Aşk bir varlığın başka bir varlık içinde kendisini yok etmesidir. İslam dininde kişinin kendi benliğini hiç görmemesi veya benliğin yok edilmesi olayı yoktur. Aşk olayında ise, benlik yok ediliyor. Benliğin zihnen yok edilmesiyle kişi artık deli divane olup mecnunlaşıyor.
Artık benlik orada hayalen yok addedildiği için nefis boşlukta kalıyor ve yanıyor da yanıyor. Bu da kişinin aklını ortadan kaldırdığından artık ne yaptığının farkında bile değildir.
Hakikatte İslam, benliği yok etmeyi değil, benliği yerli yerince kalıp üzerine konan nefsani hususları pak eylemeyi emreder. Kur’an “Nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir” (Şems, 9) buyurarak benliğin temizlenmesi gerektiğini bildirir. Aşk yolunda benliği tümden yok saymak insanı boşluğa düşürür; esas olan, benliği Allah’a kul olacak şekilde arındırmaktır.
Aşkı yanlış anlayıp benliğini yok sayma; aklını yakan bir hayale kapılma. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz “Ben sizin gibi bir insanım” buyurarak benliği yok etmedi, onu kul olma bilinciyle yaşadı.
İslam dininde benliğin değil bencilliğin yok edilmesi temel prensiptir. İslamiyet’in temel esasına baktığımızda, bize verilmek istenilen mesajı, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin etrafındaki sahabelerde apaçık görürüz. Çünkü sahabeler, tüm bencilliklerinden sıyrılmış ve omuz omuza tüm benliklerini tek benlik yaparak bir duvar gibi bütünleşmişlerdi.
Gerektiğinde Allah yolunda canından ve malından feragat edip Allah nidasına kulak verebilecek kadar yükselmişlerdi. Hz. Hatice (ra) annemiz, Mekke’nin en büyük zenginleri arasında yer aldığı halde, tüm servetini Allah yolunda harcayarak tüm bencilliğinden feragat etmişti.
İslam’ın özü, bencilliği terk edip kardeşlik ruhuyla birleşmektir. Kur’an “Onlar kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile kardeşlerini kendilerine tercih ederler” (Haşr, 9) buyurur. Hz. Hatice annemizin servetini Allah yolunda harcaması ve sahabelerin birlik ruhu, bencilliğin yok edilmesinin en parlak örneğidir.
Benliğini muhafaza et ama bencilliğini terk et. Allah yolunda can ve mal fedası yapan sahabeler gibi, kardeşlerini kendine tercih etmeyi öğren. Çünkü Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz “Mümin, kardeşi için istediğini kendisi için istemedikçe iman etmiş olmaz” buyurmuştur.
Sahabeler, tüm bencilliklerini yakarak Mekke’de sahip oldukları her şeyi bırakıp Medine’ye hicret ettiler. Medine’nin sakinleri olan ensara baktığımızda ise, mallarını, mülklerini ve sahip oldukları her şeylerini muhacirlerle paylaştılar.
Bencillik yani sahiplenmek namına bir şeyleri kalmayarak, bu yöndeki tüm ihtirasları kaybolup bitti. Öylece gönüllerini tümüyle Hakk’a adayarak yekvücut olup birleşen, tüm cihana Allah nidasını ulaştıran ve güzide sahabelerin oluşturduğu eşsiz bir devir olan asr-ı saadet başladı.
Muhacirlerin hicreti ve Ensar’ın cömertliği, bencilliğin nasıl eridiğinin en güzel örneğidir. Kur’an’da “Ensar, yanlarına hicret edenleri severler, onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir ihtiyaç duymazlar” (Haşr, 9) buyurularak bu ruh övülmüştür. Bencillikten sıyrılan gönül, Hakk’ın davasını taşır ve nur gibi bütün cihana yayılır.
Sen de Ensar gibi paylaşmayı, Muhacir gibi fedakârlığı öğren. Çünkü Allah yolunda bırakılan her şey, asıl hakikatte kazanılan sermayedir. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz “Sadaka malı eksiltmez” buyurarak bu sırrı açıklamıştır.
