Namaz; namaz, salâtın (dua ve kulluk bağı) ikamesi… Allah ile konuşma olan namaz… Namaz Farsça bir kelimedir; onun Arapça karşılığı “salât” ile tabir edilir.
Salâtın ikamesi niyet ile başlar. Niyetten önce besmele okunmaz; direkt, özellikle kalp ile niyet edilir. Dil ile kalpteki niyeti dillendirmekte zarar yok ama kalpte niyet değil de sadece dille söylemek yetersizdir; o namaz sayılmaz. Özellikle kalpteki niyete dikkat etmemiz gerek. “Niyet ettim iki rekât sabah namazının farzını eda etmeye, Allah için” deyip “Allahu ekber” dedikten sonra…
“Subhâneke allâhümme ve bihamdik” dedikten sonra “müeccelti” duasının okunması tavsiye ediliyor; ciheti ve vecihiyye duaları… Duaların anlamlarını internet sitemde yazmıştım; isteyenler oradan baksınlar. Ondan sonra Fâtiha’ya geçiliyor; evet… Ondan sonra Fâtiha sûresi okunuyor: “Eûzü billâhi mine’ş-şeytânirracîm”…
“Ben sığındım billâhi… Allah’a.” “B” harfi gereğince; yani özümdeki tüm kuvvetleri Allah’ın kuvvetleriyle, Allah’ın sonsuz ve sınırsız kuvvetleriyle senkronize ederek birleştirerek Allah’a sığındım. Evet, ben O’na sığındım. Benim gücüm yetmiyor, benim kuvvetim yetmiyor; ben güçsüzüm, aciz bir kulum. Allah sonsuz ve sınırsız kuvvete sahip. Ben aciz bir kul olarak O’nun sonsuz ve sınırsız kuvvetlerine sığınıyorum.
Peki neden sığınıyoruz? Yine şeytan… Nefrîm (nefret ettiğimiz) olan şeytandan… Şeytan, kişiyi Allah’tan alıkoyar; insanın önünü, insanın yönelişini bedensel zevklere yönlendirir. Şeytanın ana gayesi; kişiyi bedensel zevkler peşinde koşturup Allah’a giden yoldan mahrum etmesi, Allah’ın gücünden ve kuvvetinden istifade etmesini engellemek, kişiyi kendi gücüyle baş başa bırakmak ve ölümle beraber tüm güçlerini kaybetmesini sağlamak… Evet, şeytanın ana gayesi bu.
Bizde Allah’ın sonsuz ve sınırsız gücünü gözümüzde hayal ederiz, tefekkür ederiz; sonsuz sınırsız güce sığınarak “kovulmuş şeytandan”, Allah’ın divanından kovulmuş şeytandan Allah’ın gücüne sığınırız ve sonra besmeleye başlarız.
“Bismillâhirrahmânirrahîm…” Evet, besmele… İsmi Allah olan Allah ismiyle işaret ettiğimiz, Allah ismiyle tanıdığımız Zât’ın bende oluşturduğu güç ile, kuvvet ile ben okumaya başlıyorum. O ismi Allah olan o Zât; mutlak Zât… Biz O’nu göremeyiz; çünkü O’nun gücü ve kuvveti sınırsız, bizim gücümüz ve kuvvetimiz sınırlı. Sınırlı olan sınırsızı göremez. Biz bir şeyi bilmemiz için onu kuşatmamız gerekir; biz Allah’ı kuşatmıyoruz ki Allah’ı görelim… Ama Allah bizi kuşatıyor; Allah bizi kuşattığı için Allah bizi görüyor.
Bizim bizdeki tüm kuvvetler baştan sona bir araya gelse; denizdeki kocaman okyanustan birine daldırıp çıkar; onun başında biriken su kırıntısı kadar bir kuvvet değildir. Sonsuzun yanında sonlu hiçtir. İstersen birinin yanına sıfır, sıfır bırak; uzat, uzat, uzat… Sonsuzun yanında bir anda hiç kalır. Evet, sonsuzun yanında bir hiç…
İnsan, sonsuz gücün yanında bir hiçtir. Siz istediğiniz kadar bir rakamın yanına sıfır veya başka bir rakam bırakın; uzatın… Ama sonsuzdan bir anda hiç kalır. İşte biz Allah’ın sonsuz gücü ve kuvveti ile; o kuvvetle senkronize olarak, o kuvvetle irtibatlanarak… “Senkronize” çağdaş bir kavram; özellikle şu akıllı telefonlarda kullanılan bir kavram. İnternete bağlandığında ana merkezlerden veri alıyor, telefona yüklüyor; telefon ile ana merkez, data merkezi birleşiyor; telefonumuza bir şeyler iniyor, bilgisayara bir şeyler iniyor…
İşte insanda Allah’ın gücü ve kuvveti ile senkronize oluyor besmele ile; Allah’ın gücü ve kuvvetini kendisinde hissederek, kendisine akıtarak, kendisinden zuhur ederek eyleme başlıyor, fiile başlıyor.
