Kişinin fıtratının düşünsel alanını ve manevi manzarasını genetik kalıntı belirlemez. Bu manada nesilden nesile aktarılan genetik akıntı diye bir şey yoktur. Çünkü ruhun kaynağı gen değildir. Ruh, “ve nefahtu fîhi min rûhî” (Ben ona kendi ruhumdan üfledim) sırrıyla doğrudan Allah’tan nefeslenmiştir. Dolayısıyla manevi yapı, maddi genlerle taşınmaz.
Herkes İslam fıtratı ile dünyaya gelir. “Her doğan İslam fıtratı üzere doğar.” hadisi, ruhun yaratılış safiyetini bildirir. Yani insanın özü, tevhid üzere doğar; şirk ve günah sonradan bulaşır.
Buna en büyük delil ise, ilk insanın iki ilk çocukları olan Kabil ve Habil olayıdır. Çünkü iki kardeş aynı anne babadan doğmuş, aynı ortamda büyümüş ama farklı yöne sapmıştır. Bu, fıtratın değil, yönelişin belirleyici olduğunu gösterir.
Zira Kabil’in hiçbir geçmişi olmamasına rağmen, babası dahi peygamber olmasına rağmen, kardeşini öldürebildi. Demek ki fıtrat temizdir ama yönelim kirletir. Kabil, içindeki kıskançlık (nefs) ateşini söndüremediği için sapmıştır. “Nefis kötülüğü emreder.” (Yusuf, 53)
Her bir insan, insani varoluşta var olan ve Hz. Âdem’den nakledilen tüm özellikleri hami ve cami olarak dünyaya gelir. Yani her insanda bütün insanlık özellikleri potansiyel hâlde mevcuttur. Ruh, Âdemî bir aynadır; Âdem de Allah’ın isimlerine aynadır.
Yaşamında İslam fıtratını kendine program yapan ise kurtulur. Fıtrat programını aktif hâle getiren, kalbini Kur’an’a ayarlı hâle getirendir. Bu, “kalb-i selim”e ulaşmaktır.
Sahip olduğu İslam fıtratının öz programını, bozuk yanlış yönelişlerle bozup Allah’ın razı olmadığı bir programla yaşamını düzenleyen ise kaybeder. Nefs ve şeytanın kodlamasına giren kişi, fıtrat sistemini bozar. Kalp pas tutar. “Hayır! Onların kazandıkları kalplerini paslandırdı.” (Mutaffifîn, 14)
İslam fıtratını bozmak ise, kişinin en yakın çevresi ile başlar. Çünkü insanın ilk aynası annesi ve babasıdır. Çocuğun kalbine ilk yansıyan suret onlardır.
Ebû Hüreyre’nin (ra) naklettiğine göre, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Her doğan fıtrat üzere doğar. Sonra anne babası onu Yahudi yahut Hristiyan veya Mecûsî yapar.” (B4775 Buhârî, Tefsîr, (Rûm) 2; M6755 Müslim, Kader, 22) Fıtratın korunması, çevrenin safiyetine bağlıdır. Zira çevre, çocuğun bilincini şekillendiren ilk esmadır.
Genetik kalıntı bizzat çocukla mecz olarak dünyaya kirli ve günahkâr gelmesine neden olmaz. Çünkü günah, irade ile kazanılır. Doğuştan günahkârlık (orijinal günah) anlayışı İslam’da yoktur.
Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenip çekemez. Bu, Kur’an’ın adalet sistemidir. İlahi terazi, ferdîdir. Fatır Suresi 18. ayete bakalım:
“Yükü ağır olan, onun taşınması için çağırsa en yakını bile olsa, ağırlığından bir şey yüklenemez.” Bu ayet, fıtratın ferdîliğini ve sorumluluğun kişisel olduğunu ilan eder.
Sen ancak görmediği halde Rablerinden korkanları ve namazı dosdoğru kılanları uyarırsın. Kim temizlenirse o sadece kendisi için temizlenir. Dönüş Allah’adır. Ayeti dikkatli incelediğimizde, hiçbir insan diğer bir insana her hangi bir günahını yükleyemez, velev ki en yakını olsun. “Temizlenme” burada ruhsal arınmadır. Kim içini temizlerse, kalbinde Rahman’ın nazargâhı belirir.
Yani genetik kalıntı, bebeğin fıtratının bozuk olarak dünyaya gelmesini değil, dünyaya geldikten sonra sadrına yüklenen vesveselerle etkilenmesini ifade eder. Vesvese, şeytanın ilk temasıdır. İnsan dünyaya inince vesvese alanına girer.
