Seni kendimizde nasıl birleriz? Zihinde kalıyor birlemek, bir ben varım bir de sen hatta bir de bahsettiğimiz Allah… Nedir bu vahdet? Öncellikle bilelim ki; birlik, “ben” ve “sen”in ortadan kalkması değildir; “ben”in kaynağını, “sen”in hakikatini fark etmektir. Zihin ayrıştırır, gönül birleştirir. Vahdet, zihinle değil, gönülle idrak edilir.
“Birlemek” sanıldığı gibi bir araya toplamak değildir; bilinci aynı merkezde dengelemektir. Zihin, varlığı çoklukta görür; kalp ise o çokluğun ardındaki tek kaynağı hisseder. Zihin “ben” ve “sen” derken, kalp “HU” der. İşte vahdet, benlikleri var eden mutlak kaynağı görmektir.
Biz kesretteyiz… Kesret, çoğul demektir. Yani birçok varlık. Kesret, Allah’ın isimlerinin farklı tezahürüdür. Her bir varlık, bir ismin aynasıdır. Eliniz ile ayağınız bir olur mu? El, kudretin; ayak, seyrin sembolüdür. Bu fark, birliğin parçasıdır. İş odur ki… El ile ayağı birlemek değil… El ile ayağı uyumlamaktır.
Vahdet, her şeyi tek bir forma indirgemek değil, her şeyi kendi konumunda hikmetle uyumlamaktır. Uyum, tevhidin fiildeki yansımasıdır. “O ki her şeyi ölçüyle yaratmıştır.” (Kamer, 49) ayeti bu uyumu açıklar.
İki ayağı düşün; iş odur ki iki ayağı tek düşünüp zıp zıp yapmak değil, iki ayağı uyumlayıp sendelemeden yürümektir. Hakikat yolunda yürüyüş, ayakların ritmini dengelemektir. Ayrıca sağ ayak zahiri, sol ayak batını temsil eder. Biri olmadan diğeri dengesiz olur.
İşte kesrette vahdet, kesreti teklemek değil, kesretin hakkını vermektir. Kesret, tecellilerin sahnesidir. Vahdet, bu sahnede her şeyin hakkını yerine koymaktır. Hak, her varlığın yerinde adaletle tecellisidir.
Hakikat ehli bilir ki, birliği idrak etmek farklılıkları silmek değil, onlara hikmetle muamele etmektir. El-Hak her varlığa kendi rengine uygun bir işlev vermiştir. Birliğin sırrı, farklılıklar arasındaki uyumdadır. “Renklerinizin ve dillerinizin farklı olması, Allah’ın ayetlerindendir.” (Rûm, 22)
Yegâne Rab… Yegâne Melik… Yegâne İlah olarak Allah bilmektir. Birlik idraki, tüm ilahlık atfettiğimiz varlıkların sahip oldukları her bir içeriğinin mutlak sahibini fark etmemiz ve Allah yanı sıra tüm ilahlık vasfını verdiklerimizi red ederek; mutlak olan bir tek olan kudret sahibini birlemekle başlar. “İlâhınız bir tek İlâhtır.” (Bakara, 163) ayeti bu bilinci taşır.
Öylece gönül dünyasını Allah’a çevirmektir. Kalp, yönünü kıbleye çevirdiğinde her şey yerli yerine oturur. Çünkü yön, kimliğin istikametidir.
Vahdetin özü yöneliştir. Tüm yönler O’na dönerse, çoklukta tekliği görürsün. “Nereye dönerseniz dönün, Allah’ın vechi oradadır.” (Bakara, 115) ayeti, kesret içinde vahdetin manasını fısıldar.
En büyük yanılgı noktası şurada başlıyor. Allah mutlak vücut sahibi ve tek vücut sahibi realitesinden yola çıkarak, tüm varlığı dahi O bilmek. İşte bu düşünce, vahdeti yanlış anlamaktır. Varlık, O’nunla kaimdir ama O değildir. “Hiçbir şey O’nun benzeri değildir.” (Şûrâ, 11)
Hakikatin sınırına akılla yürümek isteyen kişi, çoğu zaman “ben de O’yum” sapmasına düşer. Hâlbuki marifet, ayrılığı inkâr değil, farkı bilerek birliği görmektir. Vahdet şirke değil, teslimiyete götürür.
