Peygamberimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) sünnet-i seniyyesini hafife alanları hafifletin; rüzgârda savrulup kaybolan kül gibi artık görmeden yaşamaya bakın. Zira, sünneti hafife alanlar, ilahî mesajın ruhunu kaybedip savrulan toz tanelerine dönerler. Onlar, kendi içlerindeki hakikat nurunu kaybetmişlerdir. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in yaşam ahlakının kayıtları olan hadis-i şeriflere dil uzatanlar, İslâm’ın yüce dairesini terk edenlerdir.
Hadis, sadece bir sözler manzumesi değildir; Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in kalbinden ümmete süzülen ilahî hikmettir. Sünnet-i seniyye, Efendimiz’in hayatının Kur’ân’daki ilahî ahkâmı çerçevesinde ete kemiğe bürünmüş hâlidir. Sünnet-i seniyyenin yaşantısını hafife alan, aslında Kur’ân’ı inkâr etmiş olur. Sünneti küçümseyen, hakikatte Kur’ân’ı küçümsemiş olur. Zira sünnet, Kur’ân’ın insani platformda ortaya çıkan yaşam dilidir.
Efendimiz’in sünneti olmadan Kur’ân, hayattan kopuk bir metne dönüşür. Çünkü Kur’ân, sünnetle anlaşılır; sünnet, Kur’ân’ın kalbidir. Onun her sözü, her davranışı, her susuşu Allah’ın izniyle vuku bulmuştur. Ona dil uzatmak, vahyin ahlâkına dil uzatmak ve ilahî rahmete sırt çevirmektir. Hadis, Resûlullah’ın öz yaşam hâlidir, ahlâkıdır, seyir tecellîsidir. Efendimiz’in her sözü, Allah’ın izniyle söylenmiştir. Nitekim Kur’ân şöyle buyurur: “(Peygamber) hevasından konuşmaz. Onun söylediği, kendisine vahyedilenden başkası değildir.” (Necm, 3-4)
Allah Resûlü’nün ahlâkı, Kur’ân ahlâkıdır. Kur’ân onu şöyle tarif eder: “Şüphesiz sen, yüce bir ahlâk üzeresin.” (Kalem, 4) İşte bu yüzden, hadis inkârı bir aklî hata değil, bir kalbî sapmadır. Zanları dışında İslâm adına ortaya koyacakları bir şeyleri de yoktur. Sünneti reddedenlerin, ellerinde zandan başka bir dayanak da yoktur. Akıllarına eseni “din” zannederler. Zira geçerli olan iman; zanla değil. nübüvveti ilimle olur. Nübüvveti olmayan her ilim, zandan öte değildir.
Sünnet-i seniyyeyi inkar edenler; vahyin ölçüsünü değil, kendi duygularını ölçü kılmışlardır. Böylece Kur’ân’ın emrine değil, nefsin hevasına tabi olmuşlardır. Yani sünneti reddedenler, kendi zihinlerinden yeni bir din kurmaya kalkışanlardır. Zannı bilgi sanırlar, hevasını hakikat zannederler. Oysa din, ne aklın icadı ne de çağın yorumudur; din, vahyin kendisidir. Vahyi anlamanın yolu ise sünnet-i seniyyedir.
Sünnet-i seniyyeyi reddeden şeytana oyuncak olmuş ve dalâlete saparak yolunu kaybetmiştir. Şeytanın en büyük oyunu, insanı dinin özünden uzaklaştırmaktır. Şeytan onlara süslü laflar fısıldar; özgürlük, aydınlık, yenilik adı altında aslında kalplerine karanlık eker. Şeytan kişiyi inkâra değil, şüpheye düşürmekle de amacına ulaşır. Çünkü şüphe, imanın düşmanıdır.
