414) SEYR-İ SÜLÛKTA İLHAM VE HAKİKAT TERAZİSİ

Seyr-i sülûk yolunda insana birçok düşünce iner. Bu inen düşüncelerin her biri, doğrudur diyebiliriz. Ama bu düşüncelerin hakikat ilmiyle bağdaşıp bağdaşmadığı ise, genelde meçhuldür.

Seyr-i sülûk yolunda yürüyen insanın zihnine ve kalbine inen düşünceler, o an için kendi iç dünyasında bir doğruluk hissi taşır. Ama her doğru görünen düşünce, hakikat ilminin terazisinde aynı ağırlığı vermez.

Bu yüzden seyr hâlinde gelen her sezgiyi “hakikat budur” diye damgalamak yerine, onu bir misafir gibi görüp bekletmek, tartmak ve sınamak gerekir. Çünkü yol, ilhamın çok, hakikatin tek olduğu bir alandır.

Zira her gelen ilham bizim anlık sezgimiz iken, genel yaşam platformunda karşılığının olup olmadığını ancak mutlak bir sağlama ile sağlayabiliriz.

Gelen ilham, o anki sezgimizin rengini taşır; ruh hâlimiz, iç iklimimiz, bilgi seviyemiz, duygusal dalgalanmamız bu sezgiye karışır.

Bu yüzden ilhamın “büyük hakikat” olup olmadığını anlamak için onu hayatın geneline, Kur’an ve Sünnet merkezli mutlak sağlamaya vurmak gerekir. Sadece içte güzel hissettirdi diye her hissi hakikat katına çıkarmak, insanı kendi zannına kul eder.

Yani ilim yolunda esas olan olgu, mutlak yaşam hissidir. Bunun dışındaki tüm yazıtlar, seyir yolunda görülen değerlendirmelerdir.

İlim, sadece zihinde birikmiş bilgi yığını değil; hayatın her anına sinmiş mutlak bir yaşam hissidir. Hakikat ilmi, hayattan kopuk teorilerin değil, yaşamın tam ortasında, nefes alıp veren bir idrak hâlinin adıdır.

Bu çizginin dışındaki her yazıt, seyir hâlindeki insanların yol boyu tuttukları notlar gibidir; kıymeti vardır ama mutlak ölçü hâline getirildiğinde, idraki daraltır.

Çünkü kişi seyr-i sülûk yolunda yürürken, bu arınma yolunda, birçok hissiyat gelir; hissiyatlar geldikçe de, tarihte yaşayan ve insanlığa örnek olan mübarekler yazmışlardır.

Seyr-i sülûk arınma yoludur; arınma derinleştikçe insanda yeni hissedişler, yeni sezgiler doğar. Tarihteki mübarek zatlar da bu hissiyatı, kendi hâl pencerelerinden yazmışlardır.

Onların yazdıkları, kendi seyr merhalelerinin şahididir; bu metinler, yol işaretleri gibidir ama yolun kendisi değildir. Yol, hakikatin bizzat yaşandığı çizgidir; yazılanlar ise o yolculuğun kenar notlarıdır.

İşin başındakiler ve işin acemileri de her söylenen sözü alıp yazmış ve yaymış. Maneviyat yolunun acemileri, çoğu zaman “büyük söz” duyunca onu hemen kaydetmek, paylaşmak, yaymak ister. Fakat bu acelecilik, sözün bağlamını koparır, dozunu bozar, mertebesini karıştırır.

Her sözü taşıyan kalp ile okuyan kalp aynı seviyede olmayınca, söz bazen ilaç değil, yük hâline gelir. İşte bu yüzden manevî sözleri taşımak da, yaymak da ehliyet ve edep ister.

İşin ezberinde olanlar da ezberledikçe ezberlemiş. Sözün ruhuna ermeden sadece lafzını ezberleyenler, bir süre sonra o sözün dili olur ama hâli olamaz.

Ezber çoğaldıkça, kalbin yükü artar; idrak etmeksizin ezberlenen cümleler, hakikate açılan kapı olmak yerine, hakikatin önüne dizilmiş perdeler gibi durur. İlim, ezberden ibaret olduğunda, ruh gıdasını kaybeder; bilgi çoğalır, idrak küçülür.

Öylece, ilim bir nokta iken, yani yaşam alanı tek iken, yolun içindeki merhaleler yazıldıkça yeni yeni olgular literatüre girmiş. Öylece ilmi yazıtlar çoğalmış.

Aslında ilim bir noktadır; o nokta, tevhidin merkezinde toplanmış hakikat özüdür. Yaşam alanı tektir: “Allah var ve birdir; kul O’na döner.” Yolun içindeki merhaleler kaleme alındıkça, o tek noktanın çevresine sayısız daireler çizilmiş; her daireye bir isim, bir kavram, bir tarif verilmiş. Böylece literatür çoğalmış, terimler artmış, yazıtlar dağ gibi yığılmış; fakat hakikat, yine o tek noktanın içinde saklı kalmıştır.

