Dua kesin ve net olmalıdır. Asla içinde “kabul olmayacak” hissi barındırmamalıdır. Dua, kulun Rabb’ine irade beyanıdır; dua, kulun Rabb’ine istek tezahürüdür; dua, kulun Rabbiyle buluşma noktasıdır.
Dua, kalbin fiilidir; dilin sözleri, kalpte doğan niyetin yankısıdır. Dua ne kadar kesin, niyet ne kadar saf ise, kabul kapısı o kadar aralanır. Çünkü Allah’a karşı “kabul olur mu?” şüphesi, aslında O’nun rahmetine güven eksikliğidir. “Bana dua edin, size icabet edeyim.” (Mü’min, 60) buyuran Rabb, duada tereddüt istemez. Dua eden, zaten icabet çağrısına kulak verendir.
Dua, nefsin kaderini yazan kalemin ucunun çıkardığı ses cızıltısıdır. Dua, kulun kulluğunu ifşasıdır. Dua, Rabbin kuluna verdiği değeri ölçen temel göstergedir.
Dua, kader çizgisine dokunur; çünkü dua, kaderin tecellî yönünü değiştiren irade bildirimidir. Kul dua ettiğinde, “yazgı kalemi” yeniden hareket eder. Kalemin cızırtısı, işte o duanın yankısıdır. Dua; kulun aczini, Allah’ın kudretini ilan ettiği andır. Duanın değeri, kulun ne kadar samimi olduğunun göstergesidir.
Dua ederken kul, böylece Rabbinin sevgisini daha çok üzerine çeker. Dua, adeta neyin çıkardığı sestir. Dua ile bir ney gibi olan beden inlerde durur. Dua ile kul, Rabbiyle ünsiyet elde eder.
Dua, insanın içindeki “aşk nefesi”dir. Neyin sesi, kamışlıktan ayrılış hasretini anlatır; dua da ruhun Rabb’ine dönme arzusunu dile getirir. Dua ederken kul, kendi iç âleminde “in” hâline geçer; o in, secde gibidir. Ünsiyet (yakınlık) de işte bu hâlde doğar. Zira dua eden kişi, artık konuşmaz; kalbiyle dinler.
Dua sonunda söylenen âminle, zaten kulun himayesine duasının inşası başlar. Dua sonundaki âminle kul, artık iradesini inşaya çevirmiştir. Dua sonundaki âminin gizli tezahürü olan inşa ile kul, artık Rabbinin emin elindedir.
Artık kudret eli devrededir. Artık mutlak bilinç öz alt bilinçle senkronize hâlindedir. Artık üst bilincin emeline ulaşmıştır. Artık mutlu olan kul, Rabb’ine hamd edip başını secdeye bırakır.
Dua eden, Allah’ın kudret eliyle desteklenir. Kulun “öz bilinci”, yani fıtratı, artık “üst bilinci” yani ruhsal farkındalığıyla uyum içindedir. Bu uyum, sükûnet getirir. Secde, bu sükûnetin zirvesidir; hamd, kabulün işaretidir. “Rabb’inin nimetini anlat.” (Duha, 11) emri, duanın fiilî şükrüdür.
Âmin, duanın mühürlenmesidir. Âmin, “Ya Rabbi, bu isteği bana nasip et.” demektir. O ân itibarıyla dua, kaderin satırlarına düşer. Kul artık Rabbinin kudret elindedir; onun işi O’na emanet olmuştur. Bu hâl, tevekkülün en derin boyutudur: İrade, artık teslimiyetle inşaya dönüşmüştür.
Yani zaten Âmin, duanın inşa alanına sürükleme tetiklemesidir. Ayrıca duanın sonunda “inşallah” demeye gerek yoktur. Âmin, duayı inşa ettiren titreşimdir. “İnşallah” ihtimal bildirir, “Âmin” teslim bildirir. Dua artık “ol” emrinin zeminine düşmüştür. Çünkü “dua ile kader çarpışırsa, dua kaderi değiştirir.” (Hadis mefhumu)
“Bana dua edin, size icabet edeyim.” (Mü’min, 60) “Rabbiniz dedi ki: Bana dua edin, duanıza karşılık vereyim.” (Bakara, 186) “De ki: Duanız olmasa Rabbim size ne diye değer versin?” (Furkan, 77) Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz buyurur: “Dua, ibadetin özüdür.” (Tirmizî, Daavât 1) “Allah’a, kabul olacağına yakînen inanarak dua edin; bilin ki Allah, kalbi gaflet içinde olanın duasını kabul etmez.” (Tirmizî, Daavât 65)