Bedensel aşk tatmin edildiğinde, ya da tatmin edilmese de zaman aşımında biter. İşte burada cinsel bir dürtü çok farklı bir olay olarak iş başındadır.
Aslında bu dürtünün bedensel aşkla da alakası yoktur. Fakat bedensel aşk, bu dürtüyü de kullanır. Çünkü hormonsal özellikler, kalpte derin bir kavuşma özlemi oluşturur.
Olayı bilmeyenler ise, bunu aşk zannederler. Olayın özü ise, biyolojik yapımızın üremeye odaklı olmasındandır. Belki bir insanın aklı çalışsa, bu dünyaya daha fazla çocuk getirmek bile istemez.
İşte bedensel olan bu hormonlar, aklı devre dışı edip ulaşım arzusunu oluşturur. Bu, Allah’ın nesli devam ettirmesi için insanın içine yerleştirdiği bir sistemdir. İşte bu aşk değil, bedensel ihtiyacın karşılanmasıdır.
Aşk ise tümüyle karşılıksız olarak birinin diğerine duyduğu özlemdir. Bu sadece kadın erkek arasında olan bir durum da değildir. Ama kadın ile erkek arasında, bedende olan hormonsal kitle de tetiklendiği için, aşk daha çok kadın ile erkek arasında peyda olur.
Hormonsal kitleyi devre dışı edip sevgide yoğunlaşanlar ise, bu aşklarını ilahî aşka tevdi edebilirler. Ama hormonsal kitlenin baskısından kurtulamayanlar ise, aşk yolculuğunu bedensel olarak noktalandırırlar.
Burada kalemi özellikle beden-ruh ayrımına çekiyorum. “Bedensel aşk” dediğim şey, aslında aşk değil; hormonların kalbe bastırdığı bir kavuşma arzusudur. Tatmin edilince sönmesi, tatmin edilmese de zamanla zayıflaması bunun delilidir.
Gerçek aşk, zamanla solmayan; kavuşsa bile özlemi bitmeyen yakıcı bir hâl iken, hormonsal dürtü doyunca susar. Ben bunu, Allah’ın nesli devam ettirmek için insana koyduğu biyolojik bir sistem olarak görüyorum.
Bu sistem, kötü değildir; ama adına “aşk” denildiğinde, kalbin hakiki özlemi yanlış adrese yazılmış olur. İşte bu yüzden “Bu aşk değil, bedensel ihtiyacın karşılanmasıdır.” diye altını kalınca çiziyorum.
Hormon dediğim şey, narî bir dalgadır; nefse hitap eder, bedeni harekete geçirir. Aşk dediğim şey ise, nurî bir özlemdir; ruha dokunur, idraki uyandırır. Hormon, neslin devamını ister; aşk, anlamın devamını ister.
Hormon, “Bir çocuk daha…” diye dürter; aşk, “Bir hakikat daha…” diye çağırır. İnsanın aklı çalışsa, sadece biyolojik pencereden baksa, “Bu dünyaya daha fazla çocuk getirmek bile istemez.” dediğim yer burasıdır. Zira salt biyolojiyle bakan, yeryüzünün yükünü görür; hakikatle bakan ise, “Her can, Hakk’ın bir tecellisidir.” diyerek dengeli bir yönelişe kavuşur.
Bilinçsiz olan, hormonun kalpte oluşturduğu basıncı aşk zanneder. Göğüste sıkışmayı, midede kelebek uçuşunu, zihinde sürekli aynı yüzü düşünmeyi aşk diye isimlendirir. Hâlbuki bu, bedenin üreme merkezli çığlığıdır. “Gel, türü devam ettirelim.” diye bağıran içgüdünün şık paketlenmiş hâlidir.
Benim derdim, bu dürtüyü kötülemek değil; yerini göstermektir. Çünkü bu dürtüyü aşk diye kutsadığım anda, hem aşkı kirletmiş olurum, hem de nefsi tasavvuf elbisesiyle dolaştırırım.
“Aşk ise tümüyle karşılıksız olarak birinin diğerine duyduğu özlemdir.” derken, aşkın çekirdeğini tarif ediyorum. Karşılık bekleyen, “Bana da dönüp baksın, beni de sevsin, benim olsun.” diyen his, aşk değil; sahip olma arzusudur.
Aşk, “Ben ondan razıyım, o benden razı olmasa da.” diyebilen hâlin adıdır. Bu hâl sadece kadın-erkek arasında olmaz; bir mürşide, bir mazluma, bir çocuğa, bir davaya, hatta sadece hakikate duyulan özlem de aynı yere bağlanabilir. Kadın-erkek arasında hormon tetiklenerek daha güçlü hissedilmesinin sebebi de budur; nar ile nur birbirine karışır, kişi hangisinin konuştuğunu ayırt etmekte zorlanır.