Fiile başlarken bir güç ortaya çıkıyor ve diyoruz ki: “Bu güç benim değil, Allah’ın gücüdür.” Her ne kadar benden açığa çıkıyorsa da bu güç Allah güçtür. İşte besmele ile başladığımızda bile; ufacık bir düşünce ile yavaş yavaş okuyalım… Rahmân olan Allah’ı düşünelim, Rahîm olan Allah’ı düşünelim. Resûlullah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Fâtiha’yı öyle yavaş yavaş okurmuş ki; birisi dinlese oradaki harfleri sayabilecek… Düşünsenize; Fâtiha okurken birisi dinlese, harfleri sayabilecek şekilde okuyor.
Biz Fâtiha okurken Allah’la muhatap olacak şekilde okuduk. Kısaca anlatayım; aklımızda, kafamızda canlansın… Sûrenin açıklamasında uzun uzun yazmıştım: “Elhamdülillâhi rabbil âlemîn”… Mutlak değerlendirme; hamd Allah içindir. Ancak Allah Celle Celâlühû yaratmış olduğu varlıklarını değerlendirir.
Benim gücüm kuvvetim sınırlı; ben Allah’ın herhangi bir varlığını kendi zihin yapıma göre değerlendiremem. Ben onun hangi düşünce âleminde olduğunu bilemem. Herhangi bir insanın herhangi bir fiilini niçin işlediğini bilemem. Bana göre bir fiili olumsuz gözükebilir ama o kişi belki başka bir niyetle yapmıştır. Ben Allah’ın hiçbir kulunu değerlendirmeyeceğim; çünkü “Rabbü’l-âlemîn” tüm insanların, tüm âlemlerin Rabbi Allah’tır.
Allah tüm varlıkları kuşatmıştır; rubûbiyyetiyle, ulûhiyyetiyle kuşatan Yüce Rabbimiz ancak varlıklarını tanır. Ben O’nun hiçbir varlığı hakkında fikir yürütemem.
“Elhamdülillâhi rabbil âlemîn”den sonra “Errahmân, Errahîm” kelimeleri geliyor. Besmele’de de Rahmân Rahîm var; Fâtiha’da da Rahmân Rahîm… Evet, besmele’nin “rahmâni rahîm”i var; Fâtiha’nın ikinci âyetinde de var. Fâtiha’nın birinci âyetindekiler; ulûhiyyetten gelen rahmâniyet ve rahîmiyet… Besmele’deki öyle; ama Fâtiha’daki durum… Ulûhiyyetten gelen rahmâniyet ve rahîmiyet ile rubûbiyyetten gelen rahmâniyet ve rahîmiyeti birbirine karıştırıyoruz. Bunları birbirine karıştırmadan; her bir kavramı kendi yerinde idrak ederek, Fâtiha’yı tefekkür ederek namaza dalmalıyız.
Ulûhiyyetteki rahmâniyet ve rahîmiyeti şöyle düşünebiliriz: Allah’ın yanı sıra kendisine kulluk edebileceğimiz bir tanrı, bir ilah yok… Sadece ve sırf Allah var. Ve ben O’nun kulu olarak O’na yönelmek zorundayım. Ben Allah’ın kulu olarak O’na yönelirken benden sudur eden, açığa çıkan tecelliler oluyor. Rahmâniyeti bu bağlamda düşündüğümüzde…
Ben kendimdeki yaratıcı güçleri kullanarak, bu yaratıcı güçlerin Allah’tan geldiğini bilerek… Her birinizde de yaratıcı güçler var; Allah’ın tüm Esmâ’sı insandan sudur ediyor. Evet; Rahmân… Her bir varlığın rızkıyla yaratılması, yaşam gıdasıyla yaratılması… Ben kendimden açığa çıkan yaşam gıdasını ve bu yaşam gıdasının Rahîm esmâsı gereğince devam etmesini düşündüğümde; Rahmân ve Rahîm özelliklerini kullanıyor ve Allah’a kulluk ediyorum.
