423) MÜNAFIKLIK VE AJAN RUHU

Münafıklık nedir… Münafık eşittir ajanlık demektir. Müslümanlar arasına gizlenen ajanlar/münafıklar her devirde olmuştur. Sahabeler devrinde de iman ehli arasına karışan münafıklar yani ajanlar vardı.

Burada kastettiğimiz “münafık”; içten içe İslam’ı yıkmak için çalışan, kâfirle gizli işbirliği yapan, iman ehlinin içine sızmış ajandır. Yoksa günah işleyip tevbe eden, zaaf yaşayan ama kalbiyle Allah’a bağlı olan mümin değildir. Ajan ruhlu münafık, içten içe İslam’ın omurgasını kırmaya çalışan kişidir; görünen yüzü müslüman, iç dünyası ise düşman safındadır.

Hatta hatta Peygamberimiz ve sahabeler Uhud Savaşı’na giderken, Müslümanlar arasına katılan Müslüman görünümlü ajanların oranı, sahabelerin yüzde 30’u kadardı. Yani yüzde 30’u münafıktı ve savaşta Peygamberimizi (sallallahu aleyhi ve sellem) bırakıp geri döndüler.

Uhud’da ordunun üçte birinin geri dönmesi, münafıklığın ne kadar organize bir ajanlık faaliyeti olduğunu gösteren canlı bir derstir. Orduyu en kritik anda terk eden bu yapı, sadece o günü değil, kıyamete kadar gelecek münafık tipinin de prototipidir.

Onlar zora gelince davayı bırakır, menfaatine ters düşünce hakikatten kaçar, savaş meydanında geri döndükleri gibi bugün de iman meydanından kaçmayı seçerler.

İşte sahabeler merak edip Peygamberimize soruyorlar: “Ajanları yani münafıkları nasıl tanıyalım?” Peygamberimiz sahabelere münafıkları tanıtmak için birkaç özellik sunuyor.

Namaza üşene üşene kalkarlar… Konuşunca yalan söyleyip yanıltırlar… Emanete ihanet ederler… Söz verdiklerinde, sözlerinde durmazlar… Biriyle tartıştığı zaman, kötü sözler sarf eder ve haddi aşarlar… Gibi özellikleri sayarak ümmetin içine gizlenen ajanları yani münafıkları tanıtmak için birkaç özellik sayardı.

Efendimiz’in “Münafığın alâmeti üçtür: Konuştuğunda yalan söyler, söz verdiğinde sözünde durmaz, kendisine emanet edildiğinde ihanet eder.” hadis-i şerifi, bu ajan ruhu teşhis için ölçüdür (Buhârî, Îmân 34; Müslim, Îmân 59). Tartışmada haddi aşmak, ağzını bozmaktan haz almak, yalanı yöntem hâline getirmek, emaneti kendi menfaati için çiğnemek; bunlar kalpte kökleşmiş münafıklık melekesinin işaretleridir.

Yani, olay, münafıkları tanıtmaktı. Yoksa iman ehli olduğu hâlde bu günahlara kayanlar değildi buradaki esas mesele. Buradaki ince çizgi şudur: Münafıklık bir “hâl” değil, bir “kimlik”tir. Mümin günaha kayar, tevbe eder; ama ajan ruhlu münafık, bilerek ve planlayarak İslam’a zarar vermeyi hedefler. Hadisler, münafık tipini tanıtmak içindir; müminin kendini sürekli tekfir etmesi, “Ben de münafık mıyım?” diye vesveseye boğulması için değil.

Yani, bir hadisi şerifi duyduğumuzda, o hadisin nerede, hangi ortamda ve hangi amaçla söylendiğini bilmesek, hakikatten uzağa düşeriz. Hadisler, boşlukta söylenmiş cümleler değildir; her birinin bir zemini, bir sebebi, bir muhatabı vardır. O zeminden koparıldığında, söyleniş maksadı göz ardı edildiğinde, hakikate değil, zanlara hizmet eder. Hadisi anlamak, hadisi söyleniş iklimiyle beraber idrak etmektir.

Bilelim ki; herhangi birisi, direkt Kur’an ve hadisten hüküm çıkaramaz. Özellikle günümüzde sosyal medya üzerinden rastgele hadisleri direkt yazıp paylaşarak, hadisin vermek istediği esas mesajı görmezden gelerek, milleti İslam’dan uzaklaştırdılar. Öylece ateist ve deist olma yolunda ön ayak oldular.

Sosyal medya çağında, ayet ve hadis cümleleri bağlamından koparılıp slogan hâline getirildi. Kur’an ve sünnet, ehil olmayan ellerde, gençleri dine ısındırmak yerine dinden soğutan bir yalınlaştırma malzemesine dönüştü. Hüküm çıkarma işini kendi hevasına göre yapanlar, farkında olmadan ateizm ve deizmin propagandasına zemin hazırladılar.

