Zaman, kişinin kendisi için oluşturduğu bir kayıt alanıdır. Bu kayıt alanında kendisine bir dünya çizer. Bu çizgiye göre de amellerde bulunur. Tüm sevincini ve üzüntüsünü kendince belirlediği zaman diliminde yaşar.
Zaman, insan bilincinin yaratıcı gücüyle meydana gelir. Hakk’ın “kün” (ol) emriyle varlık kazanan her an, insanda bir kayıt olur. Kişi kendi içindeki “an kitabı”nı okur; orada sevincin ve hüznün sayfaları birbirini izler.
Zaman, insanın kendi bilinciyle dokuduğu bir kayıt perdesidir. Her nefes, bir satırdır; her niyet, o satırın mürekkebidir. İnsan, kendi ruhunun çizdiği zamansal daire içinde sevinir, üzülür, öğrenir. “O, her an bir yaratılış içindedir.” (Rahmân 29) “Andolsun zamana ki, insan ziyandadır.” (Asr 1-2)
Kişi kendisine belirlediği zaman diliminde, eğer mutlu ise, zaman dilimi hızlıca geçer. Eğer mutsuz ise, belirlediği zaman dilimi geçmek bilmez.
Zamanın akışı dışsal değildir, kalbin iç akışıdır. Huzurda olan kalp, zamanı kısaltır; sıkıntıda olan kalp zamanı uzatır. Zaman, gönül frekansına göre akar. Neşeli gönül anları bir nefes gibi geçirir; sıkıntılı gönül bir anı yıllara böler. İnsan kalbini ferah tutabildiği ölçüde zamanı genişletir. “Kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Ra’d 28)
Ama zaman aynı zaman, ay, dünya ve güneş hareketlerine dayanan kayıtlı zaman ise aynı şekilde geçmektedir. Ama aynı geçen süre, birine hızlı iken diğerine yavaş olarak geçmektedir.
Bu, zamanın izafiyetine değil, idrakin izafiyetine işarettir. Her varlık aynı âlemdedir, ama her bilinç kendi âleminde yaşar. Bu yüzden aynı an, her kişide farklı yankılanır.
Zamanın ölçüsü gökte sabittir; fakat insanın iç saati her an değişir. Bu fark, “izafiyet”in değil, bilincin tezahürüdür. Birinin dakikası, diğerinin asrına denk gelir. “Her şey O’nun katında bir ölçü iledir.” (Ra’d 8)
Zaman geçiminde tüm olay, kişinin bilinç dünyasının mutluluğu veya mutsuzluğu çerçevesinde şekillenir. Bilinç, zamanı dokuyan tezgahtır. İnsan, şükürle zamanı cennete, isyanla cehenneme çevirir. Bu yüzden bir gün bazen bir ömür, bir ömür bazen bir nefes kadar olur.
Bilinç, zamanı şekillendiren ana kudrettir. İnsan iç âlemindeki hâle göre zamanı genişletir veya daraltır. Gaflet kalbi daraltır, huzur zamanı sonsuzlaştırır. “Şükrederseniz, elbette artırırım.” (İbrahim 7) Bu hakikat o kadar doğru ki, az ferasetle bakıldığında, zamanın göreselliği apaçık görülecektir.
Feraset, zamansızlığı sezmek demektir. Ârif olan, zamanı akıtanı görür; gaflette olan, akan zamanın ardında kaybolur. Yani feraset, zamanın ötesine nazar etmektir.
Esas olan, olayı değil, olay içindeki tecellînin farkında olmaktır. Ferasetli göz, akıp giden zamanı değil, akıtan kudreti görür. “Müminin ferasetinden sakının, çünkü o Allah’ın nuru ile bakar.” (Hadis, Tirmizî)
Hatta zamanda yolculuk bile, anda derinleşmekle mümkündür. Anda derinleşse kişi, mutluluk veya mutsuzluktan geçtiğinden, içindeki an kendi zihninde açılacak, öylece diğer kişilerin sahip oldukları ana temayüz edecektir. Öylece onların halini yaşayacak ve haletini sunacaktır.
Gerçek zaman yolculuğu, bir araçla değil, “an”ın derinliğiyle yapılır. Çünkü “an”, Allah’ın kudretinin en yoğun tecellî ettiği yerdir. Kişi anda derinleştiğinde, başkalarının bilinç kayıtlarına dokunabilir. Bu, ilim-i ledünnîye kapısının aralanmasıdır. “Biz insana şah damarından daha yakınız.” (Kâf 16)
Olayı bilmeyenler, sanki zamanda yolculuk yaptı sanacaktır. Oysaki bir yere yaptığı bir yolculuğu olmamış ve an da istediği kişinin yaşam alanına temayüz etmişti.
