211) ŞİRK VE İNSANDAN OKUNAN TEVHİD

Allah mutlak zatı olarak var ettiği tüm yarattıklarından münezzehtir. Allah Teâlâ, hiçbir varlığın içine girmeyen, hiçbir varlığa bürünmeyen, hiçbir varlıkla benzeştirilemeyendir.

O’nun zatı, sıfatı, esması ve fiilleri yaratılmışlardan tamamen ayrı, tamamen mukaddestir. “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.” (Şûrâ, 11). Bu münezzehlik, tevhidin temel direğidir. Çünkü Allah, hiçbir şeye benzemez, hiçbir şey O’na benzemez.

O, ne mahluktur ne de mahlukun benzeridir. “Leyse kemislihî şey’un; O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.” (Şûrâ, 11). Münezzeh demek; her türlü eksiklik, kayıt, zaman ve mekândan yüce demektir. O’nun zatına ne yaklaşılır ne ölçülür; sadece tefekkür edilir ve teslim olunur.

Bunu böylece bildikten sonra varlık üzerinde az yolculuk edelim… Varlığı tefekkür, imanın nurunu derinleştiren bir yolculuktur. Zira tefekkür, kalbi marifete taşır. “Onlar ayakta, otururken, yanları üzerine yatarken Allah’ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler.” (Âl-i İmrân, 191). Tefekkür, kalbi marifete taşır. Allah’ın yarattıkları üzerinde düşünmek, Hakk’ın kudretini temaşa etmektir. Bu yolculuk, akılla değil, kalple yapılır. Kalp, tefekkürün menziline açılan tek penceredir.

Allah, bizi kendi zatının vechinden kendinden kendine diye izah edebileceğimiz bir tarzda, şekilsiz ve şemasız diye izah edebileceğimiz bir halde, yansıyan ve adına gizli hazine dediği nurundan bir tutam alıp, o bir tutam nurdan var eyledi. Bu cümle tevhidin en derin sırlarından biridir.

“Kendinden kendine” ifadesiyle kasıt, yaratımın Zât-ı İlahi’den doğrudan değil, Zât’ın ilminde var olan nurani tecelliden meydana gelmesidir. Hadis-i kudsîde geçtiği üzere: “Ben gizli bir hazine idim; bilinmeyi sevdim, mahlukatı yarattım.” İşte bu yaratılış, Allah’ın nurundan bir “nefha” (üfleme) ile olmuştur. Bu ifade, “kün feyekûn” sırrının bir izahıdır.

Yani Allah, gizli hazinesinden bir tutam nur aldı, buna “Nûr-i Muhammedî” denildi ve o nurdan bütün varlıklar yaratıldı. Hadis-i kudsîde “Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi sevdim; mahlûkatı yarattım” buyrulmuştur. İşte bu yaratım, şekilsiz, şeması olmayan, ancak “ol” emriyle vücut bulan bir nurdan doğdu.

İşte bu kısa izahtan anlaşıldığı gibi varlığımız, Allah’ın zatına değil, Allah’ın nuruna dayanır. Biz Allah’ın zatından değil, O’nun nurundan meydana geldik. Çünkü Zat bölünmez, Zat’tan pay alınmaz. Nur, tecellidir. Zat münezzehtir, nur müşahadeye imkân tanır. Biz, o nurun bir yansımasıyız; asla Zat’ın kendisi değiliz. Bizim varlığımız, Allah’ın Zat’ından bir parça değildir. Zat, parçalanmaktan münezzehtir. Biz, Allah’ın nurunun bir tecellisiyiz. Nur bir vasıtadır, Zât’ın kendisi değildir. O’nun nuruyla varız, ama O’ndan değiliz.

Onun nurunun içeriği ise, sayısız kuvveden oluşur. O kuvvelerin her biri de ayrı bir isimle isimlendirilmiştir. Bu kuvveler, Esma-i Hüsna’dır. Her bir isim bir kudretin, bir mananın, bir yönelişin tecellisidir. “Rahman” rahmeti, “Kahhar” celali, “Latif” inceliği ifade eder.