Sonra bu etkileme peyderpey genişleyerek devam eder. Çünkü nefis büyüdükçe şeytan da alanını genişletir. Vesvese, çevreyle güçlenir. Zira çocuk büyüdükçe çevresi genişler ve muhatap olduğu kitle de genişleyecektir. Her yeni etkileşim, çocuğun fıtratına yeni bir iz bırakır. Bu nedenle ilk çevre son derece önemlidir.
Bunun delili ise, Nas Suresi’dir. “De ki: Cinlerden olsun insanlardan olsun, insanların kalplerine vesvese sokan sinsi şeytanın şerrinden insanların Rabbine, insanların Melikine, insanların İlâhına sığınırım.” Bu sure, insanın sürekli saldırı altında olduğunu bildirir. Vesvese sadece cinî değil, insîdir de. Her bakış, her söz bir enerji taşır.
Demek ki daha bebek doğar doğmaz gelen insî ve cinni vesveselere maruz kalır. Çünkü ruh, doğduğu anda görünmeyen âlemle temasa geçer. Bu yüzden ezan kulağa okunur: ilk duyduğu ses tevhid sesi olsun diye.
En yakın vesveseler ise, öncelikle anneden sonra babadan gelir. Anne babanın duygu hâli, düşüncesi, hatta içten niyeti bile çocuğa sirayet eder. Kalpler birbirine görünmeyen iplerle bağlıdır.
Hangi fikir İslam dışına kaymışsa, o fikir şeytanidir. İslam dışı fikir, Hakk’tan kopmuş her düşüncedir. Hakikat, tevhidin içindedir.
İşte anne baba başta olmak üzere çevresi yeni doğan çocuğa aşırı sevgiyle bakmaya başlarlar. Bu aşırı sevgi, anne babanın düşüncelerinde olan meleki fikirleri yüklediği gibi, şeytani fikirleri de o çocuğun kalbine yönlendirir. Sevgi bile ölçüsüz olursa yük olur. Çünkü aşırı sevgi, niyet temiz değilse nefsî bağımlılığa dönüşür. Her duygu bir frekanstır; her frekans bir nakıştır.
Tertemiz fıtrat daha o zaman değişmeye başlar. Kalp, beyaz bir levhadır; her bakış, her söz, her niyet o levhaya bir iz bırakır.
Aynı olay sütanneler için de geçerlidir. O yüzden sütanne seçersek, itikadı ve ahlakı temiz olan kişilere seçerek, bebeğimizin ilk yıllarını saf tutmaya gayret edelim. Çünkü süt, sadece gıda değil, aynı zamanda ruhsal bağdır. Süt yoluyla geçiş sadece bedenle sınırlı değildir. Süt, enerji ve hâl taşır.
Örneğin çocuk sütünü içtiği kadına da benzer. Çünkü ilk iki yaşında sütannenin sütünü emmeye başladığında, o anda aşırı bir bağ kurulur. Bu bağ, “hal aktarımı” denilen derin bir etkidir. Anne sütünün frekansı çocuğun karakterine işlenir.
Sütannede İslam dışı yönelimler varsa, otomatik olarak yüklenir. Bu yüzden İslam’da sütannenin seçimi çok önemsenmiştir. Çünkü o, hem bedene hem ruha gıdadır.
İşte onun için bilelim ki, her çocuk temiz doğar ama çevre, çocuğu adım adım kirletir. Ruh lekesiz doğar, çevre onu renklendirir. “Kalem, yaz!” denildiğinde, insanın kaderi çevresiyle yazılmaya başlar.
Ama günahlar takriben on beş yaşına kadar yazılmaz. Çünkü daha iradesi gelişmemiştir. İrade oluşmadan mesuliyet olmaz. Ergenlik (bülûğ) dönemi, vicdanın uyanış çağıdır. Buluğ olmasıyla yönlendirici irade oluşmaya başlar. Artık insan, seçimlerinin sorumluluğunu taşır. Bu, “emanet”in yükleniş çağıdır.
İşte genetik kalıntı diye bize yutturulan materyalist Müslümanlığın olmadığını, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz hadisiyle gördük. Gerçek miras, genetik değil; ruhi sirayettir. Fıtrat, Allah’tan gelir; gen, topraktan. Dilimiz döndüğünce de izahını yaptık.
Tabiki bu beyan, ilimle değil, imanla yapılan bir şahadettir.
