Tabi ki bizim mevzu bu sahte aşkların dışında, kişi ile Rabbi arasındaki münasebet bakımıyla idi. Bizim meşrebimiz tasavvuf meşrep olduğu için biz, aşkı bilinen veçhiyle kişinin kendisini Allah’ta eriyip yok ettiğini sananların aşklarını, bir şizofrenik hastalık olduğunu dile getirir ve bu olaya dikkat çekmek için de “aşk yoktur” deriz.
Ama sen sevginin adına aşk koymuşsan koyabilirsin, buna da bir şey diyecek konumda değiliz. Ama bil ki aşkın kendi öz kavram manası, bir bireyin kendisini ikinci bireyde yok etmesine denir ki, bu muhaldir.
Burada merkezime aldığım şey, kul ile Rabbi arasındaki ilişki. Yani ben mevzuyu Leylâ–Mecnun hikâyesinde kalmış beşerî tutkular üzerinden değil, insanla Allah arasındaki yakınlık penceresinden okuyorum.
Tasavvuf meşrepli oluşumun sebebi de bu: Hakikat dediğim şey, benim iç âlemimde Rabbimin tasarrufunu fark etmemdir. Eğer “aşk” adı altında, bu tasarrufu görmezden gelip, kendimi bir hayal içindeki yokluğa sürüklüyorsam, o hâli rahatsızlık olarak görür ve uyarırım.
“Aşk yoktur.” derken kastım, insanların hissettiği sevgiyi inkâr değil; kavramın yanlış kullanılan yüzünü reddetmektir.
Bir insan “Allah aşkı” diyerek kendini akılsız ve ölçüsüz bir coşkunluğa teslim ediyorsa, Kur’an ve sünnet terazisini devreden çıkarıyorsa, o hâli benim nazarımda hakikat değil, şizofrenik bir dağılmadır. Ben bu dağılmayı gördüğüm için “Bu kullandığınız aşk, sizi hakikate değil, parçalanmış bir şuur hâline götürüyor.” demek zorunda kaldım.
Yine de sevginin adını “aşk” koyanlara kavga açmıyorum. Çünkü biliyorum ki herkes, kendi lügatine göre konuşuyor. Kimi “aşk” derken aslında muhabbetullahı kast ediyor, kimi “muhabbet” derken boş bir duygusallığı anlatıyor.
Ben isimle değil, içerikle meşgulüm. Eğer senin “aşk” dediğin hâl, seni Allah’a yaklaştırıyor, seni Kur’an’a bağlayıp Resul’ün izine sokuyorsa, o zaman sen dilinle aşk desen de, ruhunla muhabbetullahın içindesin demektir.
Aşk kelimesinin öz kavram manasını vurguluyorum: Bir bireyin kendisini ikinci bireyde yok etmesi. Bu anlam, ulûhiyette muhaldir. Yani kulun kendisini Allah’ta “varlık olarak” yok ettiğini iddia etmesi, zahirde fena diye süslenen ama batında itikadî riskler taşıyan bir alandır.
İnsan, kendisini Allah’ta yok ettiğini zan ettiğinde, bazen farkında olmadan kendi benliğini ilahlaştırır. “Ben yokum, O var.” derken bile, “Ben” diyen bir dil vardır orada. İşte bu ince çelişkiyi gördüğüm için, “Bu kavramı bu hâliyle kullanmak doğru değil.” demek zorunda kalıyorum.
Tasavvuf meşrepli yolumda şunu merkeze aldım: Ben, Allah ile varım; Allah’a rağmen değil. Varlığımı O’na ortak koşmadan, kendimi O’nun adıyla seyreden bir kul olarak konumlandırıyorum.
“Yokluk” dediğim hâl, benim hakikatte hiç olduğumu, ama O’nun dilediği nispetle bana varlık elbisesi giydirdiğini idrak etmemdir. Burada yok olan, benim sahiplik vehmimdir; yok olan, benim rububiyet iddiamdır. Ama kul oluşum, hiçbir zaman yok olmaz. Çünkü kul olarak durmam, emanete sadakatin ta kendisidir.
Son söz niyetine kendi nefsime şöyle diyorum: “Kavramların peşine düşme; hakikatin peşine düş. ‘Aşk var mıdır, yok mudur?’ tartışmasına takılma; hangi hâl seni Rabbine daha yakın kılıyor, ona bak.
Eğer aşk adı altında kendini kaybediyorsan, dur. Eğer muhabbet adı altında sadece duygularını okşuyorsan, yine dur.
Ama seni toparlayan, seni edebe çağıran, seni Kur’an’a bağlayan, seni Resul’ün önüne oturtan bir sevgi akıyorsa, bil ki orada El-Vedûd’un tecellisi var. Adı ne olursa olsun, sen o tecellinin önünde edeple secdeye var.”