Zaten günümüzdeki küffar oryantalistler, Müslümanların bu zaafı bilerek İslami gençliği yok ettiler. Zira; “Ayet!” dediler… “İşte ayet… Sen ayete inanmıyor musun?” dediler… “Ayet açık.” dediler… “Hadis!” dediler… “İşte hadis!” dediler… “Hadis açık.” dediler… Ama demediler…

Bu ayet hangi ortam ve ruh ikliminde nazil oldu? Bu hadis hangi ortam ve ruh ortamında söylendi? Oryantalist akıl, ayeti bağlamından koparır, hadisi ruhundan ayırır, sonra o metni Müslümanın yüzüne çarparak onu kendi kitabıyla vurmaya kalkar. Kur’an’ın “Bilmiyorsanız zikir ehline sorun.” uyarısını (Nahl Suresi, 16/43) ve “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın, ayrılığa düşmeyin.” emrini (Âl-i İmrân Suresi, 3/103) görmezden gelir. Böylece ümmeti, kendi iç müçtehitlerinden ve geleneğinden kopararak, dışarıdan gelen yorumlara savunmasız bırakır.

Mezhepleri reddederek işe başladılar. Öylece insanları İslam’ın yetiştirdiği derin müçtehitlerden uzaklaştırarak işe soyundular…

“İmam-ı Âzam da ne… İmam Şafii de ne… İmam Malik de ne… İmam Ahmed bin Hanbel de ne… İmam Eş’ari de ne… Mâturidi de ne… Sizi gidi mezhepçiler… Gelin Kur’an’a ve Kur’an Müslümanı olun.” dediler…

“Onlar da insan… Biz de insan… Kur’an hepimize indi…” Eee… Doğru, Kur’an hepimize indi… Sonra da ayetler arasında irtibat kuramayan bir insanlık, hadisler arasında münasebet kuramayan bir insanlık… Ama sen ayet ve hadislerin işleyiş ruhunu bilmiyorsun ki, hüküm çıkarasın…

Mezhepleri “gereksiz etiketler” gibi gösterip devreden çıkaran zihniyet, aslında asırlık içtihat birikimini devre dışı bırakarak her ferdin kendi başına hüküm vermesini teşvik etti. “Kur’an hepimize indi.” cümlesi doğrudur; ama herkes aynı derinlikte anlamaz.

Kalp hastası da ilacı doktordan alır; “Kalp herkesin, ben de açar kitap okur kendim ameliyat ederim.” demez. Mezhep imamları, Kur’an ve sünnetin ete kemiğe bürünmüş fıkıh tefsirleridir. Onlardan kopmak, omurgasız kalmaktır.

Ayetler, birbirini tefsir eden nur hüzmeleridir; hadisler, bu nurun hayata yansımasıdır. Aralarındaki bağı kuramayan, hüküm istinbatına kalktığında ya aşırılığa kaçar ya da eksik bir din tasavvuruna sapar. İşleyiş ruhu, yani Kur’an ve sünnetin genel çerçevesi ve ümmetin icmaı bilinmeden hükme kalkmak, ameliyatı anatomi bilmeden yapmaya benzer.

Ve sonuç… İslam’ın ruhu terk edildi… Ne hürmet kaldı ne edep… Artık ne namaz kaldı ne niyaz… Ne muhabbet kaldı ne gayret… Ne ibadet kaldı ne de ülfet… Ve Allah’tan uzaklaşan bir insanlık… Artık öyle bir noktaya geldi ki, olayı izah bile edemiyorsun…

Bugün ortaya çıkan tablo, aslında bu kopuşun meyvesidir. Hürmet kayboldu, edep zedelendi, namaz hafife alındı, niyaz unutuldu; din, hayatın omurgası olmaktan çıkıp tartışma malzemesi hâline getirildi. Bu hâli izah etmekte zorlanmamız, hastalığın derinliğini gösterir.

Bunu tüm dünyadaki marjinal gruplar yapıyor. “Al sana ayet, ayete inanmaz mısın?” diyerek susturuyorlar… Her bir grup, belli başlı kendi ef’aliyle ilgili ayetlerin mealini ezberletiyor… Diğer ayetleri ise tümüyle görmezden geliyorlar…

Marjinal gruplar, kendi eylem tarzlarına uygun birkaç ayeti sloganlaştırıp geri kalanını örtüyorlar. Böylece “ayetli” bir maske ile hevalarını Allah’ın hükmü gibi sunuyorlar. Hâlbuki Kur’an bütündür; bir ayeti diğerine çarpıştırmak için değil, hepsini birlikte okuyup haddini bilmek içindir.

