155) GÜNAH HAKİKATİNİN DERİN YÜZÜ

Konuya şu hadis-i şerifle başlayalım: Müslim’de Ebu Hüreyre’nin bir rivayeti şöyledir: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: ‘Nefsim kudret elinde olan Zat’a yemin ederim ki, eğer siz hiç günah işlemeseniz, Allah sizi toptan helak eder; günah işleyen, arkadan da istiğfar eden bir kavim yaratır ve onları mağfiret ederdi.’” (Müslim, Tevbe 9, 2748).

Bu hadis-i şerifte acaba ne denmek istendi? Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz de günde yetmiş defa tövbe ve istiğfar ederdi. Hâlbuki o günahsızdı. Acaba bu durumun bu hadisle ilişkisi var mı? Niye günah işlesin? İşlediği günah ne? Niye günah?

O zaman buradaki “helak eder” ifadesinden kasıt nedir? Helak ettiğinde nereye gönderecekti? Hem Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in namaz vakti olmadığı halde; “Ey Bilal, kalk ve ezan oku” dediği zamanlar vardı. İşte tüm bunlar ilişkili konulardır.

Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz günah işlediğinden değil ya da işleyeceğinden dolayı tövbe ve istiğfar etmezdi. Çünkü o, Allah nurunun kendisinde açığa çıkandan çok daha fazlası olduğunu biliyordu.

Olay şudur: Hiç günah olmayacağı nokta, bekabillah (Allah’ta baki olma hali) hususunun her an yaşanmasıdır. Eğer kişi beşer (insanî) düşüncesine hiç inmezse, kim seyir edecek? İşte buradaki günah, beşer düşüncesidir. İşte bu günah, halk arasında yaygın olarak bilinen büyük veya küçük günahlar değil. Bu bambaşka bir günah… Biraz tefekkür edersek birçok konu idrakimize açılacaktır.

“Kulun tövbesi, onun günahından daha kıymetlidir. Çünkü günah Allah’a döndürdüyse, o günah rahmetin vesilesidir.” Ayet-i kerimede buyurulur: “Ey kullarım! Kendinize zulmetmekte aşırı gidenler! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah bütün günahları bağışlar.” (Zümer 39/53) İşte bu yüzden günah ve istiğfar, kulluğun nefes alışıdır; günah olmasa mağfiret tecelli etmezdi.

Hak yolcusu için istiğfar, günahı silmek değil; kulluğun edebini korumaktır. Efendimiz’in hali bize gösterir ki istiğfar, sadece günah için değil, Allah’ın azametini idrak için de bir yoldur. Hadiste: “Ey insanlar! Allah’a tövbe edin. Ben günde yetmiş defadan fazla tövbe ediyorum.” (Buhari) bu hakikati işaret eder. İstiğfar, kulluğun devamlılığını sağlayan nefes gibidir.

Hak nurunun tamamına erememek en büyük eksikliktir. O eksikliğini gören kul, asla gaflette kalmaz. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu: “Allah’ım! Seni hakkıyla sena edemedim.” (Hadis) Bu hal bize gösterir ki günah olmadan da istiğfar vardır; çünkü istiğfar, insanın sınırlı oluşunu kabul etmesidir.

Gaflet olmasa uyanış olmaz, uyanış olmasa kulluk bilinmez. Ayette: “Allah tevbe edenleri sever, temizlenenleri de sever.” (Bakara 2/222) Helak, kulun gafletten hiç dönmemesidir. Günah, dönmek için bir fırsattır; helak ise dönmeyi reddetmektir.

Beşeriyet perdesi olmadan Hak seyredilmez. Perde günahsa, o günah da rahmete vesiledir. Ayet-i kerimede: “O, hanginizin daha güzel amel işleyeceğini sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır.” (Mülk 67/2) Beşeriyet düşüncesi, kul için hem imtihan hem de kulluğun tecellisidir.

Az tefekküre devam edelim: Bekaya dalıp beşer düşüncesine geri gelmeyen helâk olur. Allah’ın düzeni gereği artık sonsuza kadar seyredemez hale gelir. İşte bu durum insan için söz konusu olamaz. Çünkü insana benlik verilmek suretiyle ikinci bir nefis sahibi kılınmış, Allah’ın kuvvet ve kudretini bizzat oluşturmak üzere seyir etmesi için var edilmiştir.

İnsan yeryüzüne döner ki göğün sırrını taşıyabilsin. Ayette: “Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik, onlar onu yüklenmekten çekindiler. Onu insan yüklendi.” (Ahzab 33/72) Bu yüzden kulun hem beşeriyetle sınanması hem de maneviyatla yücelmesi kulluğun hikmetidir.