Kur’ân ve sünnetten kopan insan, şeytanın oyuncağı olur; hakikatten uzaklaşır, kendi nefsinin kölesi hâline gelir. Evet şeytanın en sinsi oyunu, insanı dinden koparmak değil, dinin özünden saptırmaktır. Bu yüzden, sünneti devre dışı bırakmak, şeytanın en ince planıdır. Çünkü sünnet giderse, dinin canlı örneği kaybolur. Kur’ân’ın emirleri, hayattan soyut bir metne dönüşür. Oysa Efendimiz’in yaşayışı, Kur’ân’ın somut hâlidir.
Hadisleri red edenlerin sakın yaldızlı sözerine bakmayın; sözleri bal kadar tatlı, akrebin zehri kadar kirlidir. Onlar dışarıdan hoş görünürler; sözleri süslü, dilleri tatlıdır. Fakat gönüllerine bakıldığında orada hile, küstahlık ve fitne vardır. Onlar, akrebin iğnesi gibi süslü laflarla zihinleri uyuşturur, sonra kalplere zehir akıtırlar. Zâhirde “akılcılık” ve “özgür düşünce” kisvesiyle ortaya çıkarlar; fakat bâtında, imanı zehirleyen şüpheleri taşırlar. Onların süslü lafları, gönül ehli için bir fitne, iman sahipleri için bir imtihandır. Çünkü şeytan da insana bal gibi konuşur ama sonunda kalbine zehir akıtır.
Hakikat ehli ise, söze değil hâle bakar; zira kimde tevazu ve sünnet nuru varsa, hakikat onda parlar. Bu kısa bilgilendirmeden sonra konumuza dönelim…
Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in vefatından sonra, Kur’ân ve sünnet zaten birlikte yaşamaya devam ediyordu. Çünkü sahabeler, Kur’ân’ı sünnetle, sünneti Kur’ân’la anlıyorlardı. İman ehli, Allah’ın emanetine dört elle sarılmış, Kur’ân’ı okurken sünnetle yaşamıştı. Onlar, sözle değil, fiille iman eden bir nesildi. O devirde iman, hayatın tamamına sinmiş bir teslimiyetti. Allah’ın emaneti olan Kur’ân ve sünnet, onların her nefesinde, ticaretinde, evinde ve cihadında diri idi. Her adımda “Resûlullah bunu nasıl yapardı?” diye soran bir ümmet vardı.
Burada şu yanlışa düşmeyelim… Tarihi değerlendirilirken, olaylara sadece siyasî gözle bakmak bizi yanıltır. Siyasî hükümetlere bakmadan olaya odaklanalım. İslâm’ın tarihi sadece devletlerin değil, gönüllerin de tarihidir. Her dönemde yönetenler ayrı, hakikati yaşayanlar ayrı olmuştur. İslam tarihi boyunca ümmet içinde “ülemâ” (ilim sahipleri) ve “ümerâ” (yöneticiler) iki ayrı mihver olarak bulunmuştur. Biri dünyayı düzenler, diğeri gönülleri. Ülemâ, halka hakikat yolunu gösterir; ümerâ ise toplumsal nizamı sağlar. İslâm medeniyeti, bu iki denge üzerine inşa edilmiştir.
Bugün dahi siyaset ile amelin, devlet ile kalbin birbirinden ayrıldığı görülür; ama hakikat ehli bilir ki din, siyasî değil manevî bir nizamdır. Ülemâ, ilim ve maneviyatla halkın kalbini diriltirken; ümerâ, güvenliği ve düzeni temin etmiştir. Biri maddenin nizamını, diğeri mananın dengesini sağlamıştır. Bu ikili düzen, ümmetin ayakta kalma sırrıdır. Devlet bedeni ayakta tutar, âlim ruhu diriltir. Ruhsuz beden nasıl ölüyse, âlimsizlikle idare edilen toplum da manen ölür. Lakin zamanla ümerâ dünyevileştikçe, ümmetin yükü âlimlerin omzuna binmiştir.
