147) CEMALULLAH’A VUSLATA GIDEN YOL

Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin dışındaki hiçbir insan, mutlak olarak mürşid olamaz. Çünkü yürüyen Kur’an odur. Diğer âlimler ise ancak onun varisleri olup ona götürücüdürler.

Onun için Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin dışında gözümüzü tümüyle kendisine teslim edeceğimiz başka hiçbir kimsede tutmamalıyız. Eğer ki olursa, bizim ile Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz arasında perde olur ve artık ona ulaşamaz oluruz.

Kur’an’da “Andolsun ki, Allah’ın Resulünde sizin için güzel bir örnek vardır” (Ahzab 21) buyrulur. Hadiste ise “Kim bana itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur” buyurularak hakikî mürşidlik yalnızca Efendimizde toplandığı vurgulanır. Kalbini mutlak teslimiyette yalnızca ona bağlamayan, hakiki irşaddan mahrum kalır.

Şöyle düşünebiliriz mürşid konusunu: O bir yol arkadaşıdır. Çocuk, büyüğünün gözetiminde kendine gelir; büyüğü onu besler, giydirir ve korur ki kendi kendine bakabilene kadar. İşte mana yolcusu da hak yolunda yürürken, kendine gelene kadar yol arkadaşı onun kolundan tutup götürür.

Bu yürütmesi Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin huzuruna kadar sürer. Sonrası ise artık Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin dizi dibidir. Eğer yol arkadaşın Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin sünnetinden imtina ederse, o yol arkadaşı olamaz.

Kur’an “Doğru yola ileten, doğru yolu bulan için faydalıdır” buyurur. Hadiste de “Kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir” buyrulmuştur. Mana erleri işaret eder ki, yol arkadaşı seni ancak onun sünnetine bağladığı ölçüde sana gerçek yol arkadaşı olur.

Mürşid öncelikle ilimdir. Çünkü Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin yöneliş sistemini bilmezsen, onu nasıl seveceksin? İlim, kendine faydalı olanı anlamaktır. İşte bu faydayı yol arkadaşın sana sunacaktır. Yol arkadaşın Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizi tanıtırken, Muhammedî nur gönlünde ayna gibi açılacaktır.

Kalbinde Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin huzuru yoksa, hiç kimseden bu nur sana akmayacaktır. Çünkü Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin ışıldaması nefsinde oluşmazsa, sana akan akıntının yönü de belli olmaz. Zira onun akıntısının dışındaki akıntılar seni sana tanıtamaz.

“Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer 9) ayeti, ilmin irfan yolunda temel olduğunu hatırlatır. Hadiste de “Ben ilmin şehriyim, Ali de onun kapısıdır” buyrularak ilim kapısının Efendimizde açıldığı bildirilir. Mana erleri der ki, kalpte Muhammedî nur açılmadıkça, dışarıdan gelen hiçbir akıntı kişiyi hakikate taşıyamaz.

Mürşid huzuru önce içerde olmalıdır. Kalpte Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin huzuru oturmalıdır. Kendisini mürşid ilan eden herhangi birinin huzurunu kalbine koyarsan, işte o zaman Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin huzuru kalbinden kaçar. Zira bir kalpte iki huzur olamaz.

Elbette ki yol arkadaşını seveceksin ve elinden tutup yürüyeceksin. Ama seni Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimize götürdüğü için seveceksin. Kalbini saran huzur, onun huzuru olmalıdır. Sonra dışarıdaki yol arkadaşını hiç ummadığın yerde Allah karşına çıkaracaktır. Eğer içerdeki mürşidin huzuru kişiye açılmamışsa, istediği kadar kapıyı çalsın, açılacak bir kapı da olmayacaktır.

“Allah bir kulun kalbinde iki kalp yaratmamıştır” (Ahzab 4) ayeti bu gerçeği dile getirir. Hadiste “Kul kalbini Allah’a verirse, Allah da kalbini kendine açar” buyurulmuştur. Zira kalpte iki merkez olmaz; hakiki huzur ancak Resulullah’ın huzuru olunca kapılar açılır.

