411) GÖNÜL ZEVKİ

Marifet, kokusunu alıp konuşmak değil, öylece hâl olunup, hâl olan ile gönülden gönle zevki akıtmak. Dil ile de bunun yolunu izah etmek.

Yani marifet, sadece kelimenin kokusunu taşıyıp onu süslü cümlelere dökmek değil; bizzat o hakikatin hâline dönüşmektir. Gönülden gönle akan zevk, dille tasvir edilmeden önce hâl ile taşınır.

Dil sonra devreye girer; gönülde yaşanan zevki, kelimelere rehberlik ettirerek anlatır. Asıl lezzet de budur: Hâlin kelama dönüştüğü yerde, kelam artık kuru söz değil, gönül çağrısı olur.

Üç günlük Sevr’de, gönülden gönle nakşedildi. Lakin lisan susup kaldı. Zira lisan her zaman olamaz mizan (ölçü, terazî). Ekseriyetle onda oluşmaz an. Lakin eder işte kîl u kâl (boş söz, dedikodu). Eskiye dem vurur. Gelmemişe el vurur.

Üç günlük süren efendimiz ile sadık dostu arasında süren Sevr macerası, gönle nakşedilen hakikatlerin, dile hiç uğramadan sahibini olgunlaştırdığı bir süredir.

Lisan çoğu zaman mizan olamaz; kelime terazisi, hâlin inceliğini tartamaz; bu yüzden diller kîl u kâl ile oyalanır, ya geçmişe takılır ya da gelmemiş günlerin hayaliyle avunur. Oysa gönülden gönle akan sır, kelimenin eline bırakılmayacak kadar kıymetlidir; bazen sükûtun kendisi, bin ciltlik kitaptan daha çok anlatır.

Anından haber eden ise olur lâl (dilsiz, suskun). Çünkü oraya sığmaz kal. O sığmayan kal’ı terennüm edenlere ise iner ferman.

Hakikatin “an”ından haber veren, çoğu zaman susmak zorunda kalır; çünkü kalbe sığmayan, dile hiç sığmaz. Gönlün taşıyamadığı o derinlik, kelimeye dökülmek istediğinde kırılır, eksilir. Bu yüzden kimi gönüller lal olur; hâlini konuşmak yerine, hâliyle şahitlik eder.

Kalbine sığmayan o mânayı terennüm etmeye kalkışanlara ise ilahî uyarı gelir: “Bunu herkesin önünde açma, bu sır seninle benim aramda kalsın.” eden sırrımı ettin üryan… İlahi ceza olur agâh. Oysaki dil, her kişiye onun diliyle eylemeliydi kal. Budur Allah indinde yazılan kelam.

Sır, çıplak bırakılmak için değil, emanet bilinmek için verilir. Sırrı üryan etmek, kendini alkışa açmak değil; ilahî bir ikazı üstüne çekmektir.

Dil, herkese onun anlayacağı dilden seslenmeliydi; yani kişi, karşısındakinin taşıyabileceği kadarını paylaşmalıydı. Allah katında makbul olan kelam da budur: Hem sırrı koruyan, hem gönüllere merhem olan, hem de taşıyamayacak olana yük bindirmeyen söz.

İşte insan cahil… İşte insan zayıf… Bayram elbisesi giyen çocuk gibi ister harçlık. Oysaki harcanan işte erdiği ilmin kokusu idi. Harcamasaydı, daldıkça dalacaktı. Denizler ona açılacaktı. Kaf Dağı’na yetişip Anka olacaktı.

İnsan, bayramlık elbiseye sevinen çocuk gibi, eline geçen ilk manevi zevki hemen harçlık gibi harcama derdinde.

Hâlbuki o tattığı ilim kokusu, içine çekip saklaması gereken bir nefesti. Sabretseydi, o koku onu deryalara taşıyacaktı; hakikat denizleri açılacak, Kaf Dağı hükmündeki engeller aşılacak, Anka misali sır ufuklarına yükselecekti. Ama zayıf nefis, gördüğü ilk parlaklıkta tüketmeye koşuyor; böylece kalıcı denizler yerine, geçici damlalarla yetiniyor.

Velhasıl sınav dünyası… İman, salih amel ve hak üzere sabreden erişecek… Gerisi yolda kalacak. Bu dünya, arzu kırılmalarının, sır imtihanlarının, dil ve gönül terazilerinin sınandığı bir meydan.

Sonuç ise çok net: İmanla duran, salih amel ile yürüyen, hak üzere sebat eden ve sabırla tutunan erişecek; diğerleri yolda kalacak. Gönül zevki de ancak bu çizgiye oturduğunda hakiki bir lezzet olur. Aksi hâlde kalpte doğan zevk, nefse harçlık yapılır ve imtihan kaybedilir.

Unutmayalım ki… Rabb, sabredenlerle beraber eylesin. En büyük gönül zevki, Rabb’in beraberliğinin hissedildiği andır. Sabır, sırra sadakat, dilin haddini bilmesi ve gönlün taşıdığı emanete ihanet etmemesi, bu beraberliğin en büyük vesilesidir. Dile düşmemesi gerekeni dile düşürmemek, gönle emanet edileni gönülde saklamak, kulun Rabb’ine karşı edep imzasıdır.

Biliyorum ki, gönül zevki dediğim bütün bu hâlin özeti, Rabb’imin “Asra yemin ederim ki, insan gerçekten ziyandadır. Ancak iman edip salih amel işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler müstesnadır.” buyruğuyla çizdiği yolda saklıdır (Asr Suresi, 1-3).

Sırrın, kelamın ve hâlin sınandığı bu imtihan dünyasında, “Ey iman edenler! Sabır ve namazla Allah’tan yardım dileyin. Şüphesiz ki Allah, sabredenlerle beraberdir.” hitabını gönlümün merkezine koymadan adım atamam (Bakara Suresi, 153).

Biliyorum ki sabır, sadece beklemek değil; içimdeki sırra, ilme ve gönül zevkine sadakatle sahip çıkmaktır.

Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in “Kim sabretmeye çalışırsa Allah onu sabırlı kılar; hiç kimseye sabırdan daha hayırlı ve daha geniş bir nimet verilmemiştir.” müjdesi, gönlümün onay mühürlerinden biridir (Buhârî, Rikak 20; Müslim, Zekât 124).

Sırrı üryan etmemek, hâli ucuz alkışa satmamak, gönül zevkini nefsin harçlığı hâline getirmemek, bu ayet ve hadislerin bende açtığı edep çizgisidir.

Şunu da biliyorum ki; kim imanını korur, salih amel ile besler, hak üzere sabretmeyi ve sabrı tavsiye etmeyi kendine düstur edinirse, onun gönül zevki geçici bir heyecan değil, Rabb’inin beraberliğini hissettiği derin bir huzura dönüşür; böylece sır emaneti bozulmaz, dil edebi aşmaz, gönül de sınav dünyasında deryalara açılan bir sefine hâline gelir.