Yani benden açığa çıkan rahmâniyet ve rahîmiyet ile ben Allah’a kulluk hâlindeyim. Evet; kuldan Allah’a doğru bir yöneliş… Bir de Allah’tan kula doğru… Bu da rubûbiyyette oluyor. “Elhamdülillâhi rabbil âlemîn” dedi; Allah âlemlerin Rabbi ise, âlemleri terbiye ediyorsa; bu defa Allah’tan insanlara, âlemlere hayatın idamesi, devam ettirilmesi için bir rızık akımı oluyor. Bu rızık akımının devamı sağlanıyor; kişinin yapısına göre, kişinin rûhâniyet dairesine göre… Kişi rubûbiyyet dairesini genişlettikçe, Allah’tan ona akan rızık çemberi de genişler; bu akıntı da genişler, devam etmesi de genişler.
İşte Rahmân burada ise nüzûl vardır; yani Allah’tan kula doğru… Ulûhiyyet ve rubûbiyyet dedikten sonra: “Mâliki yevmi’d-dîn”… Din gününün Malikidir. Evet; “din günü” genelde kıyamet sahnesi olarak dillendirilmiş. Ama dikkat ederek elde edersek; eğer Allah’ın buradaki amacı sadece kıyamet olsaydı diyecekti ki “Mâliki’l-kıyâme”… Değil mi? Ama “dîn”… Din, Allah’ın yaratmış olduğu sistem ve düzen; bu sistem ve düzenindeki kurallar… Maliki de bunun sahibi; padişahı… “Melik” de okuyabiliriz, “Malik” de okuyabiliriz.
Burada “bir ince sır” var: “Mâliki” dediğimizde arada bir “elif” kaynıyor. Kur’ân’da “ene” yazılır ama “ene” okunur; orada bir elif kaynar. Burada da bir elif var gibi… O elif kişideki… Allah’ın “Ben ruhumdan üfledim” dediği üflenen ruha işaret eder. Görünürde kişi gözükür ama arka planda üflenen bir Allah ruhu vardır. Üfleyen bizzat Allah… İşte “Meliki” okuduğumuzda da o elif gizleniyor; yani şöyle: Sen kendini ne kadar ayrı sansan da sende üflenen bir Allah ruhu vardır; o ruha tabisin… Ne kadar kendini ayrı görsen de “Melik” Allah’tır.
“Mâliki yevmi’d-dîn” dedikten sonra: “İyyâke na’budu ve iyyâke neste’în”… Yalnızca sana kulluk ederiz, yalnızca senden yardım dileriz. Klasik anlatımda genelde şöyle tefekkür edilir: İnsan Allah’ın halifesi olduğu için tüm varlıklar adına bir beyanatta bulunuyor; “Allah’ım ben tüm varlıklar adına konuşuyorum” diyor… Sen halife olarak herkes sana kulluk eder, herkes senden yardım bekler.
İkinci bir açılım da var: Kur’ân’da Allah bazen “biz” tabirini kullanır, bazen “ben” der. “Biz” dediğinde Esmâ âlemine işaret eder; “ben” dediğinde zât âlemine işaret eder. Burada “İyyâke na’budu” dediğimizde… Allah’ın 99 esmâsı; her birisi küçük küçük oranlarla bizde yaratım şeklinde mevcuttur. Her bir esmânın manası bizde yüzde bir, yüzde iki, binde on, on binde yirmi şeklinde cüz’î olarak mevcuttur. Biz diyoruz ki: “Allah’ım, bende var olan tüm kuvvetler sana bağlıdır, sana tabidir. Sen benden açığa çıkardığın kuvvetler kadar ben varım.” Burada “biz” dediğimizde; bendeki tüm kuvvetlere işaret ediyoruz.
“İyyâke na’budu” yani bendeki tüm kuvvetler sadece sana kulluk hâlindedir. “İyyâke neste’în” yani ey Allah’ım, bendeki tüm kuvvetler… Her bir kuvvetin idaresi, idamesi, devam etmesi; senin benden zuhur ettiğin kadar devam eder. Sen benden kuvvetlerini kesersen, benden alırsan; bende hiçbir şey zuhur etmez.