İşte günah olan bu ikilik bilincidir. Bu dualite (ikilik) sayesinde insan var edilmiştir. İşte bu günah, halk arasındaki et kemik bedenin arzuları veya dünyevî saplantıları değildir. Bu, kâmil (olgun) insan olmaya yönelen kişilerin şuursal terennümleridir. Yani kâmil insan olmaya çalışırken ikilik bilincinde olursak günahtayız. Ki zaten bu günah sebebiyle varız. Bu günahı işleyeceğiz ki varlık gayemiz tecelli etsin.

“İkilikten doğan dert, birliğe açılan kapıdır.” Ayet-i kerimede: “Allah, size imanı sevdirdi, onu kalplerinizde süsledi; küfür, fısk ve isyanı da size çirkin gösterdi.” (Hucurat 49/7) Günah dediğimiz bu ikilik bilinci, insanın varlık gayesini gerçekleştirmesi için bir başlangıçtır; birliğe dönmek için bir vesiledir.

Günah, beşeriyetin gölgesidir ama tevbenin kapısını açtığı için rahmetin anahtarıdır. Kul aczini gördükçe Rabb’ine yaklaşır. “Ey insanlar! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin.” (Zümer 39/53) buyruğu, bu hakikati müjdeler. Onun için de düşmekten korkma, kalkmaktan geri durma. İnsan düşer, pişman olur, döner ve yeniden yürür.

İşte bu iniş çıkışlar kulluğun seyridir. Günah olmadan dönüş olmaz, dönüş olmadan da mağfiretin tadı bilinmez. Rehberimiz şudur: Her düşüşü bir kapı bil, her pişmanlığı bir rahmet vesilesi gör, her istiğfarı kulluğun özüne bir dönüş kabul et.

İşte buradaki günah Allah’ın huzurundan ayrılıp beşeriyete dönüldüğü içindir. Tövbe de o yüzden yapılmaktadır. Semada Ahmed yerde Muhammed söyleminde de bundan bir hisse vardır. İşte denge, dünya nimetlerinden faydalan ama ne olduğunu da unutma hakikatinde bizi tutmasıdır.

Günah, Allah huzurundan gaflet edip beşeriyet perdesine yönelmektir. Tövbe, o perdeden tekrar O’na dönüştür. Ayet-i kerimede: “Rabbinizden mağfiret dileyin, sonra O’na tevbe edin.” (Hud 11/3) denilmiştir. Kalbin Hak’ta, bedenin halk içinde olsun; işte denge budur.

Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz ve diğer tüm peygamberler açısından ise, Zelle söz konusudur. Zelle, efdal yani en üstün olanı terk edip, fadıl yani üstün olanı yapmaktır. İşte peygamberlerin zellesi, bekadan fenaya gelgitler yaparak varlık âlemiyle iç içe yaşayıştır. Zira halk içinde Hak ile yaşayanlar, sırf Hak ile olmak için inzivaya çekilenlerden daha hayırlıdır diye de hadis-i şerifler mevcuttur.

Peygamberlerin zellesi, bizim için ibrettir; onlar kulluğun edebini öğretmek için fenadan bekaya geçerler. Hadiste: “Mü’min, toplum içinde bulunup onların eziyetlerine sabreden kişidir; toplumdan uzak duran kişiden daha hayırlıdır.” (Tirmizi) Hak ile halk arasında gidip gelen, her iki âlemi de Hak için yaşayan kimsedir.

Mutlak kulluk; “Allah mutlak olarak var, ben ise onun ilmiyetinde nurundan bir katre olarak varlık aldım ve varım”, diye düşünüp; sonra da “ben Allah önünde secdedeyim” hissiyatıdır. En büyük tevhit de budur. Tevhide göre sadece Allah mutlak vücut sahibi olup lütfederek bizi yarattı. Sonra bütün yarattıklarını bize serdi. İşte tevhit bu hakikati en teferruatına kadar açıklayıp bizi şirkten alıkoyar.

Tevhit, Allah’ın mutlak varlığını bilmek ve kendi varlığını O’nunla kaim görmekten ibarettir. Ayette: “Allah’tan başka ilah yoktur, O’nun ortağı yoktur.” (En’am 6/163) Sen varsın sanma, senin varlığın O’nun varlığıyla ayakta durur.

İşte tüm olay, “La mevcude illa Hu” hakikatinden ayrılıp kendi varlığını dahi onun varlığı ile kaim ettiği hakikatine vakıf olup bu olayı seyir hanesine yazmasıdır. Yoksa “La mevcude illa Hu” sarhoşluğu ile yaptığının farkında olmayarak yaşamak değildir. Bu hal cezbe hali olup aslında tasvip edilmeyen bir vaziyettir.

“Hakikat sarhoşluğu kişiyi gaflete düşürür; marifet ise idrakle ayakta durmaktır.” Ayette: “Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerindeyken Allah’ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler.” (Al-i İmran 3/191) Bir eren der ki: “Sarhoşlukla değil, idrakle yürüyen, tevhidin sırrına erer.”