Acele yok, yavaş ve sabırla yürüyeceksin ve karşında Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizi bulacaksın. Esas olay işte kalbin irfanıdır. Kalbin irfan doldu mu, zaten buluşursun onunla. Bilmek veya bilmemek nefse göre sadece zandır. İrfan yolunda ise zan mevzubahis değildir; filhakika göz önündedir.

İrfanın tanıştırdığı yegâne mürşid olan Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizden öze dokunan hakikat duyulduğunda, artık zan bitmiş ve hüküm yerine gelmiştir. Hiçbir şey göründüğü gibi olmadığı gibi, hiçbir şey de zan ettiğimiz gibi olması gereken değildir. Çünkü bizden istenilen, “emrolunduğun gibi dosdoğru ol” emridir.

Bu ancak Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin sünneti ile tekâmüle varır. Onun için kalbimizin huzur merkezinde onun muhabbeti tüm muhabbetlerin üzerinde olmalıdır. Öylece Allah’a giden kapı açılacaktır. Ve onun muhabbeti, kalbimize giren tüm takıntıları ve yanlış itikatları yok edecektir.

“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” (Hud 112) ayeti kalbin istikametini belirler. Hadiste “Kişi sevdiği ile beraberdir” buyurulmuştur. Kalbin muhabbetini Resulullah’ın sevgisiyle dolduran, hakikatin kapısını açar; bu muhabbet yanlış inançları ve takıntıları temizleyen en büyük ışıktır.

Bil ki bilgi alanın yani meşguliyetin ilim olunca, mürşidini buldun demektir. Biz aklımızla ilimden edindiğimiz bir katre yansımaya bilim dedik. Onun içindir ki, ilmi edinilen bilimsel kırıntılar ile sınırlamak muhaldir. İşte irfanın bizimle buluşması, ilmin yegâne kaynağı ve tecelli merkezi olan, huzuru muhammediyeyi kalbimize yerleştirmek suretiyle gerçekleşir. Böylece huzuru muhammedinin kokusu bizden yayılmaya başlayacaktır.

İşte bu irfanla muhammedi nur, sana seni tanıtacaktır. İşte bu koku, yegâne mürşidin olan Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin nurunun sana hissettirdiği sanal benliğindir. Aslında mürşid, sanal benliğin içinde büründüğü ve kendisini et kemik beden sandığı rüyasından uyandırıp, kişiye kendisinin et kemik beden olmadığını hissettirerek onu derin uykudan uyandıran kuvvedir. Öylece kişi, sanal benlik ile asıl benliğe doğru yol alır.

İlimle meşgul olmak, insanın hakiki mürşidini bulması demektir. Çünkü ilim yalnızca zihinde değil, kalpte tecelli ettiğinde irfan olur. “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer, 9) ayeti, kalpte doğan ilmin insanı nasıl farklılaştırdığını gösterir.

Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin nuru gönülde açıldığında sanal benlik çözülür, gerçek benlik ortaya çıkar. Nitekim “Ben ilmin şehriyim” hadisi, hakiki bilginin Muhammedî kaynaktan yayıldığını işaret eder.

İlim öğrenmeye yönel, ama onu kuru bilgiye hapsetme. Kalbine yerleşen Muhammedî huzurla ilmi irfana dönüştür. Çünkü Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz “Kim ilim öğrenmek için bir yola girerse Allah ona cennete giden yolu kolaylaştırır” buyurmuştur.

Nuri muhammediye doğru yol alırken yaratılış menbağımızı iyi bilmeliyiz. Onun için Allah’ı iyi bilmeliyiz. Evvel ve ahir olan Allah’ı iyi tanımalıyız. Esmadan olan evvel isminin bizde tecellisi ile nuri muhammediyi anlayıp hissetmek için bir başlangıç noktasını seçmeliyiz.

Onun için biz yegâne mürşidimiz olan Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin yolunu istediğimizde, bu isteğimizin Allah tarafından yaratılarak bize ulaşacağını bilelim. Öylece ahir esmasıyla Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin huzuruna kadar varalım. Öylece kıdem ve beka sıfatların sahibi olan Allah ile buluşalım.