Buradaki terk ediş, dünyevi ihtirasların terk edilişidir. Yoksa dünya malını edinmenin günah olduğu olgusu değildir. Zira İslam’da mülk edinme hakkı elbette vardır. Ama mülk edinirken, o mülke bağlanarak sahiplenmek, kişiyi hakikatinden uzaklaştırır.
Dünya malı yasak değildir, fakat kalbe bağlandığında perde olur. Kur’an “Mallarınız ve evlatlarınız bir fitnedir” (Teğabun, 15) buyurarak bu gerçeği gösterir. Mal, kalbin tahtına oturdu mu hakikat perdelenir; elinde olup gönlünde olmayan mal ise nimettir.
Mal edin ama ona bağlanma. Hz. Osman (ra) gibi zengin sahabeler mallarını Allah yolunda kullandılar, gönüllerini dünyaya kaptırmadılar. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz “Dünya tatlı ve cazibelidir, Allah sizi onda nasıl davranacağınıza bakar” buyurmuştur.
Kişi, maddi ve manevi anlamda nefsini yok addettiği kadar Allah katında yükselir. Örneğin Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz sahabelerin bulunduğu bir topluluğa girdiğinde, boş bulduğu yere oturur, kimsenin ayağa kalkmasını istemez ve asla kendisini sahabelerden üstün görmezdi.
Tevazu, benliğin olgunlaşmasıdır. “Allah, mütevazı olanları yüceltir” (Müslim, Birr, 69) hadisi, bunun delilidir. Resûlullah’ın boş bulduğu yere oturması, benliği yok etmek değil, bencilliği kırmak ve tevazuda zirve olmaktır.
Tevazuyu hayatının merkezine al. Sen benliğini değil, bencilliğini terk et. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin sünnetinde olduğu gibi, kendini üstün görme; Allah seni yüceltecektir.
Burada nefsin bürünmek istediği tüm hasletler, kişiye bencilliği aşılayan hususlardır. Bunlardan sıyrıldığın en tepe nokta ise, fakr halidir. Bu durumdaki kişi der ki, artık sahip olduğum hiçbir şey yok, elimin altında olup üzerinde tasarruf ettiğim her şey Allah’ındır. Malım ve canım Allah yoluna fedadır. Çünkü zaten onundur. Allah nasıl isterse ben o şekilde harekette bulunacağım. Buraya dikkatlice bakın; harekette bulunacağım derken gene de ben bulunacağım şeklindedir.
Yapan ve seyir eden benliğin hep orada olup asla yok olmuyor. Sadece benliğinin büründüğü bencillik, edindiğin marifet oranında ortadan kalkıyor. Ortadan kalktığı kadar da Allah’a yaklaşıyorsun.
Fakr, hiçbir şeye sahip olmadığını bilip her şeyi Allah’a nispet etmektir. Kur’an “Mülk Allah’ındır, dilediğine verir” (Âl-i İmrân, 26) buyurur. Fakr, benliği silmek değil, bencilliği eritip benliği Allah’a teslim etmektir.
Malının da canının da Allah’a ait olduğunu bil. “Allah yolunda mallarını harcayanların misali, yedi başak bitiren bir tohum gibidir” (Bakara, 261) ayeti, bu fedakârlığın nasıl kat kat geri döndüğünü gösterir.
Ama aşk olayında sen, benliğini yok sayarak psikolojik bir vakaya dönüşüyorsun. Bu olay farslara dayanıyor. Bunlar ateşe taparak derlerdi ki ben benliğimi bu ateşin içinde yakayım. Somut olarak da ateşin etrafında döne döne benliklerini zihnen yok ederek kendilerini ateşe atıp yakanlar dahi vardı. Zaten aşkın özü bir ateş yanmasıdır. Yanma ise, ateşle gerçekleşir. İşte bu aşk yanması, insanın içsel katmanı olan nari tabakadan kaynaklanır.
Benliği ateşle yok etme düşüncesi, aslında kadim yanlış inanışlardan kalmadır. Hakikatte İslam’ın hedefi benliği yakmak değil, nefsi arındırmaktır. “Nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir” (Şems, 9) ayeti, bu hakikati açıklar. Yanma hali, kişiyi meczuplaştırır ama Hakk’a ulaştırmaz.
