22) MUHAMMEDİ OLMAK İNSANLARI GÜTMEMEKTİR

“Ey iman edenler! (Resûl’e) ‘Bizi güt!’ demeyiniz, ‘Bizi gözet!’ deyiniz ve onu dinleyiniz. İnanmayanlara acıklı bir azap vardır.” (Bakara, 2/104)

Demek resul dahi çoban değildir ümmete. O sadece öğretmendir bize ve bizi gözetendir. Hani sınavda gözetmen olur ya. Öyle bir şey. Hata yaparsak uyarır. Doğru telkin eder. İnsanı en mutlu sona hazırlanmada yardımcı olur.

İnsanda akıl ve mantık vardır ve bunlar ot diye yaratılmadılar. Lütfen ot olmayalım. Lütfen koyun olmayalım. İnsan olalım insan. İşte Muhammedi olmak…

Kimseyi yermeden, Önceki ilim erbablarından destek alarak, ilmin geldiği son noktayı değerlendip, Kendisiyle Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz arasına kimseyi sokmamaktır. Ve Allah ile buluşmaktır.

Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, insani hakikatimizi anlamak için bir anahtardır. O, ümmetin başına otorite baskısıyla çöken bir yönetici değil; Hak yolunda gönülleri dirilten, ruhları arındıran, hatada uyarıp Hakk’a yönlendiren bir mürşid-i kâmildir. Onun rehberliği, zorlamadan uzak, rahmet, hikmet ve edep ile örülüdür.

Tıpkı bir sınav gözetmeninin öğrencinin yerine cevap yazmaması gibi, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz de bizim adımıza yaşamak için değil, doğru yaşamanın yolunu göstermek için gönderilmiştir. Yanlış yöne saparsak işaret eder, doğru istikameti hatırlatır.

Rabbimiz buyuruyor: “Size kendinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir; size çok düşkündür. Müminlere karşı çok şefkatli ve merhametlidir.” (Tevbe, 9/128)

Bu merhamet, sadece dünyevi kolaylıklar için değil; ebedi hayatımızın kurtuluşu içindir. Çünkü Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, Hakk katındaki en büyük emaneti bize ulaştırmakla görevlidir.

İnsanda akıl, mantık ve kalp vardır. Bunlar, kuru ot misali boş yere yaratılmamıştır. “Onlar yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki düşünecek kalpleri, işitecek kulakları olsun? Ama şunu bilin ki, gözler kör olmaz; ancak göğüslerdeki kalpler kör olur.” (Hac, 22/46)

Bu ayet, bize şunu fısıldar: Hakikati görmek, gözle değil, kalple olur. Mana ehli der ki: “Aklın ışığı, kalbin nuruyla birleşirse marifet doğar.” Akıl tek başına eksiktir; gönül de Hakk’a dönük değilse, ilim yalnız bilgi yığını olur.

Tasavvuf, körü körüne bir bağlılık değildir. Gerçek teslimiyet, iradeyi Allah’a vermek, gönlü O’nun nuruyla diriltmektir. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz buyurur: “Akıllı kişi, nefsini hesaba çeken ve ölümden sonrası için çalışan kimsedir. Ahmak ise nefsini hevasına uyduran ve Allah’tan boş temennilerde bulunandır.” (Tirmizî, Sıfatü’l-Kıyâme, 25) Demek ki asıl akıl, sonrasını düşünen akıldır; sadece bugünü yaşayan değil, ebediyeti hazırlayan akıldır.

Muhammedî olmak, ilim ehlinin hikmetinden istifade ederek, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz ile gönül arasına perde koymamaktır.

Arifler şöyle der: “Peygamber kapısı, Hakk kapısına en yakın kapıdır. O kapıdan giren, doğrudan Allah’a varır.” Çünkü o kapıdan girmek, başka hiçbir yola sapmadan Allah’a yönelmek demektir.

İmam-ı Rabbânî (kuddise sirruh) şöyle der: “Resûlullah’ın sünnetine ittiba etmek, marifetullah kapısının anahtarıdır. O’nun gölgesinde yürüyen, Hakikat Güneşi’ne ulaşır.” Hakikat güneşi doğunca ise, kulun iç âlemi aydınlanır, gafletin karanlığı kaybolur.

Cüneyd-i Bağdadî (k.s) buyurur: “Bizim yolumuz, Kitap ve Sünnet’ten ibarettir. Onlardan ayrılan, yolunu kaybeder.” Bu söz, hakikatin haritasıdır. Haritasız yolculuk yapan, bir yerde mutlaka kaybolur.

Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz buyurdu: “Size iki emanet bırakıyorum; onlara sımsıkı sarıldıkça asla sapıtmazsınız: Allah’ın kitabı ve benim sünnetim.” (Muvatta, Kader, 3) Bu iki emanet, zahiri aydınlatan şeriat ile batını nurlandıran hakikati birleştirir. Biri olmadan diğeri eksik kalır.

Nihai hedef ise her velînin gönlünde aynıdır: Allah ile buluşmak. Rabbimiz buyuruyor: “Ey huzura ermiş nefis! Sen O’ndan razı, O da senden razı olarak Rabbine dön.” (Fecr, 89/27-28) Bu dönüş, kulun asıl yurduna kavuşmasıdır.

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî (k.s) bu hakikati şöyle tarif eder: “Can kuşu, kafesten kurtulunca asıl yurduna uçar. O yurt, sevgilinin huzurudur.”

İşte Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin gözetiminde, akıl ile kalbin birlikte yürümesi, ilim ile aşkın birleşmesi, insanı bu huzura ulaştırır.

O zaman kul, ne sadece aklıyla kuru bir hesapçı olur, ne de sadece duygusuyla savrulur; ikisini birleştirerek Hakk’a doğru emin adımlarla yürür. Ve o yürüyüş, bitiş değil; asıl hayatın başlangıcıdır.

Yorum yapın