Her varlık bu isimlerin birine mazhar olmuştur. Allah’ın nuru, kudret ve hikmet kuvvelerinin toplamıdır. Her bir kuvve, bir Esma-i Hüsna’nın yansımasıdır. Rahman merhametiyle tecelli eder, Kahhar gazabıyla, Cebbar kudretiyle. “En güzel isimler Allah’ındır; O’na o isimlerle dua edin.” (A’râf, 180).

Bu kuvveler Allah’ın esması olarak bize tek tek tanıtılmıştır. Kur’an’da bu isimlerin bildirilmesi, insanın kendi özündeki ilahi nakşın farkına varması içindir. Çünkü her insan, bir veya birkaç ismin cilvesini taşır. Kur’an, Esma-i Hüsna’yı insana öğretmiştir. Çünkü insanın aslı, bu isimlerin yansımasıdır. Her insanda, belli isimlerin tecellisi baskındır. “Ve Âdem’e bütün isimleri öğretti.” (Bakara, 31).

Varlığı bu bir tutam nurun içeriğinin dışında, ayrı bir varlık olarak düşündüğün zaman; bir Vacibü’l-Vücut olan Allah var, bir de ben tümüyle ondan bağımsız bir varlık olarak varım düşüncesi ortaya çıkar.

İşte şirk burada başlar. Çünkü “ben”i Allah’tan bağımsız bir öz zanneden, hakikatte ikinci bir ilah tanımlamış olur. Varlığı kendinden bilen, Vacibu’l-Vücut’a ortak koşar. İşte bu düşünce, şirk dediğimiz ayrılığın başlangıcıdır. Çünkü o zaman Allah’ı bir yana, kendini başka bir yana koymuş olursun. Oysa Allah birdir, vücut birdir, varlık birdir; biz O’nun nuruyla varız.

Zira şirk, sadece putlara tapmak değildir; “ben” diyerek kendini Allah’tan müstakil bir güç sanmaktır. Gerçek tevhid, her an “La havle velâ kuvvete illâ billâh” (güç ve kudret yalnız Allah’tandır) bilincinde olmaktır. “Nefsi ilah edineni gördün mü?” (Câsiye, 23).

Hakikat ehli varlığın oluşumu hakkında derinlikli olarak nazar ederek yola çıkar. Mananın yolu, akılla değil nazarla, yani “kalp gözüyle” tefekkürdür. Bu nazar, yaratılmış her şeyde Allah’ın kudretini görür, ama Allah’ı o varlıklara büründürmez. Yani tasavvuf, akılla değil, kalple idrak edilen bir nazardır. O nazar, varlığı “ben” merkezli değil, “HU” merkezli görür.

Bu nazar edişi de İslam itikadına uygun düşünüp, batıl fikirlere kaymaması için, tüm ilmi unsurları tüm etraflarıyla irdelemek suretiyle düşünce dünyasını oluşturur. Hakikatin özü, şeriatla bağlı kalmaktır.

Şeriat olmadan tefekkür, sapmadır. Şeriat, nazarın mihengidir. “Her kim bana itaat ederse Allah’a itaat etmiştir.” (Nisâ, 80). Zira İslam itikadı olmadan yapılan her derinlik arayışı, hakikatten saptırır. Hakikatin ölçüsü Kur’an ve Sünnettir.

Zira varlığın katmanları seyredilirken, olayın özünden ayrılan birçok düşünce akımları türemiştir ki, bu düşünce akımları dünyadaki birçok dinde veya düşünce akımında görülmüştür.

Hakikat erbabları, yaratımın iç katmanlarını tefekkür ederken bile, İslam itikadını merkeze alır. Çünkü “şirke düşmemek”, hakikatin merkezinde durmayı gerektirir. Tarihte bu sapmaların örneği çoktur.

Tanrı’yı evrenle bir gören panteistler, hulûl fikrini savunan gnostikler, “ben tanrıyım” diyen felsefî akımlar… Hepsi, zat ile yaratılmışı karıştırmıştır.