Ayrıca hiç günah işlemeyen bir toplum olsa, o zaman yaşanılan sınavlar olmaz. Dolayısıyla Allah’a yakarış olmaz. Dünyaya gönderilmenin bir anlamı da olmaz. Rabbü’l-âlemin bizleri eşit şekilde yaratarak ilim, irade ve kudret ile donatarak yapmamız gerekenleri de Kur’an-ı Kerim ve Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz ile bildirmiş ve özgür bırakmıştır.

Günah imtihanın sebebi, tevbe imtihanın sonucudur. Ayette: “O hanginizin daha güzel amel edeceğini denemek için ölümü ve hayatı yarattı.” (Mülk 67/2) Zira imtihan olmasa yakarış olmaz, yakarış olmasa yakınlık olmaz.

Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in her gün tövbe edişi de günah işlediği için değil en muhteşem beşer olarak bizlere örnek olmak içindir. İşte buradaki günah, bekabillah’tan beşeriyete dönmekte gecikmesi de olabilir. Bilal-i Habeşi’den ezan okumasını istemesinin sebebi ise, kendine gelmek ve bekabillah’tan beşeriyete dönmek içindir.

Günahı olmadığı halde istiğfar eden, ümmetine edep öğreten kimsedir. Efendimiz’in hali bize kulluğun sürekliliğini gösterir. “Ben günde yetmişten fazla tövbe ederim.” (Buhari) buyruğu bunun delilidir. Günah için değil, yakınlık için tövbe eden, kulluğun zirvesine ulaşır.

Ayrıca alttan yukarıya bakarsak, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz her gün yeni bir mertebeye yükselir ve bir önceki mertebesinde Allah’a olan eksikliğini gördüğü için istiğfar edermiş. Çünkü mana âlemi sınırsızdır. Kişi de sınırlıdır ve çalışmasına bağlı olarak terakki etmektedir. Peygamberler de insan oldukları için, bu hal onlar için de geçerlidir. Allah daima yaratandır ve her an yeni bir şandadır.

Mana âlemi sonsuzdur; kul her yükselişinde bir önceki mertebeyi eksiklik bilir. Ayette: “O, her an yeni bir yaratıştadır.” (Rahman 55/29) Her yeni hal, bir öncekini unutturur; kul, sürekli yükselişin peşindedir.

Bizler de Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in izinde topal karınca misali İslam yolunda çalışarak günlerimizi tüketelim. Çünkü dünyaya ikinci bir gelişimiz olmayacaktır. Hz. Ali diyor ki; kendini içte güzelleştireni Allah da dışta güzelleştirir. İşte biz içimizi ancak zikirle güzelleştiririz. Dışımız da içimize tabi olur.

Kendini içte güzelleştir ki, Allah seni dışta da güzelleştirsin. Ayet-i kerimede: “Allah, içinizdekini düzeltirseniz, amellerinizi ıslah eder ve günahlarınızı bağışlar.” (Ahzab 33/70-71) Zikirle içini süsleyen, dışıyla da nur saçar.

Sahabe durduk yere mi yükseldi? Tabiin olan Hz. Hasan Basri (ra) der ki: Siz sahabeyi görseydiniz, delirmişler diyecektiniz. Sahabeler sizi görse, bunlar iman etmemişler derlerdi. Onlar gece gündüz çalışıyorlardı. Çünkü biliyorlardı ki Allah insana sadece çalışmalarının karşılığını verecektir.

Sahabenin gayreti, imanlarının derinliğinin göstergesidir. Ayette: “İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır.” (Necm 53/39) Onlar geceyi uykusuz, gündüzü gayretle geçirirlerdi; imanları çalışmalarıyla kaim olurdu.

Nefsimizde ve afakta olan her şey Allah’ındır ve O’nun kudret elindedir. Kalbimizi daima İslam’da ve Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in izinde tutmaya gayret edelim. Kalbimizin İslam fıtratıyla daima hemhâl olması için de dualarda bulunalım.

“Kalpler yalnızca Allah’ı zikretmekle huzur bulur.” (Ra’d 13/28) Kalbini Hak’ta sabitle, dünya seni sarsamaz. İşte dua, kalbi İslam fıtratında diri tutmanın en güçlü silahıdır.

Günah, beşeriyetin perdesidir ama tevbe, o perdeyi aralayarak rahmete ulaştırır. Tevhit, yalnızca Allah’ın mutlak varlığını bilmektir. Efendimiz’in istiğfarı, bizlere kulluğun edebini öğretir. “Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin.” (Zümer 39/53) buyruğu bize rehberdir. Bir eren şöyle der: “Düşmekten korkma, kalkmaktan geri durma.” Kulluğun yolu, düşüp kalkarak ilerlemektir. Biz de topal karınca misali yürüyelim; zikirle içimizi süsleyelim, çalışmayla dışımızı nurlandıralım. Çünkü Allah insana yalnızca çalıştığının karşılığını verecektir.

Yorum yapın