Ateşe kapılma, benliğini ateşte eritmeye kalkma; kalbini Allah’ın nuruyla arındır. Çünkü Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, hiçbir zaman benliği yok etmeyi değil, onu kulluk şerefiyle yüceltmeyi öğütlemiştir.
Ama huşu ve muhabbetle rabbul âlemine yöneliş, sonsuz bir yaşamı hedefliyor. Şu da var. Bazıları Allah’a olan muhabbeti aşk diye tanımlıyor. Eğer sen Allah’a olan muhabbetin adına aşk dersen bu ayrı bir konudur. Yani bunu, ıstılah manası aşk olan kavram içeriği ile karıştırmayalım. Çünkü aşkın içeriğinin anlamı, kişinin benliğini yakması olarak gerçekleşir.
Allah’a muhabbet ile yönelmek, aşkın meczuplaştırıcı yanışından farklıdır. Muhabbet, kalbi diri kılar ve kişiyi sonsuz hayata taşır. Kur’an “Allah, iman edenleri sabit söz ile hem dünya hayatında hem ahirette sağlam tutar” (İbrahim, 27) buyurur. Bu sabit duruş, muhabbetin neticesidir.
Muhabbet ile Allah’a yönel; aşkın yanılgısına düşme. Çünkü muhabbet kişiyi hem dünyada hem ahirette huzura erdirir. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz “Kişi sevdiğiyle beraberdir” buyurarak muhabbetin değerini açıklamıştır.
Zaten mecnun denilince Arapçadaki NUN harfinin içeriğine giriliyor. BA hafinin noktası terk ediliyor. NUN da benlik terk edildiği halde BA da bencillik terk ediliyor. Aşk yolunda benlik düşünsel olarak yok olduğu için, kişinin aklı başından uçup gidiyor ve deli oluyor.
İşte aşk dediğimizde Allah insandan tecelli etmiyor, insan kendisini Allah’ta yok ettiğini düşünüyor. Bu ikisi ayrı ayrı hasletlerdir. Kulun kendisini Allah’ta yok etmesi başka sezgi iken, Allah’ın kulunda tecelli etmesi ise, bambaşka bir sezgidir.
Harflerin manasıyla benlik ve bencilliğin ayrımı, bize tasavvufta büyük sırları gösterir. Benlik terk edildiğinde akıl kaybolursa, bu meczupluğa yol açar. Oysa Allah’ın kulda tecellisi, kulun benliğini yok saymasıyla değil, teslimiyetiyle olur. “Ben kulumun işiten kulağı, gören gözü olurum” (Buhârî, Rikak, 38) kudsî hadisi, bu tecelliyi anlatır.
Allah’ın sende tecelli etmesine yönel, hayali olarak kendini Allah’ta yok saymaya değil. Çünkü hakiki kemal, benliğin silinmesinde değil, benliğin Allah’a teslim edilmesindedir.
Allah’ın kulunda tecelli etmesi ise gören gözü, duyan kulağı, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum denilen haldir. Allah’tan kula bir nüzul vardır. Aşkta ise insandan Allah’a doğru hayali bir uruç vardır. Burada dengesiz bir yönelim olduğu için, kişi mecnunlaşıyor.
Zaten dünya tarihine baktığımızda, ilk günden bu güne gerçek âşık olarak tanınan kişilerin isimleri bizlere kadar geldiği halde, insanlığa faydalı olabilecek herhangi bir icraatları olmamıştır. Çünkü zihnen benlikleri kalmadığı için, insanlığa herhangi bir faydaları da dokunmamıştır. Benliklerini hayali olarak yok ettiklerinden dolayı, artık ellerinden bir şey gelmiyordur.
Allah’ın nüzulü ile kulda tecelli etmesi, insana hizmetin kapısını açar. Aşk ise kişiyi yanlışa sürükleyip aklını alır. “İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır” (Necm, 39) ayeti, icraatın önemini bildirir. İnsanlığa fayda üretmeyen yanış, bir hayaldir.
Hayali uruçla oyalanma; Allah’ın sana verdiği elini, ayağını, gözünü hak yolunda kullan. Çünkü Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz “İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır” buyurmuştur.