Bu düşünce akımlarının genel felsefesi ise, olayın hakikatından uzaklaşarak kendilerini tanrı olarak isimlendirdikleri aşkın varlığın parçası veya onun kendileriyle birleşimi veya tek tanrının kendilerinden zuhuru olarak mülahaza ederler.

Bu tür düşünceler, panteizm veya hulûliyye (Tanrı’nın varlıklarda hulûl ettiği inancı) gibi sapmalardır. İslam bunların hiçbirini kabul etmez. Çünkü Allah’ın yaratıklarıyla özdeşliği mümkün değildir.

Oysa Allah, yaratıklarına hulûl etmez, onların içinde görünmez. Zat’ı ile onlardan münezzehtir. Bu düşünceler “vahdet-i vücut”u yanlış anlayıp, “hulûl” zannına düşenlerin yoludur.

Bu mülahaza ile olayın çehresinden ayrılarak, bambaşka bir temel kurup öylece bir düşünce dünyası kurarak, öylece kendilerini konumlandırırlar.

Bu fikirler, hakikati kopyalayarak sahte bir tevhid anlayışı üretir. Halbuki tevhid, “Lâ mevcûde illâ Hû” (O’ndan başka mevcut yoktur) demek değil; “Lâ mebûde illâ Allah” (ibadete layık olan yalnız Allah’tır) demektir. İşte böyle düşünenler, kendilerini ilahın bir parçası zannederler; oysa onlar, yaratılmış birer kuldur.

Zaten olayı tefekkür ettiğimizde, bu düşüncelerin olayı yansıtmadığı hemen anlaşılacaktır. Hayalden doğan her ilah fikri, şirk tohumudur. Çünkü hakikat, hayale değil, vahye dayanır. Zira tefekkür eden kalp, Hak nuruyla baktığında, yaratılanla Yaratan’ın asla aynı olamayacağını görür. Hakikatten kopan akıl, kendi ilahını üretir. Bu yüzden deizm, ateizm, panteizm gibi fikirler, ilahı değil “benliği” büyütür.

İşte bu düşünceler hayali bir tanrı anlayışına dayandırılır ki, hakikatı ise şirkin veya küfrün ta kendisidir. Hayalden doğan tanrılar, zihinlerin putlarıdır. Put bazen taştandır, bazen fikirden… ama hepsi şirktir.

Olayın hakikatını yanlış anlayan kısırlı bakış sahipleri de, deizm veya ateizm gibi kendilerine çakma birçok inanç şekilleri oluşturmuşlardır. Bu çağın putu “ben bilirim” anlayışıdır. Modern insan, kendini ilah edinmiştir. “Nefsini ilah edinen kimseyi gördün mü?” (Câsiye, 23).

İslam itikadını bilmeden maddenin veya mananın çehresini anlamak isteyenler, olayın hakikatını anlamadan yanlış düşünsel temeller kurarak ilerlerler. Kur’an’sız tefekkür, zifiri karanlıkta yön bulmaya çalışmaktır. İslam itikadı olmadan yapılan her tefekkür, hakikate değil, zan üzerine kuruludur. “Zannın çoğu günahtır.” (Hucurât, 12).

Bu ilerleme sonucu, varlığın gerçek içeriğinden uzaklaşarak, içinde olduğu âlemi başka vecihle konumlandırarak, vermesi gereken hakları veremeden özüne giden yoldan mahrum olurlar.

Hakikatten kopan, “ben” merkezli yaşam kurar; bu da nefsin hâkimiyetidir. Oysa özüne giden yol, nefsin değil, teslimiyetin yoludur. Yani kişi, evreni anladığını sanır ama Rabbin kudretini kaybeder. Çünkü öz, yalnız Hakk’a yönelmekle bulunur.

Zira olayın özünü katıksız bir şekilde, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz izah eylemiş ve insan için gerekli olan tüm perspektifleri apaçık bir dille izah eylemiştir.