Tüm kuvvetlerin bizden zuhuru unutmayın; Rahîm esmâsıyladır. Rahîm esmâsı kişiden alındığı anda; tüm kuvvetler onun özünde kapanır, hiçbir şey açığa çıkmaz. Ölümden sonraki hayatta; Allah’a burada iman etmeyenlerden orada Rahîm esmâsı alınır ve artık hiçbir kuvvetini açığa çıkaramaz.
“İyyâke na’budu ve iyyâke neste’în” dedikten sonra; burada Allah ile bir sözleşme imzalıyoruz tabir caizse… Allah der ki: “Kulum, sen beni tanıdın.” “İyyâke na’budu” dediğimizde der ki: “Evet ey kulum; ben ile sen aramızda sözleşme imzaladık.” Allah’a tabiiyetimizi dile getiriyoruz. Allah diyor ki: “Ey kulum; madem sen bana tabiiyetini dile getirdin, dile; benden ne dilersen…”
Biz en büyük dileği istemeye başlıyoruz: “İhdinâ’s-sırâta’l-mustakîm”… Allah’ım beni doğru yola ilet. Şimdi dikkat edersek: “İhdinâ”… “Bizleri”… Çoğul… “İyyâke na’budu ve iyyâke neste’în” gibi burada da çoğul edat var. Burada şu karşımıza çıkıyor: Allah’ım, bende var olan tüm kuvvetlerini; bunların tümünü benim hidayetim doğrultusunda şekillendir.
Bazı esmâlar var; biz bunları yanlış şekillendirdiğimizde uçurum olur. Mesela “Hâris” esmâsı… İnsandan açığa çıkınca kişi hırsa bürünür. Hele bu hırs bedensel dürtülere dönük olduğunda kişinin anası ağlar. O yüzden çok dikkat etmeliyiz; Allah’tan bir şey isterken nasıl istediğimizin bilincinde olmalıyız.
Sonra devam ediyoruz: “Sırâta’l-lezîne en’amte aleyhim”… Burada dikkat etmemiz gereken bazı şeyler var. Her insan, her hayvan, her cin, her melek, her şeytan; her varlık Allah’a kulluk hâlindedir. İstesek istemesek de Allah’a kulluk hâlinde yaşıyoruz. Kulluğun dışı diye bir şey olamaz. Allah’ın mülkünün dışı olamaz. Her nereye gidersek gidelim Allah’ın mülkünün içinde yer almaktayız; O’na tabiyiz.
Diyoruz ki: “Allah’ım, nimete erdirdiğin kullarının kulluğunu bana nasip et.” Burası çok önemli bir kavram. Nimet verilen insanlar başka âyetlerde; Allah’ın resûlleri ve nebîleri, sâlihler, şehitler şeklinde sıralanıyor. Yani Allah’a nimet üzere kulluk hâlinde olanlar; öldükten sonraki yaşamda nimet üzere bir hayat yaşayacak olanlar…
“Allah’ım; gazap ettiğin kullarının kulluğunu bana yaşatma.” “Benim kulluğum, kendilerine gazap etmiş olan kullarının kulluğu gibi olmasın” şeklinde muhabbetle dua ediyoruz. “Allah’ım doğru yolda giderken, nimete eren insanların yolunda yürürken, ben yolumu şaşırmayayım… Ben helâk olanların yolunda olan kulluğu şaşırmadan, nimete eren insanların yolunda ölüme kadar gireyim” diye Rabbe dua ediyoruz.
Fâtiha sûresi bittikten sonra… Manasını bildiğiniz birkaç âyet okuyun. Fâtiha’dan hemen sonra bir zamm-ı sûre… İhlâs, Kâfirûn, Felak, Nâs… Başka âyetler, başka aşırlar… Özellikle anlamını bildiğiniz birkaç âyeti okursanız; anlamlarını düşünerek okursanız, sizde değişik değişik açılımlar yapacaktır.
Hemen sonra rükûya eğiliyoruz: “Allah’ım ben sana boyun eğdim.” Burada beden olarak eğiliyoruz; sanal benliğimiz konuşuyor. “Allah’ım, bana bir benlik verdin ya; bu benliğim Senin önünde boyun eğmiştir.”
“Subhâne Rabbiyel Azîm”… Azîm olan Rabbim benden münezzehtir. Bendeki hiçbir kavramla sınırlanamaz; hüküm altına alınamaz; çok güçlü, sonsuz güçtür.
Şimdi rükûdan kalkış duası çok manidardır: “Semiallahu limen hamideh”… Allah kendisine hamd eden kulların hamdlarını duyuyor. Uzaklarda, ötelerde bir tanrı değildir; bize bizden yakın olan mutlak güçtür.