Allah kulunda tecelli edince, kul eliyle ayağıyla kulağıyla gözüyle Hakk’ın yolunda halka hizmetkâr olur. İşte ikisi arasında dağlar kadar fark vardır. Bunları iyice fark etmek gerekiyor. Bu hizmeti, sadece dünyevî olarak değil, mana yayılımı olarak da düşünmek gerekir.
İslam nazarıyla yetişen Hz. Ömer’in (ra) devrine bakın, İslam’ın sesi dünyanın dört bir yanında duyuldu. Ama âşık olanlara baktığımızda, sadece hikâyeleri kulaktan kulağa dolaşır. Somut olarak yaptıkları hiçbir şeyleri de olmamıştır. Yani aşk ferdi olarak kişiye, sınırlı olarak bir şeyler kazandırırken, toplumsal manada herhangi bir faydası olmaz.
Allah’ın tecellisiyle kul, toplumun inşasında etkin olur. Hz. Ömer’in adaletli hilafeti bunun en parlak örneğidir. “Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz, iyiliği emreder kötülükten sakındırırsınız” (Âl-i İmrân, 110) ayeti bu toplumsal faydayı emreder. Aşk ise kişiyi yalnızlaştırır.
Hizmet yolunda ol; Hakk’ın kulda tecellisini fark et. Çünkü topluma fayda üretmek, Allah’ın muradıdır. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz “Ümmetimin hali yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız hidayeti bulursunuz” buyurarak sahabenin toplumsal örnekliğini işaret etmiştir.
Allah’ın huşu ve muhabbetiyle dolanlar ise, ferdi olarak yaşadıkları güzellikleri insanlara da yansıtıyorlar. Öylece âşık olan köşeye çekilip kendi derdiyle yanarken, Allah muhabbetiyle dolanlar ise, kendileriyle beraber topluma da ışık oluyorlar. Topluma ışık olan bu kişiler, ferdi olarak çalışanlardan çok çok daha üstündürler.
Muhabbet ehli, nurlarını topluma akıtır. Kur’an “Allah iman edenlerin velisidir, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır” (Bakara, 257) buyurur. Aşk yalnızlığa hapsederken muhabbet, nurun yayılmasını sağlar.
Topluma ışık ol; muhabbetini sadece içine hapsetme. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz “Mümin, insanların arasında yaşar ve onların sıkıntılarına katlanır” buyurarak bu yolda olmamızı istemiştir.
İşte aşka ruhbanlık diyebiliriz. Ruhbanlığın da dinde önemsenmediğini ayetler bize bildiriyor. Ama ruhbanlığa kendilerini adayanlara da karışmamak esastır. Hatta hatta onlarla oturup yemek dahi yememek gerekir. Çünkü onlar bu dünyadan soyutlanmış olarak tevhidin dışında laflar edebilirler. Akılları başlarında olmadığı için, söyledikleri laflardan onlar mesul olmadığı halde, senin aklın başında olduğu için sen mesulsün.
Dinimiz meczuplar dini olmayıp, akıl ve mantık dâhilinde, iman ve huzur ile dünyevî ve uhrevî olarak kendi yaşantısını düzenleyerek, vatana ve millete hizmet yolunda sağlıklı fertler yetiştirmeyi hedefler.
Ruhbanlık, İslam’ın yolu değildir. Kur’an “Ruhbanlığı onlar uydurdular, Biz onlara farz kılmamıştık” (Hadîd, 27) buyurarak bu yolu eleştirir. İslam akıl, iman ve hizmet yolunu öğütler. Meczupluk bir kurtuluş değil, bir kaçıştır.
Akıl ve mantıkla iman yolunu seç; ruhbanlığa özenme. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz “İfrat ve tefritten sakının” buyurarak ruhbanlığın dengeyi bozduğunu bildirmiştir.
Meczup olan kişiye kimse yardım edemez. Kim onu meczup edercesine aşkla içli dışlı etmişse, ancak o, meczuplaşan kişiyi o halden kurtarabilir. Çünkü onun dışında meczup kimseye kulak vermez. Onun dışında da kimseye güvenmez. Çünkü her yola çıkan kişi ayrı bir kişiye güvenerek yola çıkmıştır. Böyle insanları aşkla meczup edip yarı yolda bırakmakta büyük bir vebaldir.