O (sallallahu aleyhi ve sellem), hem zâhirin hem bâtının rehberidir. “O hevâsından konuşmaz; onun söylediği, ancak kendisine vahyolunandır.” (Necm, 3-4). O, “Hakk’ın diliyle konuşan” son Resuldür. Marifetin de, hikmetin de kaynağı ondadır.

Esas gayenin iman ve amel olduğunu ve olayın iç yüzünü bilip bilmemenin amelle ilintili olmadığını ve ameli terk edenin herhangi bir şeye kavuşamadığını haber etmiştir. İman, kalbin teslimidir; amel, bu teslimiyetin fiile dönüşmesidir. Hakikat bilgisi, amelsiz kişiyi kurtarmaz. Zira amelsiz iman, dilsiz kalptir.

Onun yolunu terk edenlerin ise, hiçbir maksada ulaşılamadığı haber edilmiştir. Sünnet, hakikate açılan kapıdır. O kapıyı kapatan, marifetullah’ı da kapatır. Çünkü kurtuluş, “Sünnet-i Seniyye”ye sarılmakla mümkündür. “Kim benim sünnetimden yüz çevirirse, benden değildir.” (Buhârî, Nikâh, 1).

Kurtuluşa ermek isteyenlerin İslam itikadına bürünmek zorunda olduklarını, son nazil olan ilahi kelam haykırmaktadır. “Kim İslam’dan başka bir din ararsa, ondan asla kabul olunmaz.” (Âl-i İmrân, 85). “Bugün sizin dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım.” (Mâide, 3). Bu kelam, başka itikadların geçersizliğini ilan eder.

Son ilahi kelama bütüncül bir itikatla ve ilimle bakamayanlar ise, yanlış yolda olduğunu anlayamaz! Kur’an’a parçalı bakan, gerçeği göremez. İlim, kalp nuruyla birleştiğinde, insan doğruyu bulur.

Kur’an’a teslim olmadan, Hakk’a ulaşılmaz. Zira elimizdeki yegâne sağlama ve mizan ilahi sunumdur. Kur’an, mizan (ölçü)dir. Ölçü Kur’an’dan değilse, fikir zandır. Her söz, Kur’an terazisinde tartılmadıkça, değeri belirsizdir.

Bunları böylece bildikten sonra bilelim ki, varlıkta Allah yanı sıra, tümüyle ayrı özgür ve dilediğini kayıtsız şartsız yapabilen tümüyle bağımsız vücut sahibi varlıklar kabul etmek şirktir.

Şirk, Allah’a eş koşmaktır. İster taşla, ister fikirle yapılsın; bağımsız varlık inancı, tevhidi bozar. Şirk, Allah’ın hükmünden bağımsız bir kudret kabul etmektir. “Allah’tan başka hüküm koyucu mu arayayım?” (En’âm, 114).

Zira Vacibu’l-Vücut olan sadece Allah’tır. Vacibu’l-Vücut, varlığı zorunlu olan demektir. Bu özellik yalnız Allah’a mahsustur. Bizim varlığımız mümkün (ihtiyarî) bir varlıktır.

Tüm yaratılanlar Vacibu’l-Vücut olmayıp, varlıkları Allah ile kaim olup, gölge vücut veya sanal vücut diye tanımlayabileceğimiz tarzda Allah’ın yaratmasıyla var edilmişlerdir.

Yaratılmış varlıklar, kendi kendine var olamaz. Onlar, Allah’ın nurunun gölgesidir. Yani bizim varlığımız, Allah’ın nurunun gölgesidir. Biz “var gibi”yiz ama “var eden” O’dur.

Tüm âlemlerin varlığı yaratılış bakımından, Allah’ın fiili olarak yer alıp içerik olarak Allah’ın yaratımlarıdır. Âlemler, Allah’ın fiilinin dışavurumudur, ama O’nun Zat’ı değildir. Yani âlemler, “kün” emrinin yankısıdır. Allah “ol” dedi, ve oldu (Yâsîn, 82).

İçerik olarak Allah’ın yaratımı olan mahlûkun, hâl ve davranışları Allah’ın fiilleri olmayıp, her yaratılanın kendisine Allah tarafından bahşedilen özelliklerin birbirine göre seyrinden başka da bir şey değildir.

