398) EZBERE DEĞİL, EMEKLE SEVMEK

Onun için bizim bakışımıza göre sevgi, aşktan daha önemli ve kıdemlidir. Fakat insan sevgiyi tanımaz da aşkı bilir ki, bildiği de bedensel aşktır. Cinsel dürtü ise, bu bedensel aşkın içindeki katma değer olarak kişiye manevi kir olarak yetiyordur.

Ne bilsin ki garibim, “seviyorum” demekle olmuyor bu işler. “Allah’ı seviyorum, annemi seviyorum, çocuğumu, kocamı seviyorum.” demekle sevgi olmuyor işte. Kişi sevgiyi emeğinin içinde bulursa, o zaman anlar nasıl sevdiğini.

Ezbere olmuyor bu işler; emek vermek gerek. Öyle yapmacık bir sevgi şekline “aşk” diyerek kendini kandırıp tatmin etmek nefsin hoşuna gider. Aşkın ruhu olan tümüyle adanmışlık ise, nefsi emmarenin en nefret ettiği haslettir. Benliklerini bulamayan insanların verdiği sevgi ise, ezbere kalmış bir sevgi olarak insan için tatminkâr olmuyordur.

Burada teraziyi ters çeviriyorum: Asıl kıdemli, asıl derin olan, aşk değil sevgidir. Aşk çok gürültü çıkarır ama çabuk söner; sevgi sessizdir ama kök salar.

Bugün insanlar aşkı çok bilir, sevgiyi az tanır. Çünkü bildikleri “aşk”, hormonun ateşiyle karışmış bedensel çekimden ibarettir. Oysa sevgi, nefsi cilalayan bir duygu değil; nefsi terbiye eden bir emanettir. Onun için sevginin kıdemi, aşkın şöhretinden daha büyüktür.

“Cinsel dürtü, bedensel aşkın içindeki katma değerdir ve kişiye manevi kir olarak yetiyordur.” derken, bu dürtünün tek başına kötü olduğundan değil; sevgi diye kutsandığında ruha bıraktığı isi işaret ediyorum.

Bedensel ihtiyaç helal dairede giderildiğinde, fıtrat yerini bulur; ama bu ihtiyaca “aşk” etiketi yapıştırıp ruhun merkezine taşırsan, iç dünyan karışır. Bir süre sonra kalb, hormonun gölgesinde yaşamaya başlar; sevgi, sadece tenin devamı zannedilir.

“Allah’ı seviyorum, annemi seviyorum, çocuğumu seviyorum.” demek çok kolay; ama bu cümleleri hayatın içinde ispat etmek zordur. Ben burada sevginin ölçüsünü emeğe bağlıyorum: Kişi sevgiyi, emeğinin içinde bulur.

Yani zahmet çekmeden, fedakârlık yapmadan, sabır göstermeden, affetmeden, paylaşmadan sevgi olmaz. Dil “seviyorum” der, ayak yürümüyor; el vermiyor; gönül tahammül etmiyorsa, orada sevgi sadece ezberlenmiş bir kelimedir.

Nefis, yapmacık sevgiyi çok sever. Çünkü orada sorumluluk yok, emek yok; sadece duygusal bir tatmin var. “Aşk” kelimesiyle süslenmiş sahte bir sıcaklık, nefsin çok hoşuna gider.

Ama aşkın ruhu olan tümüyle adanmışlık, nefsi emmarenin en nefret ettiği şeydir. Çünkü adanmışlıkta benlik tahtından iner, Rabb’in hükmüne teslim olunur. Nefis, sevgi adı altında koltuk sevdasını bırakmak istemediği için, emeksiz duyguları “aşk” diye parlatır.

Benliklerini bulamayan insanların verdiği sevgi, ezbere okunan bir dua gibidir; ses çıkar ama mana kalbe inmez. Kendi özünü, kendi yönünü, kendi hakikat merkezini bulamamış birinin sevgisi de rüzgârın savurduğu yaprak gibidir; bir oraya konar, bir buraya.

Bu sevgi insana tatmin vermez; çünkü kökü yoktur. İşte ben bunun için diyorum ki: “Önce kim olduğunu bil; sonra sev.” Kendini tanımayanın sevgisi de, aşkı da havada kalır.

Sevgiyi, kelimede değil, emekte ara. ‘Seviyorum.’ demeden önce, ‘Bu sevgi bana neye mal oluyor?’ diye sor. Aşk diye parlatıp nefsini okşadığın şey, seni Allah’a götürmüyorsa, bırak adına aşk deme; heves de geçsin, rol de bitsin. Çünkü bizim yolumuzda süslü laflar değil, emekle yoğrulmuş sevgi makbuldür.