Aşkla meczuplaştırılan kişi, aklını kaybettiği için başkasına güvenmez. Onu bu hale sokan kimse dışında kimseye kulak vermez. Bu, manevî bir istismardır. Kur’an “Sakın zalimlere meyletmeyin, yoksa ateş size de dokunur” (Hûd, 113) buyurur.
İnsanları yanlış yollara sürükleme. Birini meczuplaştırmak vebaldir; onları yalnızlığa terk etme. Çünkü Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz “Müslüman, elinden ve dilinden insanların emin olduğu kimsedir” buyurmuştur.
Derler ki aşk makamı gelince her şey tamam oluyor. Bu şuradan kaynaklanıyor. Aşk hali kişide meczupluk yani delilik halini oluşturur. Aşka müptela olup aklını yitiren kişiden mükellefiyet kalkar. Ama kendisini akıllı iken aşka esir edip mecnunlaştırdığından, bunun cezasını ayrıca çekecektir.
Ama aklı gittikten sonra yapmış olduğu günahlardan sorumlu değildir. Meczupluk halinde kişinin aklı örtüldüğü için, yapmış olduğu günahlardan da mükellef olmadığı için, aşka yüksek bir hal demişlerdir. Oysaki hakikati itibarıyla deli olan bir insanın sevabı da sayılmıyor. Çünkü farkındalığını kaybetmiştir. Sevap ve günahı da sayılmadığı için mahrumlardan oluyordur.
Aşkın meczuplaştırıcı hali kişiyi sorumluluktan düşürür, ama bu kemal değildir. Allah kullarını sorumlulukla imtihan eder. “İnsan, boş yere bırakılacağını mı zanneder?” (Kıyâme, 36) ayeti, bu hakikati bildirir. Sevap ve günah farkındalıkla vardır.
Meczuplaşmayı üstün görme; sorumluluğu terk etme. Çünkü hakiki üstünlük akıl, iman ve salih ameldedir. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz “Akıllı kimse, nefsini hesaba çeken ve ahiret için çalışan kimsedir” buyurmuştur.
Meczupluk halinin ötesi olan iman, akıl, muhabbet ve huşu ile kişi Rabbine yöneldiğinde, bir sevap on karşılık ile kişiye geri dönüş yaparken, bir günah gene de bir günah olarak kişiye yansır. Dolayısıyla kişinin Rabbe yükselişi çok daha hızlıdır. Zaten kişi Rabbe rücû ettiğinde, her hali müspettir. Dolayısıyla her nefesi bire on sayılıyorken, meczupluk neden yüksek olsun ki. Burada büyük bir yanılma vardır.
Akıl, iman ve muhabbet ile Allah’a yönelen kişi kat kat mükâfat bulur. Kur’an “Kim iyilik getirirse ona on katı vardır” (En’âm, 160) buyurur. Meczuplukta bu artış yoktur; çünkü akıl ve farkındalık kapanmıştır.
Rabbe akılla ve muhabbetle yönel. Her nefesini bire on kazanca dönüştür. Çünkü Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz “Ümmetimden kim güzel bir sünnet ihdas ederse, onun ecri ve ardından gelenlerin ecirleri ona yazılır” buyurmuştur.
Dikkat edersek Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz son nefesimize kadar imanla yürümemizi istemiştir. Ama insan, meczupluk ile araf denilen yere mahkûm olur. Çünkü aklı gitmiş ve dolayısıyla imandan da nam kalmamıştır. İşte aşk kişiyi yokluğa götürürken, sizler birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olamazsınız olayı da Muhammedîliktir.
Aşk ile aklını bir kenara koyan kişiye de artık güvenemezsiniz ve yanına da gidemezsiniz. Ama muhabbetullah ile dolanın yanına gönül rahatlığıyla gidip muhabbet edebilirsiniz. Böylece Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin neden aşkı değil de, muhabbeti önerdiğini fark edebiliriz.
“Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olamazsınız” hakikatini Resûlullah’ın diliyle Allah bize hatırlatır. Zira iman, akıl ve sevgi ile korunur; meczupluk ise insanı araf gibi bir arada kalmışlığa sürükler. Allah, iman ederek aklını kullananları azap ile cezalandırmaz. Zira aklın muhafazasını imanın temeli görülmüş.