Evvel ve Ahir olan Allah’ı tanımak, yolculuğun başını ve sonunu tek hakikatte toplar. “O evveldir, ahirdir, zahirdir ve batındır” (Hadid, 3) ayeti, insanın seyrini bir merkeze bağlar. Evvel kapısından giren, Ahir’de Muhammedî huzura varır. Zira evvel’den kopan Ahir’e ulaşmaz.

Yolculuğunu Allah’ın isimleriyle başlat. Evvel ismiyle başlayan yol, Ahir’de Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin huzuruna çıkar. “Benim yolum dosdoğrudur, ona uyun” (En’âm, 153) ayeti, bu hakikati tasdik eder.

Gayemiz Allah’a ulaşmaktır. Bu gaye ancak yerinde ve olması gereken şekilde çalışmakla gerçekleşir. Gerisi uyalar ve sömürür. Eğer ki olduğun yerde hep yerinde sayarsan, demek ki bir sakatlık var demektir. Kendini sürekli izlemen gerekir. Zira komşusu kendisinden emin olan kâmil mümin olmuştur. Bunu komşularının şikâyeti veya beğenisi gün yüzüne çıkaracaktır. En yakının, en yakın komşundur.

Onun için birinci derece komşun eşindir, sonra çocukların ve kapı bitişin. Çemberin genişledikçe halkla münasebetinde sana hep ayna olacaktır. İşte kendini izlemen, sen kendini değil, dışarıdan senin yaptığın çalışmanı yapmayanın gözlemleridir esas gözlemlemen. Öylece kişi, gelişiminin farkına varır. Çünkü işin ucunda terki terk vardır. Varan nereye vardığının farkında olamaz.

Ama dışarıdan onu seyir eden, değişimi kolaylıkla fark eder. Eğer hep aynıysa, yıllar geçmiş hala pişmiyorsa, o zaman Allah’tan bir fırıncı diler ve Allah karşına çıkarır. Zira kişi mürşide gitmez, mürşid kişiye gelir ve karşında bulursun.

İnsanın kemali, çevresine güven vermesinde gizlidir. “Komşusu şerrinden emin olmayan kişi iman etmiş sayılmaz” hadisi, bu hakikati bildirir. Kâmil insan, en yakını olan ailesinin huzurunu bozmayan kişidir. Zira dışarıdan gelen bakış, içimizdeki gerçeğin aynasıdır.

Kendini komşularının ve ailenin gözünden izle. Eğer hâlâ değişmemişsen, Allah’tan seni pişirecek bir fırıncı dile. Çünkü “Allah, sabredenlerle beraberdir” (Bakara, 153) ayeti, pişmenin sabırla mümkün olduğunu haber verir.

Seni yegâne olan mürşide yönlendiren yol arkadaşını sadece bir insan bilme. Çünkü yol arkadaşın, senin fıtratına göre nuri muhammediden sana yansır. Hak tecellileri her kulda ayrı ayrı olur. Çünkü her insanın fıtratı ayrı kalıp almıştır. Muhammedi nur sana yol gösterendir ve senden zuhuru her an değişkendir. Mürşide giden yolda yol arkadaşın, hep bir somutla hissettirir soyutu. Çünkü somut bir nokta olmazsa soyut hissedilemez.

İşte o nokta mürşitten yansıyan nurdur. Mürşidin bir somutun diliyle senle konuşuyordur. Sakın somutun dilini mürşit bilme. O sadece mürşide götüren araçtır. Mürşid bazen bir insandan, bazen bir hayvandan, bazen bir taştan, bazen senin bedeninden, bazen de bir kitaptan sana hitap edebilir. Yani soyutu somutlaştıran bir objedir.

İşte o obje, kişiyi mürşidine götüren yolda bir vesiledir. O objeden seslenen öyle bir nurdur ki her varlık o nurdan beslenmiştir. O nur nuri muhammedidir. Menbağı Hz. Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimizin huzurudur.