Seyyidlik durumunu düşünelim. Burada da genetik kalıntı akmaz. Seyyidlik, genetik değil, nübüvvet nazarının sirayetidir. Kan değil, nur akışıdır.
Ama şunu unutmayalım ki, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin ilk bakış attığı Hz. Fatıma (ra) ile nübüvvet nazarıyla onun ruhuna bakış etmiştir. Peygamber nazarı, sıradan bir bakış değildir; o bakış, tecellîdir. O nazar, Hz. Fatıma’nın ruhuna nübüvvet nurunu işlemiştir.
Bu bakış Hz. Fatıma (ra) annemize işlenmiş ve o nazar yeni doğan bebeklerine anneden sirayet etmiştir. Çünkü anneden geçen ruhsal enerji, nübüvvet nurunun taşıyıcısı olmuştur.
Aynı sirayet Hz. Hasan (ra) ile Hz. Hüseyin (ra)’da bebeklerine yapmış ve bu bakış silsile ile devam edip günümüze kadar gelmiştir. Böylece nübüvvet nuru, genetikle değil, ruhani sirayetle taşınmıştır. Bu sirayet, manevî soyun devamıdır. “Benim Ehl-i Beytim, Nuh’un gemisi gibidir. Ona binen kurtulur.” hadisi, bu nuru anlatır.
Ruh, Allah’tan nefeslendiği için genetik kayıtla sınırlanamaz. Fıtratın bozulması, çevrenin vesvesesiyle başlar. Süt, sadece gıda değil, hâl aktarımıdır. Aşırı sevgi bile niyeti temiz değilse fıtratı bozar. Seyyidlik kanla değil, nurla sirayet eder.
“Her doğan fıtrat üzere doğar.” (Buhârî, Cenâiz 80) “Hiçbir günahkâr, bir başkasının günahını yüklenmez.” (Fatır, 18) “Bilesiniz ki kalpler ancak Allah’ı zikretmekle huzur bulur.” (Ra’d, 28) “De ki: Cinlerden olsun insanlardan olsun, vesvese verenin şerrinden sığınırım.” (Nâs, 1–6) “Ben ona kendi ruhumdan üfledim.” (Hicr, 29)
Yani seyit olan kişi nefsine uyup günaha bulaşsa da, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’den silsile ile devam edip gelen nübüvvet nazarı devam etmektedir.
Nübüvvet nazarı bir kan değil, bir nur akışıdır. Bu nur, soyun maddi hattında değil, manevî sürekliliğinde tecellî eder. Seyyidlik, doğrudan bir “emanet taşıyıcılığı”dır; günah işlese de, üzerindeki mühür silinmez. Çünkü o mühür, Rahman’ın “nübüvvet izniyle nazar etmesi”dir. “Allah dilediğine nur verir.” (Nur, 35)
Dolayısıyla seyit olana hürmet ettiğimizde, onlarda var olan nübüvvet mührünün sahibi olan Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin nazarı kendisine sirayet etmekte, öylece kalbine güzellikler yansıyacaktır.
Hürmet, kalpten geçer. Kalpteki hürmet, ruhsal iletişim hattını açar. Çünkü nübüvvet nazarı, karşısındaki kalpte hürmetle yankılanır. Bu bir “ruhtan ruha akış”tır. Hürmet eden, o nurun yankısına mazhar olur.
Akıl bunu kabul etmeyebilir. Ama işin hakikati üzerine inat yapılmadan derin tefekkür edildiğinde, olayın hakikati kalbe ledünni bir ilim olarak akacaktır. Zira nübüvvet nuru, akıl ile değil kalp ile idrak edilir. Bu hâl, “ilmel yakîn”den “ayn’el yakîn”e, oradan “hakk’el yakîn”e geçiştir.
Yani Seyyid olmak da genetik bir durum değil, tümüyle doğum sonrası oluşan nübüvvet nazarıyla tecelli oluşmuştur. Olay kan değil, “bakışın sirayeti”dir. Çünkü nazar, bir tür “enerji mühürü”dür. Hz. Fatıma’ya (ra) bakan o nübüvvet nazarı, evlatlarına sirayet etmiş ve onların evlatlarında da nurlanarak devam etmiştir.