Aşkın mecnun eden yanışına kapılma; muhabbetullah ile dol ve aklını imanla besle. Çünkü Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz “Siz birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız” buyurmuş, muhabbetin kurtuluş olduğunu beyan etmiştir.
İnsanın iç âleminde iki katman mevcuttur, nari katman ve nuri katman. Nari katman, genel olarak ZEN ustalarının üzerinde yoğunlaştıkları katmandır. Nari katmana ulaşmak için helal haram çizgisine riayet, iman veya imansızlık gerekmediğinden buraya herkes kolayca ulaşabilir. Onun için de rağbeti fazladır. Ama nuri katman çok hassas olduğundan, haram diye bildiğimiz hususlar ile hemencecik örtülür. İşte melekutî katman burasıdır.
Nari katman, ateşin nefsanî yansımasıdır ve kolay ulaşılır; fakat kişiyi yanıltır. Nuri katman ise meleki bir safiyettir ve korunma ister. “Şeytan, onlara süslü gösterdi” (Ankebut, 38) ayeti, nari katmanın aldatıcılığını işaret eder.
Kolaya meyletme; nari katmanla yetinme. Helale sarıl, haramlardan sakın. Çünkü Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz “Helal bellidir, haram bellidir” buyurarak yolun emniyetini nuri katmana bağlamıştır.
Nuri katman diye tanımladığımız bu melekutî katmana ancak, haramlardan korunarak, farzlara yapışarak sağlam bir seyr-i sülûk çalışması ile tüm yaşantıyı sünnet-i seniyye dairesine almak suretiyle varılır.
Varıldıktan sonra da aynı şekilde ölüme dek amellere devam edilmelidir. Çünkü et kemik bedenin, ölümüne kadar nasıl ki yeme ve içmeyle beslenmek zorundaysa, aynı şekilde ruhî yapın da manevî ameller ile beslenmek zorundadır. Amellerle beslenmeye devam etmediği takdirde ise, elde ettiği tüm kazanımlarını kaybedecektir.
Ruhun besini ameldir; nuri katmana ulaşmak, ancak ibadetle olur. “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygambere itaat edin” (Nisâ, 59) ayeti, bu seyrin kaynağını gösterir. Ruhun aç kaldığında zayıflar, amellerle doyduğunda ise nurlanır.
İbadetten geri durma; farzlara sarıl, sünnetlerle hayatını süsle. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz “Kişi sevdiğiyle beraberdir” buyurmuş, sevgiyi de amelle bütünleştirmiştir.
Nari katmanda zirve yapan kişi, bir üst basamağa sıçrama yapmadığında, mecnun olarak kalır. Çünkü nari katman kişiye bir hararet veriyor. Aynı zamanda nari katmanın başlıca varlıkları cinlerdir. Cinler de kendi içlerinde birçok kısma ayrılır. Şeytanlar ve ifritler de güçlü olan cinlerdendirler. İşte şeytanî cinlerin verdikleri vesveseler ile onların hükmü altında kalabileceklerinden dolayı, bu durumdaki kişiler büyük risk altındadırlar. Onun için çok uyanık olmak lazımdır.
Nari katman, kişiye sahte bir sıcaklık verir ama arkasında şeytanî fısıltılar vardır. “Şeytan, onlara amellerini süslü gösterdi” (Enfal, 48) ayeti bu hakikati bildirir. Eğer kişi manen yükselmezse, ateşin esiri olur.
Şeytanî vesveselere kapılma. İleriye adım at, nuri katmana yönel. Çünkü Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz “Şeytan, insanoğlunun damarlarında dolaşır” buyurmuş, uyanık olmayı öğütlemiştir.
Olaya genel perspektifle bakalım. İşte bir köşeden gireyim de ne gelse kârdır mantığı doğru bir mantık değildir. Mana yolunu anlatırken, bir tarafa şeytaniyet, diğer tarafa da Muhammedî nur oturdu. İki makam da senin enfusundan varacağın makamlardır. Sen nur olanı seç ve nardan uzaklaş.