Allah dilediği şekilde kuluna hitap eder. “Yeryüzünde hiçbir şey yoktur ki O’nu tesbih etmesin” (İsrâ, 44) ayeti, taşın da, kuşun da, kitabın da nur taşıdığını gösterir. Tecelli bazen dost dilinde, bazen hayvan bakışında, bazen de bir satırda açılır. Ama bütün bu ışıkların kaynağı Muhammedî nurdur.

Yol arkadaşını putlaştırma. O sadece bir vesiledir. Asıl mürşid, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizdir. Onun nurunu taşımayan hiçbir işaret seni hakikate ulaştıramaz.

Senin yetişmen ekmeğin sofraya gelme serüvenine benzer. Ekmeğin sofraya gelene kadar geçirdiği evreler türlü türlüdür. Daneler sofraya gelene kadar birçok ortamdan geçer. Her ortamın çeviren ayrı ayrıdır. Tarlayı süren ayrıdır. Tohum atan ayrıdır. Sulayan ayrıdır. Biçerci ayrıdır. Değirmenci ayrıdır. Hamurcu ayrıdır. Fırıncı ayrıdır.

Unutma ki her kademedeki yol arkadaşın olan ustadan yükselen nur, nuri muhammedi olmalıdır. Yoksa muhammedi huzura ulaşman gerçekleşmeyecektir. Onun için de, tümünün dilinde ve fiilinde Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi ve sellem efendimizin sünneti seniyyesi olmalıdır.

İnsan da buğday gibi safhalardan geçer; her safhada başka bir el dokunsa da aynı nur işler. “Biz insanı zorluklarla yoğururuz” (Beled, 4) ayeti, insanın pişme sürecini haber verir. Hangi el değerse değsin, Muhammedî nurdan nasiplenmeyen işçilik, ekmeği çiğ bırakır.

Hayatındaki ustaların sözlerinde ve fiillerinde sünnetin kokusunu ara. Çünkü Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz “Benim sünnetimden yüz çeviren benden değildir” buyurmuştur.

Sen kıvamınca hamur ol ve sonra da Allah’tan fırıncı iste. İşte o anda ustalaşmış yol arkadaşın önünde olacaktır. Seni fırına atıp pişirecektir. Çünkü hamurun yoğurup şekilden şekile girince, pişirmeyi bekliyor demektir. Allah yoğrulan hamuru heder etmez. İşte bu noktada fırıncıya tam teslimiyet gerekir. Çünkü fırıncı artık yakacaktır.

Kimse kolay kolay yanmayı istemez. Oysaki işin ucunda Cemalullah vardır. Her fırıncıyım diyenin fırıncı olduğunu sanma. Fırıncı, fırıncı olduğunu deyip hava atmaz, bilir ki fırının önü hava atılacak bir yer değildir. Orası çok sıcaktır. Hazır hamur gördü mü, direk küreği alır ve ekmeği fırına teslim eder.

Hamurun fırında yanışı, aslında olgunlaşmasıdır. “Allah sabredenleri sever” (Âl-i İmrân, 146) ayeti, fırın sıcaklığının sabırla aşılacağını işaret eder. Gerçek mürşid kendini göstermez, seni ateşe koyar ve pişirir; çünkü orada yanış vardır ama sonunda Cemalullah’a vuslat açılır.

Hamur gibi yoğrulup pişmeye razı ol. Allah seni heder etmez. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz “Allah’ın sevdiği kullarını imtihanlarla pişirir” buyurmuştur. Bu yanış seni yakmaz, aksine olgunlaştırır ve Allah’a kavuşturur.

Eğer ki bir kişi şeriatı garradan zerre taviz verirse, o fırıncı değildir. Zira yol Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimize götürmelidir. Eğer ki fırıncı, Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin yolunda değilse, nasıl ona götürecektir ki? İşte yolcunun yolu; sürülen toprağa atılır, tohum olup açılır, savrulup ezilir, yoğrulup hamur olur, şekil alıp yanar ve pişer.