Yani kulun fiili kendi iradesiyle gerçekleşir, ama yaratılması Allah’a aittir. Yani mahlukun iradesi vardır, ama mutlak değildir. Allah’ın kudretiyle işler ama fiil onundur. “Sizi de, yaptıklarınızı da Allah yaratmıştır.” (Sâffât, 96).

İşte bu seyirlerde mahlukun içinde oldukları tüm vaziyetler ve bu vaziyetlere ermek için sahip oldukları tüm kuvveler, Allah’ın nurunun kendisinden oluşan nurani tecellilerden başka bir oluşum değildir.

İşte bu noktada nurani bir vücut olarak yaratılmış olan varlığını kalkıp zâtî bir varlık zannetmek ve sonra da ben kendi kendime varım demek kadar da hakikat dışı bir düşünce tarzı olamaz. Bu düşünce, “ene” (benlik) putudur. Şirk, bu putun kalpte oturmasıdır. Benlik putunun temeli budur. “Ben yaptım, ben kazandım” diyen kişi, ilahî kaynaktan koptuğunu fark etmez. Bu düşünceye bürünüp, ben ve Allah anlayışıyla düşünmek çok sakat bir anlayıştır.

Ama bu düşüncelere dalmadan, Allah ile kaim olduğunu bilip, tüm güç ve kuvvetinin Allah’tan geldiğine iman edip, öylece dünyasını yaşamak, şirk olmayıp, kendisinin de kurtuluşuna vesile olacaktır.

Bu hâl, hakikî tevhiddir. “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh” (Tüm güç ve kudret ancak Allah’tandır) diyebilmek, tevhidin özüdür. Kurtuluş, teslimiyettedir. “Hasbiyallâhu lâ ilâhe illâ Hû.” (Tevbe, 129).

Tavsiyemiz şudur ki, eğer olayın teferruatıyla kafasını yormak istemiyorsa, tüm havl ve kuvvetin kendisine Allah’tan geldiğine iman edip, haramlardan sakınıp emirlere yapışıp, öylece sonsuz güzelliklere kanat çırpmaktır. İman, zihin işi değil, kalp işidir. Salih amel, kalbin kanat çırpışıdır. Tevhit, sade yaşamakla korunur. Bilmek değil, amel etmek kurtarır.

Ama olayın özünü öğrenmek istiyorum dersen, o zaman çok dikkatli adım atıp kesinlikle düşünce dünyasına sahip çıkmak zorundadır. Marifet, dikkat ister. Hakikatin kapısı, ince bir kılıç üstünde yürümek gibidir. Çünkü “hakikat yolculuğu”, bir gönül ilmi ve hassas terazidir. Yanlış bir adım, yılların inancını zedeleyebilir.

Zira teferruatlara dalarken, eğer yolun tüm nazariyelerini bilen biriyle yol yürümüyorsa, her an ayağı kayacak bir yolda olur ki, ufak bir çalkantıda, her şeyini yitirebilir. Rehbersiz tefekkür, denizde pusulasız kalmak gibidir. Mürşid, bu pusuladır. İşte bu yüzden tasavvufta “mürşidsiz yol tehlikelidir.” Mürşid, istikamet garantisidir.

Onun için de tasavvuf ilmi, çok riskli bir mecra olup, kesinlikle her kafası karışınca danışacağı bir rehberle yol yürümesi esastır. Tasavvuf, sır ilmi olduğu için rehbersiz yolculuk, kişiyi şirke sürükleyebilir. “Âlim, şeytana karşı kalkandır.” Mürşid, müride ayna tutar. Aynasız olan, kendini göremez.

Yoksa kafama göre yürüyeyim derse, ayağı kaydığında, artık istikamete gelmesi çok zor olacaktır. Şirke düşmek kolay, tevhide dönmek zordur. Çünkü benliğin yönettiği bir seyrin sonu, daima sapmadır.