Birçok zevatın yazdıkları şiirler, aşk devresinde yazdıklarıdır. Nuri yola ulaştıklarında ise, ses ve sedaları kesilmiştir. Aşk evresini aşıp nuri Muhammedî ile tanıştıktan sonra, aşk evrelerinden eser kalmayarak artık o tarzda şiirler yazmamışlardır. Çünkü artık yakıcılık bitmiştir ve hâl başlamıştır. Artık bir emniyet başlamış ve ruhu’l emine ulaşmışlardır. Artık ateş sönmüş ve cennet ortamına ulaşmışlardır.
Nur ve nar, insanın iç âlemindeki iki yol ayrımıdır. Nar, yanış ve meczupluk getirir; nur ise emniyet ve huzur verir. “Allah, iman edenlerin dostudur; onları karanlıklardan nura çıkarır” (Bakara, 257) ayeti bu hakikati özetler. Aşk evresinde yananların sesi çok çıkar ama nura ulaşanlar sükûnetle hakikate erer.
Nur yolunu seç, narla oyalanma. Aşkın meczuplaştırıcı ateşinden kurtul, Muhammedî nura sığın. Çünkü Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz “Ümmetim dalalet üzerine birleşmez” buyurmuş, nur yolunu işaret etmiştir.
Olayı kavramak için bir üst akıl lazımdır. Öyle alttan bakarak bu muammada yol alınmıyor. İşte olay muhabbetullahta gizlidir. Aşkla alakası yoktur. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz hicrette üç gün Sevr mağarasında muhabbetle tüm nübüvvet sırlarını Hz. Ebubekir’e (ra) açtı. İşte muhabbetle bu oluştu. İşte muhabbet ile benlik aslına kavuşur. Ama aşkta bencillik vardır. (“Ben”im) gitsin de ulaşsın der. İşte aşkta makamlara ereyim isteği ile birlikte, sürekli gizli bir bencillik vardır.
Muhabbet, sırların açıldığı bir bağdır. Sevr mağarasında Hz. Ebubekir’in (ra) payına düşen, muhabbetin feyzidir. “Allah ondan razı oldu, o da Allah’tan razı oldu” (Tevbe, 100) ayeti, sahabelerin bu rızasını anlatır. Aşkın ardında gizli bir bencillik vardır, muhabbetin ardında teslimiyet.
Muhabbetle yol al, aşkta gizlenen bencilliğe düşme. Çünkü Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz “Kişi sevdiğiyle beraberdir” buyurarak muhabbeti işaret etmiştir.
Dört büyük sahabeyi düşünsenize, Hz. Ebubekir’e (ra) benliği sıddıklık ile giydirildi. Hz. Ömer’e (ra) farukluk giydirildi. Hz. Osman’a (ra) hayâ giydirildi. Hz. Ali’ye (ra) ise Zülfikar verildi. İşte tüm bu namları benlikleri üstlendi. Benlik aşkla yansaydı, mecnun olup kimseye hayırları dokunmazdı. İşte kişideki özde, Muhammedî nurda var olan bu dört unsur oluşmalıdır. Her bir halife bize Muhammedî nurun bir yönünü apaçık göstermiştir.
Dört halifenin her biri, Muhammedî nurun bir tezahürünü taşıdı. Sıddıklık, farukluk, hayâ ve şecaat; hepsi benliğin bencillikten arınmış halidir. “Muhammed’in ashabı yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız hidayeti bulursunuz” sözü, bu hakikati işaret eder.
Dört halifenin yolunu izle; benliğini bencillikten arındırarak Muhammedî nura bağlan. Çünkü onların her biri, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) nurunun ayrı bir yansımasıdır.
İşte bilelim ki bir kişi, kendisini ön plana çıkartıyorsa veya kendisinin ön plana çıkarılmasına müsaade ediyorsa, onun yolu bozuktur. Çünkü yegâne lider Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizdir. İşte tüm olay kişinin özündeki Allah’ın mana kuvvelerini anlaması ve bu yolda gerekli olan çalışmayı sergilemesidir.
Tevazu, Muhammedî yolun şartıdır. “Kim kibirlenirse Allah onu alçaltır” (Müslim, Birr, 69) hadisi, ön plana çıkmanın yolun bozulması olduğunu gösterir. Hakiki önder sadece Resûlullah’tır.
Kendini değil, Resûlullah’ı (sallallahu aleyhi ve sellem) ön plana çıkar. Çünkü kurtuluş, onun sünnetine sarılmakla mümkündür.