İşte her bir basamağın ustası ayrıdır. Ama her ustadan saçılan nur, Nuri Muhammedi olmalıdır. Mürşid farklı farklı gibi suretlerden sana görünse de, aslı aynıdır. Her başakta yaşanılan sürelere takılmadan akan manadır asıl olan. İşte o akan nur Nuri Muhammedidir. Şunu da unutmayalım ki, kişi ekseriyette kendisine gelen usta yol arkadaşını ilk etapta beğenmez. Bu da işin sır noktasıdır. Zira kaldığı yerden alıp ötelere götürecektir.

Hakiki mürşid, şeriatın en küçük hükmünden taviz vermez. Çünkü şeriat, tarikatın da hakikatin de temelidir. Kur’an “Kim Resule itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur” (Nisâ, 80) buyurur. Resulün yolunda olmayan, yol gösteremez. Her suret başka olsa da akan hakikat aynıdır; o da Nuri Muhammedidir.

Yol arkadaşını beğenmediğinde hemen geri durma. Allah, seni kaldığın yerden alıp öteye götürecek bir usta gönderir. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz “Mümin mümine ayna gibidir” buyurmuştur; senin hoşuna gitmese de o ayna sana yol gösterebilir.

Gerçekten ciddi olarak Allah’a yönelen kişiye, Allah kudret elini uzatır. İşte buna irşad makamı denilir. Sakın yanlış düşünce oluşmasın. Seni yegâne mürşid olan Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimize götüren usta olan yol arkadaşını sana Allah sunar.

Kul onunla kendini tanır. İşte sınav olan bu halden dolayı, çoğu defa insan ilk etapta karşılaştığı yol arkadaşını beğenmez. Bu da ne der. Allah’ın sunduğunu tepmek ister. Ama gönlünün derunu, ona karşı bir iştiyak besler. Şeytana aldanmayıp çalışmasına devam ederse, perdelerin tek tek açıldığını fark edecektir.

Hakka doğru yol alırken, maddi ve manevi herhangi bir ücret istemeyenle yürümek gerekir. Hatta hatta yaptığı hizmette bir teşekkür bile beklemeyenlerle beraber yürümek gerekir. Bilelim ki, oldum demez olanlar. Utanıp hayâ eder onlar.

Allah’a yönelen kulun önüne Hak’tan bir el uzanır. Bu el bazen bir mürşid, bazen bir yol arkadaşıdır. “Allah yolunda cihad edenlere biz yollarımızı açarız” (Ankebût, 69) ayeti, bu hakikati bildirir. Gerçek usta, karşılığında hiçbir şey beklemeden çalışır; çünkü “Sağ elin verdiğini sol el bilmesin” hadisi, ihlasın ölçüsüdür.

Önüne çıkan yol arkadaşını küçümseme. Belki de o senin perdelerini açacak olan kişidir. Yalnızca Allah rızası için çalışan, karşılık beklemeyenlerle beraber yürü. Onların edeple ve hayâyla yürüyüşü sana yol gösterecektir.

Kendisini mürşid olarak tanıtan birçok kişi, kişinin psikolojisini bozan sahte ZEN ustalarıdır. Senin “ben”liğini yok etmesi için özel yetişmiş kişilerdir. Oysaki İslam’da esas olan “ben”liğin değil “bencil”liğin terkidir. “Ben”lik seni hak yolunda güçlü kılarken, “bencil”lik seni senden mahrum eder.

Ayrıca sahte ZEN ustaları olan sahte mürşidler, güya “ben”liği yok edecekler ama arka tarafta öyle bir “bencil”lik yüklüyorlar ki, kendileri dışındaki herkesi sapık ve ateş ehli veya müşrik olarak görmeye başlıyorlar. Öylece “ben”liklerini “bencil”likle kamufle ediyorlar, öylece insanlardan izole oluyorlar.

Her kim ki, “ben”liğini terk et diyorsa, bakın ona, en büyük “bencil”liğin onu sardığını göreceksiniz. Belki de sizinle konuşmaya tenezzül bile etmez. Veya burnunun ucuyla konuşur.

Hakikatte İslam, benliği yok etmeyi değil, benliği Allah’a kul olacak şekilde olgunlaştırmayı emreder. Kur’an “Nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir” (Şems, 9) buyurur. Benliğini yok etmeye çağıranlar, aslında bencilliğin tuzağına düşürürler.