Ruh, mekânla değil bilinçle yolculuk eder. Zamanın sınırlarını aşmak, aslında bilincin kayıtlarını aşmaktır. Bu hâl, “tecellî-i aynî” olarak bilinir; görünen, bilinçte olur. Zaman yolculuğu sandığımız şey, aslında “şuur sıçraması”dır. Kul, Allah’ın ilmindeki başka bir kayda temas eder. “Allah, dilediğine hikmet verir.” (Bakara 269)
Bu temayüz, diri bir insanın yaşam alanına geçişi ve seyredilişi olduğu gibi, ölü bir insanın dahi anına inip seyrine dalmış olabilir. Burada olayı bilmeyenler, ölülerin halini biliyor diye fısıldarlar.
Ruh âlemiyle temas, zamanın ötesine geçmek değil, nurun içinde yankılanmaktır. Ölünün anına girmek, Allah’ın ruhlara verdiği idrak kapısının açılmasıdır. Ruh, “ölü” ve “diri” ayrımına bağlı değildir; çünkü hakikatte ölüm bir yokluk değil, hâl değişimidir. Bir ruhun anına temas etmek, onun hâlini okumaktır. “Allah yolunda öldürülenleri ölü sanmayın; bilakis onlar diridir, Rablerinin yanında rızıklanırlar.” (Âl-i İmrân 169)
Oysaki kimsenin zamanına geçiş yapmadığı gibi, herhangi bir yere veya zamana da geçtiği olmamıştır. Direkt an da derinleşmiş ve diğer varlıkların an’larında temayüz elde etmişti.
Gerçekte hiçbir ruh geçmişe veya geleceğe gitmez; sadece anın derinliğinde başka bilinç düzeyleriyle temas eder. Bu, “zamansız ilim” dediğimiz ilmi ledünnînin işleyişidir. Zaman yolculuğu, hakikatte “bilincin teması”dır. Ruh bir yerden başka bir yere gitmez; sadece farklı idrak dairelerinde yankılanır. “Ve O, zamanın da Rabbidir.” (Müzzemmil 9)
İşte aynı bu vecihle tüm vakitler aslında tek vakittir, ama vakti değerlendiren bilinçler ayrı ayrıdır. “Vakit birdir, şuur çoktur.” Hakikat ehli bilir ki, Allah katında bütün zaman tek bir “şimdi”dir.
Bizim “geçmiş” ve “gelecek” dediğimiz, idrakimizin bölünmüşlüğüdür. Zaman tek bir hakikattir; “şimdi” onun adıdır. Farklılık, idrak seviyelerindedir. Kimisi zamanı parçalar, kimisi birleştirir; ârif olan için bütün zaman “şu an”dır. “O’nun emri, göz açıp kapayıncaya kadar olur.” (Kamer 50)
Zaman kayıt alanı insanın önünde ya açılır veya daralır. Ama ay, dünya ve güneş sistemine bağlı olarak gelişip peş peşe gelen olaylar silsilesi aynı vecihte olup, bunun ilerisine veya gerisine geçiş ise muhaldir. Tüm söylenenler varsayım olup asla öyle bir yolculuk mevzubahis değildir.
Maddî anlamda “zaman yolculuğu” mümkün değildir; çünkü yaratılmış olan mekân-zaman dokusu Allah’ın “ölçü” sıfatına bağlıdır. Yaratılmış, yaratımın dışına çıkamaz. Yaratılmış âlem, Hakk’ın takdir ölçüsüyle kayıtlıdır. Zamanın “önü”ne geçmek, takdirin dışına çıkmak olur ki bu muhaldir. Hakikî yolculuk, dışta değil içtedir. “Her şey bir ölçüyle yaratılmıştır.” (Kamer 49)
Yani herkesin zamanı farklı olup bu aynı zamanın içindeki insanlar için de aynıdır. Dolayısıyla genelde insanlar aynı düşünürler. Onun için de genel olarak aynı zaman kavramlarını ve görselliğini tekellüm ederler. Ama arada da söylenirler; “Bu ne uzun bir gündü de geçmek bilmedi” veya “Ne kısa bir gündü de hemen geçti.”