Zira ilmen ve fehmen üzerine eğildiğini hak bilecek ve bir daha esas mecraya gelemeyecektir. Kişi bilgisine güvenirse, kalp ilmini kaybeder. Kalp ilmi, tevazu ister. Nefis, bilgiyle de gururlanabilir. Hakikati kendine mal eden, hakikatten uzaklaşır.

Bu gerçeğe binaen, mana yolunun yolcusunun mana yolunda yürürken, yol rehberi olmadan yol yürüyenin, rehberinin şeytan olduğu söylenmektedir. Bu söz, ehlullahın ikazıdır: “Rehbersiz yol, şeytanın yoludur.” Çünkü nefsin rehberi şeytandır.

İşte tüm anlatımlardan anladık ki, BEN ve RABBİM hakikati, yaratılmışlık planında hakikattir ki, bu hakikati reddetmek, kişiyi İslam çizgisinin dışına atar. Benlik yaratılmıştır; Rab mutlak yaratandır. Bu ikiliği inkâr, yaratıcıyı inkârdır. “Ben”in varlığını inkâr değil, kaynağını doğru bilmek gerekir.

Biz varız, ama O’nun yaratmasıyla varız. Çünkü benliğimiz, yokken yaratılmış ve artık varlık olmuştur. Artık biz varlıklar Allah’ın yaratımıyla var hükmünde olup Allah ile kaimliğinin farkındadır. Bu farkındalık, tevhidin marifet hâli yani marifetullahtır. Varlığın Allah’la kaim olduğunu bilmek, tevhidin doruk noktasıdır.

Bu hakikata da, ‘Ya Bâkî Entel Bâkî’ diyerek faniliğinin Allah’ın yaratmasıyla var olduğunu ve varlığının öylece oluştuğunu fark eder. “Her şey helak olur, ancak O’nun Zâtı bâkîdir.” (Kasas, 88). Bu zikir, faniliği teslimiyete dönüştürür. Bu kabul şirk olan bir fikir olmayıp, tevhidin ta kendisidir. Zira tevhid, “ben yokum, O var” diyebilmektir. Yani “benim varlığım O’nun varlığıyla kaimdir” demektir.

Şirk, kalpte iki merkez bulunmasıdır: biri Allah, biri “ben”. Şirk, sadece taşa tapmak değil; kalpte “ben” diyerek Allah’a ortak koşmaktır. Tevhid, “varlık Allah’tandır” bilinciyle yaşamak; şirk, “varlık bendendir” zannına sapmaktır.

Tevhid, kalpte yalnız Allah’ın hüküm sürdüğü bilinç hâlidir. Her “ben yaptım” sözü, gizli bir şirktir; her “Allah diledi” sözü, tevhidin meyvesidir. Tasavvuf ilmi, akıl değil teslimiyet ilmidir. Akılla giren şaşar, gönülle giren bulur. Hakikati idrak, akıl ile değil, teslimiyetle mümkündür.

Şirk, nefsin sesidir; tevhid, ruhun nefesidir. Her “ben yaptım” sözü, şirk tohumudur; her “Allah diledi” sözü, tevhidin meyvesidir. “Ben”le başlayan her cümle, varlık davasıdır; “HU” ile başlayan her nefes, kulluk hâlidir.

“Allah kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz.” (Nisâ, 48) “Her şey helâk olur, yalnız O’nun Zâtı bâkîdir.” (Kasas, 88) “Sizi de, yaptıklarınızı da Allah yaratmıştır.” (Sâffât, 96) “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh” Tüm güç ve kudret yalnız Allah’tandır. “Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi sevdim, mahlûkatı yarattım.” (Hadis-i kudsî) Her şey helâk olur, yalnız O’nun Zâtı bâkî…

Tevhid, “Allah vardır” demek değil; “ben, O’nunla kaimim” diyebilmektir. Şirk ise, O’nunla kaim olduğunu unutarak “ben varım” demektir. Kurtuluş, “Ya Bâkî Entel Bâkî” diyerek faniliğini Hakk’ın bâkiliğine teslim etmektir.

Yorum yapın