Efendimiz’in vefatından yaklaşık yüz yıl sonra âlimler dediler ki: “Kur’ân’ı Hz. Ebû Bekir bir araya topladı, artık korunmada.” Çünkü artık Kur’ân’ın metin olarak muhafazası tamamlanmıştı. Ancak Kur’ân’ın hayatta diri kalması, onu yaşayan sünnetle mümkündür. Bu yüzden ilim ehli, “Kur’ân korundu ama sünnet kaybolmasın” diyerek harekete geçti.
Evet, Kur’ân muhafaza altına alınmıştı; ancak ilahî kelamın hayata yansıması olan sünnetin de kayıt altına alınması gerekiyordu. Çünkü Kur’ân, sünnetle hayat bulur; sünnet olmadan Kur’ân sadece lafız olarak kalır. Bu bilinçle âlimler, Efendimiz’den gelen sözlü rivayetleri derlemeye, yaşayan sünneti kayıt altına almaya koyuldular.
O güne kadar Kur’ân’ın yaşam alanı bulması için gerekli olan Peygamberimizin sünneti tüm teferruatları ile yaşana gelmiş ve insanlar Hz. Muhammed Mustafa sellahu aleyhi ve sellem efendimizin amelinden ödün vermemişlerdi. O dönemde Müslümanlar, hayatlarını Resûlullah’ın örnekliğine göre bilfiil sürdürmekteydi. Namazdan ticarete, aile düzeninden ahlâka kadar her şeyde sünnet yaşanıyordu. Çünkü onlar biliyordu ki, Kur’ân’ı yaşamak sünneti yaşamaktan geçer.
İşte o zamanki ülemâlar dediler ki: “Kayda almazsak, Peygamberimizden tarih olarak insanlık uzaklaştıkça, uygulanagelen sünnet-i seniyye unutulur veya araya sünnet olmayıp katılan oluşlar karışabilir.” Bu öngörü, gönüllere inen ilahî bir uyarı gibiydi. Çünkü zaman geçtikçe söz unutulur, uygulama bozulur, niyet zayıflar.
Bu endişeyle muhaddisler, hayatlarını bu işe adadılar. Rivayet zincirlerini incelediler, sahih olanla olmayanı ayırdılar, Resûlullah’ın ahlakını ve fiillerini özenle tespit ettiler. Onun için muhaddisler, Resûlullah’ın her sözünü, hâlini, hatta sessizliğini bile kayda geçirdiler. Bu çaba, ümmete düşen en büyük emanetti. Bu tespit, ilahî bir korumanın vesilesi oldu. Çünkü sünnet, zamanla unutulmaya veya yanlış aktarılmaya müsaitti.
Burada dikkat edin ki; günümüze kadar kayıt altına alınarak gelen, ameli mezhep imamlarının en büyüğü olan İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe, tâbiîndendir; yani sahabeleri görmüş ve uygulanagelen İslâm’ın amel prensiplerini kayda almıştır. İmam-ı Âzam’ın ilmi, doğrudan sahabe neslinin yaşadığı İslâm’a dayanır. Onun fıkhı, sadece akıl yürütme değil, naklen sahih sünnetin uygulanış biçimidir. Yani “yaşayan Kur’ân”dan alınmış bir derstir.
O dönemin bütün müçtehitleri, sünnetin gölgesinde amel ettiler; çünkü biliyorlardı ki, Resûlullah’ın hayatı Kur’ân’ın tefsiridir. Bu bilgi, ilmin silsilesini gösterir. İmam-ı Âzam, sahabelerin yaşadığı saf İslâm’ı gören bir nesildendi. Onun ilmi sadece kitaplardan değil, yaşayan örneklerden beslenmişti.
Fıkıh, vahyin pratiğe geçmiş hâlidir. İşte o zamanki âlimler, insanların dört elle sarıldıkları Peygamberimizin yaşam alanını, o zamana kadar kendilerine kadar gelen sözlü ve fiilî sünneti yani Kur’ân yaşam ahlâkını kayda alıp perçinlediler. Hadis kitapları işte böyle doğdu. Buhari, Müslim, Tirmizi, İbn Mâce, Ebu Davud gibi muhaddisler, Resûlullah’ın sözlerini, davranışlarını, susuşlarını bile kayıt altına aldılar. Çünkü onlar biliyorlardı ki, sünnet korunmazsa Kur’ân hayatta kalamaz.