Şimdi diyeceksin ki, hoppala… Biz ondan gelmedik mi? Evet ondan geldik ama bu ondan gelme, başka ondan gelme… “Ondan gelmek”, zatından kopmak değil, emrinden var olmaktır. Biz, zatından parça olarak değil, O’nun “kün fe yekûn” emriyle var edilen bir halkız. “O, bir şeyin olmasını dilediğinde, sadece ‘ol’ der, o da olur.” (Yâsîn, 82)
Peki nasıl? İşte nasılını anlamak için, bizim dünyamızda kullandığımız kavramların mutlak Zât çerçevesinde kullanımının gerçeği yansıtmadığını bilmeliyiz.
Allah hakkında kullanılan her kelime semboldür. “Sübhanehu” deriz, çünkü her tasavvurdan münezzehtir. Kavram, mahlûktur; Zât, mahlûkun üstündedir. İnsanın dili sınırlı; Allah’ın varlığı sonsuzdur. Sonsuzu kelimeye sığdırmak imkânsızdır.
Biz O’nun Zâtı dediğimizde, tüm kavramlar düşer ve biz dahi düşeriz. “Zat” kelimesi insan aklının dayanma noktasını aşar. Zatta yer aranmaz; çünkü zat mekândan münezzehtir. İnsan, ancak aczini fark ettiğinde O’nun varlığını hissedebilir. Zât denilince tüm varlıklar sükût eder. Orada benlik yok olur, yalnız “HU” kalır. “O, evveldir, âhirdir, zahirdir, bâtındır.” (Hadîd, 3)
Şimdi… Düşen biz, nasıl olur da O’nun zatında kendimize yer ararız. Zâtın içinde “yer” aranmaz. Çünkü O, mekândan münezzehtir. Biz, sadece O’nun tecellisinde zuhur ederiz.
Bir kere biz, zat makamında düşmüşüz ve yokuz. Peki… Biz sıfat makamında var mıyız? Sıfat makamında O’nun parçası mıyız? Sıfat, tecellinin dili; zat, mutlak bilinmezliktir. Biz sıfatın gölgesinde yaşarız ama o sıfatın sahibi olamayız.
Zat, mutlak varlık alanıdır; mahlûk, yokluktan varlığa taşınmıştır. Sıfatlarda pay yoktur; sadece yansımalar vardır. Güneşe bakan su damlası, ışığı taşır ama güneş değildir.
Biz sıfat makamında O’nun parçası olsaydık, hayatımız, ilmimiz, irademiz, konuşmamız, duymamız, görmemiz, kudretimiz, oluşturma gücümüz sonsuz olurdu.
Eee… Bu da sonsuz değil ve kendimize dönüp baktığımızda, her biri mahdut… Mahdudiyet, mahlûkluk delilidir. Sonsuzluk, Halık’a mahsustur. Kul, sınırını bilirse Rabbini tanır.
Sonsuzluk yalnızca Allah’a mahsustur. Bizdeki bilgi, kudret ve irade birer emanet ışığıdır. “Allah dilediğine ilminden verir, ama ilim Allah katındadır.” (Bakara, 255)
Peki… Biz esması mıyız? Veya esmasından cüz müyüz? Tekrar kendimize baktığımızda, esmalar ile tanıtılan hiçbir kuvve bizde sınırsız değil. “Rahman” ismi sende merhametle, “Âlim” ismi sende idrakle tecelli eder. Ama bunlar sınırlıdır. Esma, insanda gölge gibi belirir; hakikati yalnız Allah’a aittir. Esmalar bizde iz olarak tecelli eder; hakikatleri Allah’a aittir. “En güzel isimleri O’nundur.” (A’râf, 180)
Örneğin, Rahman ismi gereği her bir mahlûkata sınırsız merhamet edemiyoruz. Bir yerde tükeniyoruz. Peki… Ef‘ali miyiz veya ef‘alinde cüz müyüz? Fiillerimize baktığımızda, her fiilimizi sonsuz manada ortaya koyamıyoruz; belli bir aşamadan sonra pes ediyoruz. Fiiller bizde zuhurdur; faili Allah’tır. Biz dileyen değil, diletileniz. “Sizi ve yaptıklarınızı Allah yaratmıştır.” (Saffât, 96) Fiillerimiz O’nun yaratmasıyla olur; ama kudret bizde değildir. Biz “yapan” değil, “yaptırılan”ız. “Sizi de yaptıklarınızı da Allah yaratmıştır.” (Saffât, 96)
Deme ki biz… Ne zatta, ne sıfatta, ne esmada, ne de ef‘alde ne O’nun cüzüyüz ne de O’ndanız… Zira öyle olsaydı, bizde herhangi bir alanda tükenmişlik söz konusu olamazdı.
