378) NEFS-İ MUTMAINNE, AŞKTAN MUHABBETE GEÇİŞ VE KÂBE MİSALİ

Aşkla yürüyenlerde zaten, nefsi mutmainneye ulaşılınca kalp huşu ve huzur dolu bir kap olur. Öylece Rabbü’l-âlemin’in deveran eden sevgisini âşikâr hisseder.

Bunun tadı başka olur ki, bunun aşk ile alakası kalmamıştır. İlâhî aşk işin başında vardı ki, vuslat oluşunca artık deveran eden sonsuz bir muhabbet bunun yerini alsın.

Ama âşık olanın, aşktan vazgeçip mutlak istenilen huzura ermesi çok güçtür. Onun için de aşk ehilleri cezbe ehli olurlar. Ufak bir dokunuşta kendilerinden geçip dönerler.

Ama Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in öğretisinde akıl, iman ve Allah muhabbetiyle yol alınılmıştır. Bu muhabbet kişiye sonsuz bir seda işittirir.

Aşk ehlinin aşktan huzura ermesini tabir için şu örneği verelim: Kâbe’ye gidene kadar “Lebbeyk Allahümme lebbeyk” dersiniz.

Kâbe görülünce artık vuslat bitmiş ve buluşma gerçekleşmiştir. İşte manen de öyle; Allah aşkı kişiyi sarar ta ki vuslat olana kadar. Vuslat bitince artık muhabbet başlamıştır.

El-Vedûd esmasının tecellisi görünür olmuştur. Tekrar edelim ki, aşkla yürüyenin, aşktan soyutlanıp mutlak hedef edinilene varması çok güçtür. Onun için biz aşkı değil, muhabbeti isteriz.

Ben nefsi mutmainneyi, aşk ateşinin kalpte yakıt olmaktan çıkıp ışık olduğu makam olarak okuyorum. Emmâre, levvâme, mülhime derken nefsin içinde türlü dalgalar, inişler çıkışlar yaşıyorum.

Aşk da bu dalgaların en sert olanı; vuruyor, kırıyor, savuruyor. Fakat “Ey itminana ermiş nefis, Rabbine dön, O’ndan razı olmuş ve O’ndan razı edilmiş olarak…” hitabına (Fecr Sûresi, 27-30) erişildiğinde, aşk diye bildiğim o fırtınanın içinden sadece huzur kalıyor. Orada artık yanmanın yerini sükûn, feryadın yerini sekînet, “Ben” diye bağıran nefsin yerini “Sen” diyerek susan bir kalp alıyor.

Yolun başında ilâhî aşkı inkâr etmiyorum; bilakis o, beni harekete geçiren ilk kıvılcım oluyor. Ama kıvılcımı güneş zannedersem, ömür boyu o kıvılcımın etrafında dolaşır dururum.

İlâhî aşk başta beni uyandırıyor; vuslatla beraber ise El-Vedûd’un sonsuz muhabbetine bırakmam gerekiyor kendimi. Aşkın vazifesi, kapıyı çalmak; muhabbetin vazifesi evde kalmak. Ben kapının tokmağına yapışıp “Ben tokmağı çok seviyorum!” dersem, eve girme lütfundan mahrum kalırım.

Cezbe ehlinin hâlini de burada ayırt ediyorum. Aşk ehli, nefsi mutmainneye yaklaşsa bile çoğu zaman aşkın coşkusundan kurtulup huzurun sakinliğine geçmekte zorlanıyor.

Ufak bir işaretle, bir sözle, bir nağmeyle, bir meclisle kendinden geçiyor; dönüyor, devrân ediyor, kendini kaybediyor. Hâlbuki Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in mektebinde yol akılla, imanla, ilimle ve Allah muhabbetiyle alınmıştır.

Onun ashâbına baktığımda, cezbenin esir ettiği, sokak sokak kendinden geçmiş dolaşan bir topluluk görmüyorum; aklı yerinde, kalbi titrek, imanı sarsılmaz, muhabbeti derin bir cemaat görüyorum.

Benim için Kâbe misali çok nettir: Yol boyunca “Lebbeyk Allahümme lebbeyk” diyerek çağrıya cevap veririm; bu, aşkın sesidir. Her adımda yanar, her menzilde daha çok çağırırım. Ama Kâbe’yi gördüğüm an, aşkın çağrısı yerini vuslatın sessizliğine bırakır. Orada artık çığlık değil, bakış hâkimdir.

Sevgili’yi görünce lüzumsuz sözler kesilir, kalp “Buradayım.” diyerek susar. İşte Allah aşkı da böyledir: Başta beni çağırır, sarar, yakar. Sonra bir gün kalbimdeki Kâbe’ye, yani hakikate gözümü açtığımda, o aşkın yerini ağır ve derin bir muhabbet alır. Ben bu yüzden, “Ben hep aşkta kalayım.” demiyorum; “Ben muhabbetullahın huzuruna ereyim.” diyorum.

Kur’an bana “Onlar iman edenlerdir; kalpleri Allah’ın zikriyle tatmin olur. Bilin ki kalpler ancak Allah’ın zikriyle tatmin olur.” (Ra’d Sûresi, 28) diye seslenirken, kalbimin tatminini aşkın fırtınasında değil, zikrin sükûnetinde arıyorum.

Aşk, zikri başlatan bir ateş olabilir; ama zikrin kendisi, kalbi Allah ile dolduran bir huzurdur. Zikirle gelen bu huzur, nefsi mutmainnenin temelidir. Orada artık “Ben yanıyorum.” değil; “Ben Rabbimin yanında emniyetteyim.” cümlesi hâkim olur.

Kendi içimde şu ölçüyü koyuyorum: Eğer bir hâl beni dengesizleştiriyor, beni her an bir duygudan diğerine savuruyor, aklımı işlevsiz bırakıyor, sorumluluk bilincimi eritiyor, beni sadece “hissin sarhoşu” hâline getiriyorsa, ona aşk da dense ben ona güvenmiyorum.

Benim yolumda makbul olan, kalbi huşu ile dolduran, beni ahkâma daha bağlı, kulluğa daha titiz, ahlâka daha dikkatli yapan muhabbetullah hâlidir. Çünkü hakiki muhabbet, beni sorumluluktan kaçırmaz; tam tersine sorumluluğa davet eder.

Son söz olarak kendi nefsime diyorum ki: “Aşkın çocukluk şekerini bırak; muhabbetullahın ekmeğine yönel.” Şeker çabuk biter, seni yorar; ekmek ise besler, ayakta tutar.

Aşk, vuslata kadar lazımdı; vuslattan sonra El-Vedûd’un sessiz, derin ve kararlı muhabbetine bırakmalıyım kendimi.

Onun için tekrar ediyorum: Biz aşkı değil, muhabbeti isteriz. Çünkü biliyorum ki Rabbim, beni aşk ateşinde yakmak için değil, muhabbet deryasında yüzdürmek için yaratmıştır.