Şu iki nakle kulak verip konumuza devam edelim: Hz. Enes’ten nakledilen bir rivayete göre, Hz. Peygamber’e (aleyhisselam), “Âl-i Muhammed kimlerdir?” diye soruldu. O da: “Her takva sahibi olan kimsedir.” buyurdu ve ilave olarak da “Allah’ın velileri ancak takva sahibi olan kimselerdir.” (Enfâl, 8/34) ayetini okudu. (Taberanî, el-Evsat, 3/338/ h. no: 3332) Bu hadis, seyyidliğin hakikatini ortaya koyar. Gerçek seyyidlik, takva ile kemale erer. Çünkü nur, takva elbisesiyle parıldar.
Doğru rivayetlerin yanında, yanlış bilgilerin de bulunduğu “Nehcü’l-Belâğa”da Hz. Ali’ye ait olduğu söylenen şu söz vardır: “Muhammed (aleyhisselam)’ın gerçek dostu, isterse soyu ona ulaşmasın, Allah’a en fazla itaat edenidir. Muhammed (aleyhisselam)’ın düşmanı da, isterse soyu ona ulaşsın, Allah’a isyan edendir.” Bu söz, fıtratın ve nübüvvet nazarının kan bağıyla sınırlı olmadığını bildirir. Yani “soy” değil, “safiyet” esastır. Nur, takvaya yansır.
İşte bizler, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin soyundan gelenleri sever ve sayar, hürmetle anarız. Çünkü onların damarında nübüvvetin bakışı sirayet etmiştir. Hürmetimiz, o nazara yöneliktir; o nazarın sahibine, yani Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimize yöneliktir.
Anne babanın nazarı onlar için de mevzu bahistir. Çünkü Hz. Ali (kerremallahu vecheh) ve Hz. Fatıma (ra), çocuklarına nübüvvetin verdiği feraset bakışıyla baktılar. Bu feraset, kalpten kalbe geçen bir nurdur. Nübüvvet nazarı, bakışta taşınır; bakış, bir ruhi mühürdür. Ve bu bakış müteselsilsen günümüze kadar devam etti. Kıyamete kadar da devam edecektir. Çünkü nübüvvet nuru, kesilmez. Allah, “Benim nuru asla sönmez.” buyurmuştur (Saf, 8).
İşte o nübüvveti bakış, seyit ve şeriflerde hâlâ vardır. Onlar farkında olmasa da, o nur kalplerinde kayıtlıdır. Bu nur, görünmez bir mühürdür. O yüzden onlara hürmet edildiğinde, doğal olarak onlarda rahmet nazarıyla bakacaklarından, bizim lehimize olacaktır. Hürmet eden kişi, onların kalbinde taşıdığı rahmetle temasa geçer. Bu, dua gibidir; farkında olmadan rahmet akar.
İşte seyit ve şeriflere hürmet bunun için önemlidir. Çünkü nübüvvet bakışı, anne ve babadan sirayetle, onların bakışında devam edip gelmektedir. “Bakış” burada tecellî kapısıdır. O nazar, sadece bedenden değil, ruhtan yürür. Bu yüzden seyyid ve şeriflerin bakışı, Rasûlullah’ın nazarının yankısıdır.
Ayrıca seyit ve şerif olanlar, eğer İslami bir hayat tarzı yaşamıyorsa gene de nübüvvet nazar hürmetine onlara rahmet kanatlarımızı sermeliyiz. Çünkü günah işleyen seyyid bile, içinde o mührün iziyle yaşar. Ona hürmet, mührün sahibine saygıdır.
Onları üzmemeli ve hürmet etmeliyiz. Hürmet, kalbi arındırır. Hürmet edenin kalbi genişler, nefsi daralır. Zira onlara kalben derin bakışla bakıldığında nübüvvet bakışını onların bakışları arasından sezersin. Kendileri bunun farkında olmasalar da hakikat böyledir. Bu sezgi, kalp gözüyle olur. Bu nazar, ledünnî bir farkediştir. Ruh, ruhu tanır.
Bu izahatlardan sonra bilelim ki, insanın manevî yönde İslam fıtratıyla bezenmiş olarak dünyaya gelmesi genetik kalıntı değil, sonradan bize yüklenen hâletlerdir. Manevî kimlik, doğuştan değil; yönelişle şekillenir. Fıtrat birdir, yöneliş farklıdır.
Çünkü genetik kalıntı olsaydı, her çocuk temiz fıtrata uygun doğamazdı. Gen, bedene aittir; fıtrat, ruha. Ruhun genetiği yoktur; onun kaynağı “Kun” emridir. Bu durum herkeste aynı olduğu gibi, seyyidlerde dahi aynıdır. Seyyidlikte bile bu kaide geçerlidir; soy değil, yöneliş belirler. Nübüvvet mührü vardır ama işleyip parlatmak kulun gayretine bağlıdır.