Benliğini öldürmeye çalışan değil, bencilliğini terk etmene yardımcı olan mürşide yönel. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz “Müminler birbirini sevmekte, birbirine merhamette bir beden gibidir” buyurmuştur. Sana küçümseyerek bakan, burnunun ucuyla konuşan kişi mürşid olamaz.

Eğer ki kendisini usta olarak tanıtandan sünneti seniyyeye tek muhalefet görürsen, deyin ki, bu beni Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimize götüremez. Hızlıca oradan uzaklaşın. Zira fırıncı sünneti seniyyeye kesinlikle muhalefet edemez. Şeriatı garrayı ihmal edemez. Eğer şeytana uyarsa ki herkeste nefis var, yolu ayırmak gerekir. Cemalullah’a ulaşayım derken narda kendini bulmasın.

Hakiki fırıncı, Resûlullah’ın sünnetinden ayrılmaz. “Kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir” hadisi bu gerçeği açıkça bildirir. Sünnetin dışına çıkan yol, seni nurdan nara sürükler.

Sünnete muhalif bir iş gördüğünde, oradan uzaklaş. Çünkü “Allah’a ve Resulüne itaat eden kurtuluşa erer” (Ahzâb, 71) ayeti, gerçek yolun ölçüsünü ortaya koyar.

Şu da var ki, mürşid diye bilinen yol arkadaşları, tasavvuf yolunda yani özüne doğru ihtisaslaşmak üzere çalışma yapmak isteyene lazımdır. Hiçbir çalışma yapmayana ise, zaten levvame de yaşar. Helal haram bilinci ile yaşarsa cennete gider. Bu yazdıklarımız hakikatine doğru tırmanmak isteyenler içindir. Yoksa zaten özüne yolcu değil ki, ona yol gösteren icap etsin.

Kişi doğru bir itikada bezendikten sonra helal ve haram dediğimiz cennete götüren ve cehennemden uzaklaştıran fiillerle bürünülürse, inşallah cehennemden azad olacaktır. Helal, Allah’ın yapmakta serbest bıraktığı şeylerdir. Yapmasını emrettiği şeylere de farz denir.

Yapmasını yasak ettiği şeyler ise haram olanlardır. İşte haramlar nefsi emmarenin emeli olarak karşımıza çıkar. Allah nuruna götüren eylemler helal olan fillerken, nefsi emmarede bizi patinaj yaptıran eylemler de haram olanlardır.

Hakikate yürüyüş, irade ve gayret isteyen bir iştir. “İnsan için ancak çalıştığı vardır” (Necm, 39) ayeti bunu bildirir. Helal ve haram bilinciyle yaşayanlar cennete ulaşır. Helaller nur yoludur, haramlar ise nefsi emmarenin tuzaklarıdır.

Çalışma iradesi olmayan, tasavvuf yoluna giremez. Sen helal dairesinde yaşa, farzları yerine getir, haramlardan uzak dur. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz “Helal bellidir, haram bellidir” buyurarak bu yolu kolaylaştırmıştır.

Hiç tasavvufu bilmeyen kişiler olan ananelerimiz, babalarımız ve dedelerimizden birçoğunun dillerinden Allah düşmez. Gönüllerinden Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin güzel nuru eksik olmazdı. İşte öylece huzuru kalp ile irfanla yürüyenlerin yolları hep aydınlık olmuştur. Zaten İslam’ın irfanı ta derunumuza kadar işlenmiştir. İnsanı kurtaran temiz bir itikat ve gerekli olan amellerdir.

Tasavvuf ilmini bilmeyen nice temiz kalpler, Allah ve Resul sevgisiyle huzura ermiştir. “Allah, kalplerin kazandıklarını bilir” (Şûrâ, 24) ayeti, bu hakikati işaret eder. Kalbi saf olan, irfanla yürüyen, yolunu bulur.

Temiz bir itikada sarıl, amellerini sağlam yap. Çünkü Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz “Amellerin en hayırlısı az da olsa devamlı olandır” buyurmuştur. İmanını diri tut ve kalbini huzurla besle.

Yorum yapın