Hormon kitlesini devre dışı edip sevgide yoğunlaşabilenler ise, işte asıl yolcular onlardır. O hormonsal dalgayı tanır, onun bedenle ilgili kısmını meşru zeminde tatmin eder; fakat kalbini oraya hapsetmez.
Geriye kalan özlemi, ilahî olana çevirir. “Bu bendeki kavuşma isteği, aslında Rabbime dönük bir işarettir.” der. Böylece biyolojik dürtüyü, marifet yoluna çevirebilen bir idrak doğar.
Hormonsal kitlenin baskısından kurtulamayanlar ise, aşk yolculuğunu beden üzerinde bitirirler; yatakta başlayan, yatakta tükenir. Bu, aşkın inkârı değil; potansiyelinin israfıdır.
Nefse şöyle sesleniyorum: “Narını tanı ki nurunu bulasın. Hormonlarının sesini duy ama onlara aşk deme. Onlar bir ihtiyaçtır; aşk, ihtiyaçtan öte bir adanmışlıktır. Bedensel ihtiyacını helal dairede gider, ruhtaki özlemi ise Rabbine tevdi et. Yoksa aşk diyerek tükettiklerin, sadece bedeninin geçici heyecanları olarak kalır; kalbin ise hâlâ aç, hâlâ susuz, hâlâ hakikate muhtaç bekler.”
İşte bedensel aşk tatmin edildiğinde, ya da tatmin edilmese de zaman aşımında biter. İşte burada cinsel bir dürtü çok farklı bir olay olarak iş başındadır. Aslında bu dürtünün bedensel aşkla da alakası yoktur. Fakat bedensel aşk, bu dürtüyü de kullanır. Çünkü hormonsal özellikler, kalpte derin bir kavuşma özlemi oluşturur.
Olayı bilmeyenler ise, bunu aşk zannederler. Olayın özü ise, biyolojik yapımızın üremeye odaklı olmasındandır. Belki bir insanın aklı çalışsa, bu dünyaya daha fazla çocuk getirmek bile istemez.
İşte bedensel olan bu hormonlar aklı devre dışı edip ulaşım (kavuşma) arzusunu oluşturur. Bu, Allah’ın nesli devam ettirmesi için insanın içine yerleştirdiği bir sistemdir. İşte bu aşk değil, bedensel ihtiyacın karşılanmasıdır.
Aşk ise tümüyle karşılıksız olarak birinin diğerine duyduğu özlemdir. Bu sadece kadın erkek arasında olan bir durum da değildir. Ama kadın ile erkek arasında, bedende olan hormonsal kitle de tetiklendiği için, aşk daha çok kadın ile erkek arasında peyda olur.
Hormonsal kitleyi devre dışı edip sevgide yoğunlaşanlar ise, bu aşklarını ilahi aşka tevdi edebilirler. Ama hormonsal kitlenin baskısından kurtulamayanlar ise, aşk yolculuğunu bedensel olarak noktalandırırlar.
Burada şunu açıkça ortaya koyuyorum: Tatminle biten şey aşk değildir. Bedensel aşk dediğimiz şey, aslında biyolojik programın üremeye dönük dürtüsünün kalbe yansımasıdır.
Hormon, kalpte “onsuz yapamam” hissi doğurur; aklı devre dışı eder, kavuşmayı tek hedef gibi gösterir. Kavuşma gerçekleşince veya zaman geçince bu ateş söner; böylece anlarız ki bu, aşk değil bedensel ihtiyacın karşılanmasıymış.
Hakikî aşk ise, karşılıksız bir özlemdir; sadece kadın-erkek eksenine mahkûm değildir, hatta asıl olarak o ekseni aşan bir hâlidir. Kadın ve erkek ilişkilerinde hormonlar devrede olduğu için, aşk dili daha çok o sahada konuşulur.
Hâlbuki hormonsal baskıyı aşabilen, sevgisini sahiplendirmez, saflaştırırsa, kalbindeki o yoğun yönelişi Rabbine çevirebilir; aşkını ilahî aşka tevdi eder.
Fakat hormonsal kitlenin baskısından kurtulamayan, aşk yolculuğunu hep bedenle sınırlar; yolun başında, kapının önünde oyalanır, içeri giremez. Benim vurgum şu: Hormonun görevini inkâr etme; ama onu aşk diye taçlandırma.
Fıtratın programladığı bedensel ihtiyacı yerinde yaşa; kalbindeki asıl özlemi ise El Vedud’a bağla ki, yolculuğun bedende bitmesin, ruhunda başlasın.