İmani kuvvenin ve kişinin bireysel düşünsel alanında genetik aktarım yoktur. İman bir miras değil, bir seçiştir. “Dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.” (Kehf, 29)
Genetik aktarım sadece fiziksel olarak kişinin zahirinde, yani bedensel olarak tecellî eder. Göz, yüz, beden genle gelir; gönül, imanla şekillenir.
İnsan yetişme şartlarına ve içinde bulunduğu ortama tabi olarak zihinsel olarak gelişir. Genlerine göre zihinsel bir fonksiyon asla aktarılmaz. Ruhsal bilgi, fıtrî potansiyeldir; eğitimle açılır. Gen bunu taşımaz; nur taşır.
Örneğin Ebû Leheb ve diğer kardeşleri, Hz. Yusuf (aleyhisselam) ve kardeşleri gibi. Hz. Nuh (aleyhisselam)’ın oğlu ve Habil ile Kabil aynı genetiğe sahip ama biri katil, öteki melek huylu bir hayatiyet. Aynı kökten gelen iki insan, biri nur olur, biri nar. Demek ki kader genle değil, irade ve yönelimle şekillenir.
Görüldüğü gibi biri nuraniyette zirve yaparken diğeri narda kalabiliyor. Nur, imanla parlar; nar, nefsin ateşidir. Genetik olarak bir şeyin akmayacağının kanıtı olarak bu örnekler önümüzdedir. Bu örnekler, ruhun genetik sınır tanımadığını gösterir. Çünkü ruh, Allah’tandır; DNA’dan değil.
Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin, kendisini taşlayan kâfir olan kişilerin çocuklarının soyundan mümin insanlar doğar diye Cebrail’i durdurması, kişi bazlı oluşan Allah’ın değişmez fıtratını bize göstermiştir. Bu hadise, insanlığın ümit kapısıdır. Bir babanın küfrü, evladın kaderi değildir. Rahman’ın tecellîsi her doğanda yenidir.
Cebrail, o kâfirleri yok edeyim mi deyince, “Hayır, onların soyundan müminler doğar.” diyor. Bu, rahmetin sürekliliğinin delilidir. Allah, rahmetini soydan çekmez; imana göre verir. Demek ki genetik her şey değil, tümüyle afaktan bebeğe ve insanlara oluşan bir etkileşimle, insanlık manevî şekli kıvam alır. Ruhsal terbiye, çevreyle ve iradeyle olur. Fıtrat, çevresel enerjiyle şekillenir.
Ebû Hüreyre’nin (ra) naklettiğine göre, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz şöyle buyurmuştur:
“Her doğan fıtrat üzere doğar. Sonra anne babası onu Yahudi yahut Hristiyan veya Mecûsî yapar.” (B4775 Buhârî, Tefsîr, (Rûm) 2; M6755 Müslim, Kader, 22 Bu hadis, insanın doğuştan tertemiz olduğunu, çevreyle kirlendiğini gösterir. Fıtrat, Allah’a yöneliktir; çevre, yönü değiştirir.
Genetik kalıntı şeklinde kulaktan dolma şehir efsaneleri, hakikati yansıtmamaktadır. Manevî hakikat, laboratuvarda değil kalpte okunur. Velhasıl her kişi İslam fıtratı ile gelir, daha sonra şekillenir. İnsanın özü tevhiddir; hayatı ise yöneliştir. Kim yönünü Allah’a çevirirse, fıtratında yazılı olan nuru yeniden hatırlar.
Seyyidlik, genetik değil nübüvvet nurunun sirayetidir. Nübüvvet nazarı, hürmetle yankılanır; hürmet eden, o nurdan nasiplenir. Ruhsal miras, genetik değil; fıtrî tecellîdir. Günah işleyen seyyid bile, taşıdığı mührüyle rahmetin muhatabıdır. Fıtrat temizdir; kir, yönelişle bulaşır.
“Her doğan fıtrat üzere doğar.” (Buhârî, Cenâiz 80) “Hiçbir günahkâr bir başkasının günahını yüklenmez.” (Fatır, 18) “Allah dilediğine nur verir.” (Nur, 35) “Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek isterler, ama Allah nurunu tamamlayacaktır.” (Saf, 8) “Bilesiniz ki kalpler ancak Allah’ı zikretmekle huzur bulur.” (Ra’d, 28)