İşte tevhidin dengesi burada gizlidir: Biz, O’nunla kaim olan mahlûkuz ama O değiliz. O, Zâtıyla münezzeh, biz O’nun kudretiyle varız. “Allah ganiydir, sizler muhtaçsınız.” (Fâtır, 15) Biz, O’nun ilminde yaratılmış bir tecelliyiz. O, bizimle kaimdir, biz O değiliz. Bu fark, tevhidin kalbidir.
O zaman biz neyiz… Nasıl ondan geldik ve nasıl O’na gideceğiz… Evet, tükeniş; yaratılmışlığın mührüdür. Dönüş ise, yaratanın rahmetinedir. “Biz Allah’a aidiz ve O’na döneceğiz.” (Bakara, 156)
İşte burayı anlamak için, yaratım noktamızı bilmemiz yeterli… O da şu… Bizim O’nun nurundan alınmış bir tutamıyla var edildiğimiz ve bunun bizim ferşimizin yani şeklimizin çizildiği alandır. “Bir tutam nur” ifadesi, “kün” emrinin tecellisidir. Ruh, bu nurdan bir yansıma olarak varlık kazandı; suret, bu nurun gölgesidir. Biz, “Nur-u Muhammedî”den halkolunduk; yani Allah’ın kudret nurundan yaratıldık. “Allah, göklerin ve yerin nurudur.” (Nûr, 35) Biz, bu nurdan bir tecelliyle var olduk. Varlığımızın özü, O’nun nurunun bir yansımasıdır.
Zâtı itibarıyla bizde bir benlik yaratıp sonsuzluk hissini vermesi, sıfatı itibarıyla sıfatlar bizde yaratması, esmalar itibarıyla kuvveler ile donatması, ef‘ali itibarıyla fiiller ortaya koyacak potansiyeline kavuşturması… Bu donanım, halifelik sırrıdır. “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.” (Bakara, 30) Halife, yaratıcı değil, yansıtıcıdır. İnsan, Allah’ın isimlerinin aynasıdır.
Ve tüm bunları bu bir tutam nur üzerinde motife etmesi… Yani biz böylece varlık alanında yerimizi kesret denilen bu bir tutam nurun içeriğinden oluşmamız…
Her insan bir zerre nur taşır; o nur sönmez, sadece perdelenir. Kesret, bu nurun farklı frekanslarda yansımasıdır. Varlık, nurdan örülmüş bir nakıştır. Her insan o nakışta bir ilmî desen taşır. Kesret, bu desenlerin toplamıdır.
Yani vahdet, işte bu bir tutam nurun Allah nurundan geldiğini bilmektir. Ayrıca bu bir tutam nura bir kutsiyet vermemektir. Vahdet bilinci, kaynağı tanımak; kesret bilinci, sınırı bilmektir. Nur mukaddestir, ama tecelli mukaddes değildir. Çünkü kutsallık, yalnızca kaynağa aittir. Nur bizde tecellidir; kaynağı Allah’tır. Onu kendinde müstakil görmek şirktir.
İşte Hay’dan gelmek, bu bir tutam nurun Mutlak Nur’dan geldiğini; Hu’ya gitmek, bu bir tutam nurun tekrar O’na gittiğini bilmek ki… “İnna lillahi ve inna ileyhi raciun.” (Bakara, 156) İşte bu ayet, devri daim nurun hakikatini özetler.
Biz O’ndan geldik, O’na döneriz; ama O’nda erimiyoruz, O’na yöneliyoruz. Varlık, bir devr-i daimdir. Her şey O’ndan gelir, O’na döner; O ise hiçbir dönüşe muhtaç değildir.
İşte bu bir tutam nur göl gibi değil deniz gibidir. Nuru sürekli devr-i daim olur. İşte bu devr-i daime… Allah’tan geldik, Allah’a dönüyoruz olarak ifade edilmiştir. Hayatın her nefesi, bu devr-i daimin yankısıdır. Ölüm son değil, dönüş kapısıdır.