Onun için de deriz ki: İtikât, ibadet, ahlak, ihsan, tasavvuf gibi direkt yaşamla iç içe olan İslam’ın yaşam alanını; Ehl-i sünnet denilen, Peygamberimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) mutlak yolunu izah eden İslam’ın omurgasını takip etmek gerekir. Öylece selamette kalınır.

Ehl-i sünnet, bir siyasi etiket değil, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in sünneti ve sahabenin yolunu esas alan ana omurgadır. İtikatta, ibadette, ahlakta, ihsanda ve tasavvufta bu ana çizgiye tutunan, dağınıklıktan kurtulur, vesveseden emin olur, marjinal uçurumlara savrulmaz.

Bu konuda kişiye çok vesveseler gelebilir… Çünkü bedensel dürtüler üzerine kurulu bir dünyada yaşıyoruz. Çünkü hepimiz insanız ve birçok zaafımız olabilir. Onun için de, gelen vesveselere kulak vermeyelim ve kendimize bakalım. Vesvese, şeytanın mümine attığı tohumdur. Münafıklık hadislerini okuyan nice insan, kendini tekfir edecek kadar aşırıya kaçabiliyor.

Oysa bizi kurtaracak olan, kendi niyetimize ve yönelişimize bakmaktır. Ajan değilsek, İslam’ı yıkmak için kâfirle gizli işbirliği yapmıyorsak, imanımıza sahip çıkıp günahlarımız için tevbe ediyorsak; biz münafık değil, imtihan hâlindeki müminiz.

Eğer ki İslam’ı yıkmak için kâfirle gizli işbirliği yapan bir ajan değilsek, münafık değiliz demektir. Eğer öyle isek, bu özellikler bizde olmasa da gene de münafık, yani ajan olmuş oluruz.

Yani, İslami tabirleri vesvese hâline getirmeden, direkt yaşam alanımıza ve itikât planımıza bakalım. Öylece vesveseden uzak yaşayarak ağır ve vakarlı iman ehli olalım… Çünkü İslamiyet, vesvese ile süren bir yaşam değil, bizzat hayat alanıdır.

Münafıklığın kalbi ölçüsü şudur: Kalbim kime bağlı, gizli planlarım kimi güçlendiriyor, gizli sevdam kimin safında? Bunu sormalıyız. Müslümanların sırrını küfre taşıyan, onların aleyhine çalışan, İslam’ın kalelerini içeriden yıkan yapıların içinde değilsek; hataları ve günahlarıyla beraber tövbe peşinde koşan mümin safındayız demektir. İslam, insanı vesveseyle kilitlemek için değil, hayatı bütün boyutlarıyla Allah için yaşatmak içindir.

Ben biliyorum ki, münafıklık basit bir ahlâk kusuru değil; “Şüphesiz münafıklar ateşin en aşağı tabakasındadır.” buyruğuyla tarif edilen tehlikeli bir kalp kimliğidir (Nisâ Suresi, 4/145). Fakat aynı ayetin hemen ardından tevbe eden, hâlini düzelten, Allah’a sarılan ve dinini hâlis kılan kimseler için rahmet kapısının açık bırakılması, bana ümit penceresini gösterir (Nisâ Suresi, 4/146).

Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in “Münafığın alâmeti üçtür: Konuştuğunda yalan söyler, söz verdiğinde sözünde durmaz, kendisine emanet edildiğinde ihanet eder; hatta oruç tutsa, namaz kılsa ve kendini Müslüman saysa bile.” hadis-i şerifi bana ajan ruhlu münafığın yüzünü tanıtırken (Buhârî, Îmân 34; Müslim, Îmân 59), Kur’an’ın “Bilmiyorsanız zikir ehline sorun.” emri, din adına hüküm çıkarırken tek başıma ve hevesimle hareket etmemem gerektiğini öğretir (Nahl Suresi, 16/43). “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın, ayrılığa düşmeyin.” ayeti ise, beni Ehl-i sünnet omurgasına, yani Resul’ün ve sahabesinin ana yoluna bağlar (Âl-i İmrân Suresi, 3/103).

Böyle baktığımda anlarım ki, asıl münafıklık; kâfirle gizli işbirliği yapıp İslam’ın iç kalelerini yıkmak için çalışan ajanlıktır; kendi nefsiyle boğuşan, günaha düşse de tevbe peşinde koşan ben ise vesveseyle kendimi yiyip bitirmek yerine, itikadımı Ehl-i sünnet çizgisinde sağlamlaştırmalı, ibadetimi sadakatle sürdürmeli, ahlakımı Resul’ün ahlakına yaklaştırmalı, tasavvufu da hayal değil hayat hâline getirmeliyim…

Böylece, vesveseden sıyrılıp ağır ve vakarlı bir iman duruşuyla, münafıklık değil, sadakat melekesini içimde büyütmeliyim.