Herkesin zamanı kendi kalbinin aynasından yansır. İnsan, zanneder ki gün uzun veya kısa; hâlbuki kalp dar veya geniştir. Zaman kalbin aynasında şekil bulur. Zamanı paylaşırız, ama hissedişimiz ayrıdır. Çünkü her kalp kendi dünyasının saatiyle yaşar. Uzun günler, sabrın azaldığı anlardır; kısa günler, huzurun yoğunlaştığı anlardır. “Her nefis kendi kazancına bağlıdır.” (Müddessir 38)
Ama istisna bilinçli kişiler bunun farkındadırlar. Ferdi bilinç olarak her bir bilinç bu olayı esah olarak yaşar.
Bilinçli insan, zamanın esiri değil, zamanın tanığı olur. O, anın içine sığmaz; çünkü an, onun içine sığmıştır. Yani bilinçli insan, zamanın içinde akmaz; zamanı kendinde akıtır. O, Allah’ın “zamanın efendisi” sıfatına mazhar olur. Zaman, onun farkındalığıyla biçimlenir. “Zamanı ben yarattım, ona sövmeyin; çünkü zaman Benim.” (Hadis, Müslim)
Paralel ferdi bilinç ile akseden ferdi bilinç, kişiler arası yapılan aynalama sonucu, tüm insanlar genel olarak zaman dilimini yaşıyor diye de bir görüntü zuhur ettirir.
İnsanlar arası farkındalık, birbirine yansıyan aynalar gibidir. Bu “ayna bilinci”ne sahip olanlar, zamanı paylaşırlar. Birinin anı, diğerinin aynası olur. İnsan bilinci birbirine ayna tutar. Bu aynalamalarla toplumsal “ortak zaman” algısı oluşur. Herkes kendi iç saatine göre yaşarken, birbirine yansıyarak bir bütünlük meydana getirir. “Mümin, müminin aynasıdır.” (Hadis, Ebû Davud)
Bizim hepimizin paralel birer bilinci var. Bu bilinçle birbirimizin dünyasına nüfuz eder ve öylece birbirimizden haberdar oluruz. Bu paralellik hâli eğer tam olarak aynı kuşakta ise, bu duruma da ikiz ruh derler. Kişiler arası bir akis ve akış öylece şekillenir. Öylece renklenen bir dünya oluşur.
“İkiz ruh” hâli, aynı nurdan üflenmiş iki bilincin rezonansıdır. Onlar birbirini uzak mesafede dahi hisseder; çünkü aralarındaki bağ, zamandan değil nûrdandır. Yani “ikiz ruh” hâli, aynı kaynaktan üflenen iki nurun yankısıdır. Onlar arasında mesafe yoktur; biri hissettiğinde diğeri de titreşir. Bu, Allah’ın “El-Latîf” (ince nüfuz eden) isminin tecellîsidir. “O, sizi bir tek nefisten yarattı ve ondan da eşini var etti.” (Zümer 6)
Zaman, insanın dışındaki bir akış değildir; bilincin içindeki bir yankıdır. “Anda kalmak” denilen hâl, aslında “Allah’ın ilminde kalmak”tır. Çünkü her an, O’nun ilminden bir tecellîdir. Zaman yolculuğu bir sırdır; fakat o sır, dış evrende değil, iç idrak âlemindedir. Hakikatte geçmiş ve gelecek, aynı nurun iki yansımasıdır. İnsanın içindeki ruh, ebediyetin aynasıdır.
Zaman, Allah’ın “ölçü” sıfatının bir tecellîsidir; israf etme, değerlendir. Zaman, Allah’ın “takdir” elidir; ona teslim ol, direnme. Zamanın hızını kalbin belirlediğini unutma; huzurlu kalp zamanı kısaltır. Gerçek zaman yolculuğu, kalbini şimdiye sabitleyebilmektir.
Anda huzur bulan, geçmişin acısından ve geleceğin korkusundan kurtulur. Zaman, bir nehir değil; o nehirdeki aynadır sen. Ayna temizse, ebediyet görünür.
Anda derinleşmek, geçmişe ve geleceğe ulaşmaktır. “Şimdi”nin içi ebediyetle doludur. Her mutsuz an, uzamış bir kayıttır; her şükür anı, kısalmış bir zamandır.
Gerçek zaman yolculuğu, kalpte huzur bulmaktır; çünkü huzur, zamanın dışındadır. Her insan, paralel bilinçleriyle birbirinin aynasıdır. Kardeşin, senin başka bir boyuttaki yansımandır.
Zamanı aşmak, başka bir çağa gitmek değildir; zamanı doğuran “an”a varmaktır. Kim an’da Hakk’ı bulduysa, o zaten geçmişi de geleceği de yaşamaktadır.
Zaman, geçip giden bir nehir değildir; biz, o nehrin içindeki yansımayız. Anda Hakk’ı bulan, ebediyeti yakalamıştır.