Bu bir tutam nur stabilize değil, sürekli değişkenlik arz eder. Yani bu bir tutam nur sürekli yenilenir. Bir göl düşünün. Gölün suyu sabittir. Ama Marmara Denizi’ni düşünün. Sürekli okyanusla irtibattadır. Ruh göl gibi değil, deniz gibidir. Her an yeni bir tecelliyle dolar. Varlık, sürekli yaratılış hâlindedir. “O, her an bir yaratma üzerindedir.” (Rahmân, 29)
İşte bu devr-i daime, “Allah’tan geldik, Allah’a dönüyoruz” denmiştir. Böylece anlaşıldı ki biz, O’nun mutlak zatının bir cüzü değiliz. Çünkü parçalanma Zât’a yakışmaz. O, bir bütündür; biz O’nun ilminde yazılmış birer tecelliyiz. Vahdet budur: O’nunla kaim, O’ndan ayrı. Böylece anlaşıldı ki, biz O’nun mutlak Zatının bir cüzü değiliz.
“Elhamdü lillahi rabbil âlemin.” Deriz ya… Kişi şöyle düşünebilir… Hamd Allah’ındır. Bizle bir ilgisi yok, neden söyleyip duruyoruz? Hamd, varlığın haddini bilmesidir.
Kul, “Hamd Allah’a aittir” diyerek kendi yokluğunu hatırlar, Rabb’inin kudretini yüceltir. Bu zikir, insana kemal kazandırır. Hamd, kulluğun şuurudur. Kul, “Hamd Allah’a mahsustur” diyerek kendi yokluğunu hatırlar, Rabb’inin kudretini yüceltir.
Aslında biz “Elhamdü lillahi rabbil âlemin” söyleyerek mutlak bir şekilde haddimizi hatırda canlı tutar ve nimetinin devamını temenni ederiz. Onun için de en büyük dua “Elhamdü lillahi rabbil âlemin”dir.
Hamd, duanın tacıdır. Şükür nimeti artırır, hamd nimeti ebedîleştirir. Hamd, duanın özü; dua, hamdin yankısıdır. Kul şükreder, Rab verir. “Şükrederseniz elbette artırırım.” (İbrahim, 7)
İtminan-ı kalp ile “Elhamdü lillahi rabbil âlemin” söylendiğinde, Allah’ın hazinesinden bize doğru tüm ihtiyacımızı senkronize ederek aktarır. Biiznillah… Kalp huzuruyla zikredenin duası reddedilmez. Çünkü hamd, yaratılışın titreşimiyle uyumlanır.
Hamd, verene yöneliştir. Hamd ederken varlığı aşarsın. Yani hamd, nimeti verene dönüktür. Hamd kalbin, şükür ise fiilin dilidir. Şükür, elindeki nimeti müspet yolda kullanmak ve verilişin hakkını eda etmektir. Küfür ise, eldeki nimeti menfi yolda kullanmak ve nimeti vereni inkâr edip benliğe mal etmektir.
Velhasıl… Kesretin içinde vahdet, farklılıkları yok etmek değil, uyumla yaşatmaktır. O, her kavramın ötesindedir. İnsan, nurunun yansımasındandır; kaynağı değil. En büyük dua “Elhamdü lillahi rabbil âlemin”dir; çünkü kulun haddini bildirir. Çünkü “Elhamdü lillahi rabbil âlemîn” demek, hem teslimiyetin hem varlık şuurunun en yüce ifadesidir. Hamd, kalbin şükrü; şükür, bedenin hamdidir.
Vahdet, kesreti yok etmek değil, kesretin içindeki ahengi fark etmektir. Allah’ın Zât’ı bir tek olup, tecellileri ise çoktur. Ayetlerdeki izahatlarda; zatına müteallik yerlerde “ben” derken, tecellilerine mütellalik olana yerlerde “biz” demektedir.
“O, her an bir yaratma üzerindedir.” (Rahmân, 29) “Size şah damarınızdan daha yakınım.” (Kâf, 16) “Hamd Allah’a mahsustur; O, âlemlerin Rabbidir.” (Fâtiha, 2) “Hiçbir şey O’nun benzeri değildir.” (Şûrâ, 11) “Biz Allah’a aidiz ve O’na döneceğiz.” (Bakara, 156)