O Kur’an’ın çehresi… Onun için oluşmadı dengisi. Ama Kur’an’ı anlamak için tüm belagat (güzel konuşma) ve hitabet (etkili ifade) ehlinin oldu hevesi. Buna uyandı ehli feraset (anlayış ehli); bununla kaim (ayakta duran) oldu risalet (peygamberlik). Hiçbir şey tabii ki ulaşamaz fesahatine (söz güzelliğine). Yüzer her kul onun belagatine. Onda dür (inci) ve cevherler (değerli hakikatler) bulurlar, nişanelerine sunarlar.
Kur’an öyle bir deryadır ki, her dalgacı kendi kabı kadar su alır ondan. Kimisi bir damlada Hakk’ı bulur, kimisi denizin içinde bile susuz kalır. Kur’an’ın hikmetine gözleriyle değil, kalbiyle bakabilenler, onun derinliğinde hakikatin ışığını görürler. “De ki: Eğer deniz Rabbimin sözlerini yazmak için mürekkep olsaydı, Rabbimin sözleri bitmeden deniz tükenirdi.” (Kehf, 109)
Kur’an-ı Mecid, irfan (manevî bilgi) denizidir. Onda celb olur gelir kelama (söz, hakikat kendiliğinden dile gelir). Onun içeriğine müttali (vakıf) olmayanlar, insanlara bakıp kaçar yolundan. Oysaki insana bakıp Kur’an’a ermek isteyen kalır yolda katiyen.
Kur’an’a ulaşmak, insanın kendi nefsinin perdesini kaldırmasıyla mümkündür. Zira Kur’an, insana dışarıdan değil; insanın kendi özünden konuşur. Kalbi perdeyle örtülü olan, ayetleri anlamaz, sadece harfleri okur. “Onlar Kur’an’ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalplerinin üzerinde kilitler mi var?” (Muhammed, 24)
Zira insanlar heybesine göre ondan alır. Heybesi dolan kalır dermansız. Heybesi boş kalan olur kısır, ondan olur nasipsiz. Kalp, ilahi hakikatleri taşımaya hazır bir heybeye benzer. Kibirle dolu olanın içine yeni nur sığmaz; gafletle boşalanınsa içi çorak kalır. İlmiyle amel edenin heybeye doldurduğu nur, ahirette ona yoldaş olur. “Allah ancak kalbi selim ile gelenlerden razı olur.” (Şuara, 89)
İşte ey kul! Çıkarma aklına göre ondan kelam. Danış fakih olana, kalma bi-derman. Allah ayette fakih (derin anlayış sahibi) olana işaret eder. İlmin derinliği onlardadır der, onlara lütuf verilmiştir der. İlmin ehli, kelamın inceliğini idrak edenlerdir. Onlar, Kur’an’ın zahirini süs bilmez; batınında (iç anlamında) Hakk’ın sesini işitir.
Akıl, tek başına yetersizdir; nur, rehberlik etmedikçe bilgi karanlıkta kalır. “Allah, kendisine hikmet verilene büyük bir hayır vermiştir.” (Bakara, 269)
Fıkıh ilmini fakih olandan öğren; kelam ilmini de ilminin fakihinden. Tasavvuf ilmini de hakeza fakihinden öğren. Zira buldular fakihler incelikleri ilahi kelamdan, sundular önümüze sofradan. Haydi sen de bu sofradan tat; geri durup ‘yeniden icat edeyim’ deme…
Hakikat sofrası kurulmuş, rızık her çağda hazır edilmiştir. İnsan, o sofradan tatmadıkça kendi sofrasını kuramaz. Nefsine dayanıp yeni yol açmaya çalışan, Hakk’ın kurduğu yoldan sapar. İlahi ilim, silsileyle aktarılır; ehline bağlanmadan içilir suyu acılaşır. “Bu ilim, Allah’ın kendilerinden razı olduğu kimseler tarafından taşınacaktır.” (Hadis-i şerif)
Zira Allah zikri indirdi, “koruyacağım” dedi. Bazısı zikri sadece ayetlere hasretti. Oysa zikir, Kur’an ile yürüyen idi. Kur’an zaten saklı kitap, onu oku düşme bitap (yorgun). Zikir (anış), sadece dilde değil, yürüyüşte, duruşta, nefeste olmalıdır.
Kur’an’ın korunması, onu ezberleyen değil; onunla yaşayan kullarla mümkündür. Kur’an’ı okuyan değil, yaşayan Resulullah’tır (sallallahu aleyhi ve sellem). “Gerçekten bu zikri biz indirdik, elbette onu biz koruyacağız.” (Hicr, 9)
Yürüyen ise Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’dir misli kitap. O yürüyen Kur’an’dır, canlı kitap. Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, Kur’an’ın ete kemiğe bürünmüş hâlidir.
O’nun her adımı, her tebessümü, her susuşu bir ayettir. O’nu örnek almak, Kur’an’ı yaşamaktır. “Andolsun ki, sizin için Allah’ın Resulü’nde güzel bir örnek vardır.” (Ahzab, 21)
İşte dört mezhep, zikrinden ameli alıp mühürledi. Eş’ari ile Maturidi itikadı mühürledi. Tasavvuf ehli ise vardır muteber yolları; Hz. Ebubekir ve Hz. Ali’ye dayanır nisbeti. Tutun bu yollara, işte kalma sahrada; öylece kendini bul sahada.
Mezhepler ve tarikatlar, Hakk’a giden yolların merdivenleridir. Her biri bir esmanın tecellisidir. Kim hakikate susamışsa, o yolların birinde menziline ulaşır. Kökü Kur’an, gövdesi Resulullah’tır; dalları o yollarla uzanır semaya.
Bu saha senin alanın, iyi koru. Sakın terk etme, yoksa gol yersin defansta. Gol atan şeytan ve nefistir. Arındırırsan nefsi, şeytan kalır pazarda; artık sen de rahat kalırsın mezarında. Hak yolunun savaş meydanı insanın içindedir.
Nefs ve şeytan defansa sızmak ister; zikrullah, müminin kalkanıdır. Kalbini savunmayan, kaybeder kendi hakikat kalesini. “Gerçek mücahit, nefsiyle cihad edendir.” (Hadis-i şerif)
Mezarında artık Münker ve Nekir’le kalırsın sınavda. Münker-Nekir sınavı burada başlar aslında. Et-kemik beden ölünce açılır sana saklı olan kutuda. Dersin ki: “Ben daha önce cevap verdim.” Kabir suali, yaşarken cevap verilen bir imtihandır. “Rabbin kim?” sorusu, kalpte cevabını bulmuş olanlar için kolaydır. Nefes alırken Hakk’ı anan, toprağa girdiğinde de o zikirle dirilir.
İşte nihayeti sizlere sundum. Artık cennet ve cehennem görünür; öylece haşra hazır olunur. “Allah’ım, cevapta kalbimizi sabit eyle.” Âmin, ya Rabbel Âlemin. Kalbin sabit olması, Hakk’a yönelmiş olmasındadır.
O sabitlik, kıyamet günü ayağı kaymayanların sırrıdır. Kim Kur’an’la yürürse, haşirde yüzü nurlanır. “Ey Rabbimiz! Bizi doğru yolda sabit kıl ve bizi rahmetinle bağışla.” (Âl-i İmran, 8)
Kur’an, sadece okunacak değil, yaşanacak bir kitaptır. İlmi, ehil olandan al; her kelamın ardında bir nur gizlidir.
Zikir, dilde değil, hâlde yaşanır. Nefsini koru, kalbini zikirle savun. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in ahlakı, Kur’an’ın hayattaki yansımasıdır.