Öylece sayısız yazıt ortaya çıkmıştır. Bugün elimizde bulunan kitapların, risalelerin, defterlerin, notların sayısı, insanın hakikate olan açlığını gösterdiği kadar, zihin dağınıklığını da gösterir.

Sayısız yazıt, tek bir hakikatin farklı yansımalarıdır; ama insan, yansımaların çokluğunda boğulup aslî kaynağı unutursa, ilmin kalbine değil, kabuğuna tutulmuş olur. Yazıtların çokluğu, hakikatin çoğalması değil; aynı hakikatin farklı perdelerden görünüşüdür.

İlim bir nokta iken, cahiller onu çoğalttı sözü öylece tecelli etti. “İlim bir nokta idi, cahiller onu çoğalttı.” sözü, hakikatin özünden kopup ayrıntılarda boğulan zihnin hâlini anlatır. Cahillik, her şeyi bilmemek değil; aslı unutup teferruatta oyalanmaktır.

Hakikat bir nokta kadar sade, bir güneş kadar berrakken; onu çoğaltıp karanlık koridorlara çeviren, kalbin değil, nefsin merakıdır. İlmin noktasına dönmek, bu çoğaltılmış karmaşayı sahih bir özde toparlamak demektir.

Bize esas kıstas ise, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz olmalıdır. Bütün ilham, sezgi, keşif ve sözlerin asıl terazisi, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in getirdiği hakikat çizgisidir.

O, hakkın en berrak aynasıdır; dolayısıyla bize ulaşan her düşünceyi, her “ilham” diye sunulan hâli, önce onun sünnetine, onun ahlakına, onun yaşantısına vurmak zorundayız. Bu vurulmadan geçmeyen hiçbir ilham, bizim için mutlak ölçü olamaz.

Edindiğimiz ilmi onun terazisine vurmalı ve öylece idrak dünyamıza almalıyız. Elimize geçen her bilgi, gönlümüze doğan her sezgi, zihnimizde oluşan her kanaat, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in hayat terazisinde tartılmalıdır.

O terazide ağır basmayan, Kur’an ve Sünnet çizgisine oturmayan hiçbir bilgi, idrak dünyamızda “hakikat” diye yer almamalıdır. Aksi hâlde şeytanın fısıldadığı bazı süslü düşünceler bile bize “ilham” gibi görünebilir.

Öylece şeytanın oyunlarından halâs olmuş oluruz. Şeytanın en ince oyunu, hakikate benzeyen zannı, ilham elbisesiyle kalbe sunmasıdır. Biz ilhamı, Kur’an ve Sünnet terazisinden geçirmedikçe, bu oyunun farkına varamayız.

Hakikati ölçüsüne oturtan kul, şeytanın vesvesesini tanır ve ondan sıyrılır. İşte o zaman, ilham ile vesveseyi ayırt eden bir basiretle, şeytanın oyunlarından halâs olur; yolunu hakikatin noktasına bağlamış olur.

Edindiğim her ilhamı, her sezgiyi, seyr hâlinde gönlüme inen her düşünceyi bilirim ki, kendi başına mutlak hakikat sayamam; çünkü Rabbim, “Ey iman edenler! Eğer Allah’tan sakınırsanız, O size (hak ile bâtılı ayırt edecek) bir furkan verir.” buyurmuş ve furkanın, yani ayırt edici basiretin takva ile verileceğini haber etmiştir (Enfâl Sûresi, 29).

Takva yolunda yürürken, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in, “Size öyle bir şey bıraktım ki, ona sımsıkı sarıldıkça asla sapıtmazsınız: Allah’ın Kitabı ve benim sünnetim.” mânasındaki vasiyetini, içime kazınmış bir ölçü olarak taşırım (Muvatta, Kader 3; Hâkim, el-Müstedrek, 1/93).

Kur’an ve Sünnet çizgisine uymayan hiçbir sözün, hiçbir ilhamın, hiçbir yazıtın peşine düşmem; zira biliyorum ki, “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, üzerinize olan nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam’ı seçtim.” ayeti, dinin özünün tamamlandığını, yeni “hakikat keşifleri” adıyla gelen her şeyin bu tamamlanmışlık terazisinde tartılması gerektiğini gösterir (Mâide Sûresi, 3).

Bu ölçü ile hareket ettiğimde, seyr-i sülûk yolunda önüme gelen binlerce sözün içinden, sadece Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in ruhuna ve Kur’an’ın hükümlerine uygun olanları idrak dünyama alır; gerisini ise nezaketle kenara koyarım.

Böylece ilmin noktasına dönmüş, çoğaltılmış zannın kalabalığından kurtulmuş, şeytanın “ilham” kılığındaki vesveselerinden halâs olmuş ve hakikati hayatın tam ortasında yaşayan bir çizgiye talip olmuş olurum.