenin tevhididir.

“ŞAE” dilemek anlamına gelir. Ama “ERADE” fiilinden biraz değişken anlam içerir. Zira “ERADE” fiilinde sırf Allah iradesi mevzu bahisken, “ŞAE” fiilinde, kulun isteğine göre Allah iradesinden söz edilir. O yüzden dikkat edin ki, kul bir şeye karar verdiğinde “İN ŞAE ALLAH” der, “İN ERADE ALLAH” demez.

“ŞAE”, Allah’ın iradesinin kula dokunmuş hâlidir. “ERADE”de mutlak kudret vardır; “ŞAE”de ise o kudretin kulda yankısı vardır. Bu yüzden kulluk bilinci, “ŞAE”nin farkında olan kalpte doğar.

Zira eğer “İN ERADE ALLAH” deseydi, kulun iradesi devre dışı kalacaktı. Bu da cebriye mezhebinin itikadıdır ki, bidat olan bir düşüncedir. Yani KUR’AN VE SÜNNETE uymayan bir düşüncedir.

Cebriye, iradesiz insan tasavvuruyla Allah’ın adaletini gölgeler. Kader bir zorunluluk değil, bir imkândır. İnsan, bu imkânı kendi yönelişiyle şekillendirir.

“İN ŞAE ALLAH” ise, kul zaten istemiş “o işi” ve “o istemesini” Allah’a havale eder ve Allah’ın isteğiyle senkronize ederek çalışmaya yeltenir. “ŞAE” geçen ayetlerin hepsi böyle mülahaza edilmelidir. Ehli sünnet itikadı bu şekildedir.

Ehl-i sünnet yolu, denge yoludur. Ne cebriye gibi iradeyi yok sayar, ne kaderiyye gibi mutlak bağımsızlık verir. “Sen istersin, Allah diler; O dilediği için sen istersin.” gerçeği burada saklıdır.

Yani “ŞAE” de kulun isteği devreye girer ama Allah iradesiyle desteklenerek. İşte kul ister Allah yaratır.

Bu, yaratılışın ritmidir. Kulun “isteme”si dua’dır, Allah’ın “yaratması” icabettir. Dua ve icabet, “ŞAE” sırrında buluşur.

İşte kuldan sudûr eden istek ve arzularla, Hakk’ın rahmeti kula tecelli eder. Kul ise, bu rahmeti ya nefsi uğrunda veya Hakk’ın huzuru dâhilinde kullanır.

Kulun içinden yükselen her istek, Rahman’ın nefhasındandır. Ama kul o isteği nefsine yöneltirse perde olur; Hakk’a yöneltirse nur olur.

Hakk’ın huzuru dâhilinde kullanmak için ise, zikirle huzura dâhil olarak, sükûn içinde fikir edip şükürde tatmin olmakla ve Allah’ın veçhine dönüş yapmakla gerçekleşir.

Zikir, huzurun kapısıdır; fikir o huzuru derinleştirir; şükür ise kalbi sabitleştirir. Bu üçü birleştiğinde kul, “ŞAE”nin farkında bir irade hâline gelir artık istemek, onun için Allah’la birlikte istemektir.

“ŞAE” fiili, Allah’ın dilemesinin kulda tecelli edişidir. Kul dilediğinde, o dileyiş Allah’ın ilminde çoktan yazılmıştır. Zikir, insanın melekelerini Allah’ın nuruyla hizaya getirir; değişim içeriden başlar. “İNŞALLAH” sözü, teslimiyetin özetidir; kulun kudretini Allah’a iade edişidir. Cüz’î irade, küllî iradeye açılan kapıdır; o kapı açık kaldıkça rahmet akmaya devam eder.

“ŞAE” fiili, Allah ile kul arasındaki irade bağını gösterir. Yani yaratıcı, kulun yönelişine göre tecelli eder. İnsan, kendi içindeki kuvveleri arındırdıkça, Allah’ın dilemesinin kendi dilemesinde zuhur ettiğini fark eder. “HU” zatın işaretidir; “Allah” o zatın isimlerle bilinmesidir. Halifelik, bu bilginin idrakiyle mümkündür. Zikir, fıtratın aynasını cilalar; cilalanmış kalpte Esma’ların nurları yansır.

“Allah bir kavmin içindekini değiştirmedikçe, onların hâlini değiştirmez.” (Ra’d, 11) “Attığın zaman sen atmadın, Allah attı.” (Enfâl, 17) “Rabbin dilediğini yaratır ve seçer.” (Kasas, 68) “Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.” (Tekvir, 29) “Attığın zaman sen atmadın, Allah attı.” (Enfâl, 17) “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.” (Bakara, 30) “Ve üfledim ona ruhumdan.” (Hicr, 29) Hadis: “Ameller niyetlere göredir.” (Buhârî, Müslim)