Kur’ân bir rehberdir; sünnet ise o rehberin uygulanmış hâlidir. Onlar, Resûlullah’ın ahlâkını sadece nakletmediler, yaşadılar. Sözlerini senetlerle, fiillerini rivayetlerle perçinlediler. Her hadisi yazmadan önce yüzlerce defa araştırdılar. Çünkü biliyorlardı ki, Resûlullah’a ait olmayan bir sözü dine sokmak, dinde bozulmaya yol açacaktı.
O zamanki ulemâlar yani ilim ehli, ince eleyip sık dokuyarak, Peygamberimizden akıp gelen yaşam ahlâkını kaydettiler. Onlar sadece yazmadılar; yaşadılar, yaşadıklarını naklettiler. Her satır, bir gönül teslimiyetiyle kaleme alındı. Bu yüzden hadisler sadece bilgi değil, bir teslimiyet mirasıdır. Her bir sened zinciri, bir gönül halkasıdır. Bu titizlik, sadece bir ilim disiplini değil, bir aşkın göstergesiydi. Onlar hadisleri yazarken abdestiyle oturur, kalemini besmeleyle tutar, mürekkebini dua ile damlatırdı. Çünkü yazdıkları her kelimenin Allah katında bir emaneti temsil ettiğini bilirlerdi.
Öylece sapasağlam Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin mübarek ahlâkı yani yaşam alanı kaydedilip bize kadar sapasağlam ulaştı. Bugün elimizdeki hadis külliyatları, işte o emanetin neticesidir. Her sahih hadis, bir gönül zincirinin halkasıdır. Her rivayet, bir ümmetin sadakat mührüdür. O yüzden, sünnetin korunmuşluğu, ümmetin gönül sadakatinin bir göstergesidir.
Kur’ân, Allah’ın kelâmıdır; sünnet, o kelâmın insandaki yankısıdır. Kur’ân, nurdur; sünnet, o nurun parıltısıdır. Kim ki bu ikisini ayırır, nurdan gölgeye düşer. Hakikat yolcusu bilir ki, Kur’ân’ı yaşamak, Resûlullah’ın ahlâkını yaşamakla mümkündür.
Kur’ân’sız sünnet kördür; sünnetsiz Kur’ân sessizdir. Resûlullah’ın hâlini yaşamak, Kur’ân’ı kalpte diriltmektir. Sünneti hafife alan, imanın nurunu söndürür. Unutma: Kur’ân söz, sünnet o sözün vücut bulmuş hâlidir. Yaşayan Kur’ân olmak isteyen, Resûlullah’ın ahlâkına sarılsın.
Kur’ân ve sünnet iki değil, tek hakikatin iki yüzüdür. Biri Allah’ın kelâmı, diğeri o kelâmın insanda vücut bulmuş hâlidir. Kim bu ikisini ayırırsa, tevhidi parçalar. Kim ikisine sarılırsa, tevhidi yaşar.
Biz o zamanki âlimlere ne kadar teşekkür etsek azdır. Allah indinden onları mükâfat ile mükâfatlandırsın. Gerçekten de o ilim sultanları, ümmetin varlık sebebidir. Onlar olmasaydı, İslâm kelimesi sadece bir kavram olarak kalır, ruhunu kaybederdi. Zira onlar olmasaydı, bugün Kur’ân ve sünnet arasındaki denge kaybolur, İslâm bir yaşam alanı değil sadece bir hikaye hâline gelirdi. Onlar sayesinde din yaşadı, ümmet var oldu. Biz, bugün hâlâ Resûlullah’ın nurundan besleniyorsak, o nurlu âlimlerin gayreti sayesindedir. Allah, o mübarek âlimleri nurlar içinde kılsın, onlardan razı olsun, mekânlarını cennet, derecelerini âlî eylesin.