“Rabbena leke’l-hamd”… Rabbim, hamd sana aittir… Sultanlığının, saltanatının azameti kadar… Sen kendini nasıl tanırsan, sen kendine nasıl hamd edersen; ben de bu şekilde sana hamd ederim. Sen kendini azametini nasıl bilirsen öylece hamd sana olsun. Sen ancak kendi kendini hamd edersin. Ben bir sanal benlik olarak, bir aciz kul olarak sana nasıl hamd edeyim? Ben acizim… Hamd sana aittir; bana ait olamaz. Ben seni kendini tanıdığın gibi tanıyamam. O yüzden hamd sana aittir.
Oradan secdeye kapanıyoruz: “Allah’ım, ne ben varım, ne düşüncelerim var… Ne hamdım var, ne tesbihim var… Ne yaşayışım var, ne yaşantım var… Benim hiçbir şeyim yok. Allah’ım, her şey senindir; senin benden zuhur ettiğin her ne varsa senindir.”
“Subhâne Rabbiyel A’lâ”… Yüksek olan Rabbim… Benim hiçbir şeyimle kayıtlanamaz. Allah’ım sadece Sen… Sadece Sen…
Sonra secdeden kalkarız; iki secde arasında biraz otururuz ve tekrar secdeye gideriz. İkinci secde; şükür secdesi… Rabbimizle konuştu, tesbihat etti, durumumuzu arz etti ve son secdeye kapandı. “Allah’ım şükürler olsun sana… Şükür sana… Allah’ım şükür sana… Ben seninle konuşmama izin verdin… Allah’ım birebir seninle konuştum… Hamd, şükür sana ya Rabbim…”
Evet; secdeden kalkıyoruz, diğer rekâtları da o şekilde tamamlıyoruz.
Tahiyyât okunuyor: “Ettehiyyâtü lillâhi”… Tüm güzellikler Allah içindir. Burada düşüncemiz nasıl olacak? “Ettehiyyâtü lillâhi” yani yapmış olduğum tüm güzel eylemler, yapmış olduğum tüm iyilikler; beni Allah’a ulaştırmak içindir.
“Allah’a ulaşmak” hep söylenip durur… Yahu nedir bu Allah’a ulaşmak? Kişi nasıl Allah’a ulaşır? Allah’a ulaşınca ne oluyor? “Diyarbakır’dan İstanbul’a yola çıktım, İstanbul’a ulaştım” gibi mi? Ulaşmak bir yerden bir yere gitmek… Peki Allah’a ulaşınca nasıl oluyor? Ne yani; Allah’a ulaştık da ne oldu?
İşte burada “Ettehiyyâtü lillâhi” diyoruz; yapmış olduğumuz tüm iyilikler Allah’a ulaşmak içindir. Yani maksadım o iyilikleri yaparak Allah’a ulaşmak… Peki ne oluyor Allah’a ulaşınca?
Bu adıyla, yani “O” zamiriyle işaret ettiğimiz mutlak… O zamiriyle işaret ettiğimiz mutluluk, hürriyet… Allah ismi aynasında kendisini seyrettiğinde; bu seyri kendi kendine yapıyor, kendinden kendine yapıyor. Bu seyir anında kendisine “Allah” ismini seçiyor ve Allah ismi ile kendinden kendine temaşa ediyor; nazar ediyor; kendisindeki güzellikleri seyrediyor. Bunlar melekût âlemi olarak zuhur ediyor. Bu seyrin sonucu olarak ef‘âl âlemi oluşuyor; eksi sonsuzdan artı sonsuza bir skala oluşuyor…
Mesela bizim gözümüz… 0 ile 1 arası bir santim düşünelim. O 0 ile 1 arasında; bine böl, bin parçaya böl; 4 ile 7 arası olması lazım… Biz bu âlemleri görüyorsak; bu kocaman âlemler, yer gök, yıldızlar, felekler, hayvanlar… Tüm bu varlıklar, beş duyu ile algıladıklarımız… 0 ile 1 arasındaki bir santimi bin’e böldüğünüzde 4 ile 7 arasındaki aralığa tekabül ediyor. Peki ya o santimin diğer kalan kısımları? Bırak bir santimi; birden iki, üç, dört, beş… sonsuza kadar… Eksi sonsuza kadar bir skala… Düşünsenize sonsuz bir âlem; değişik bir skala…
Burada insan yaratılmış… Hu adıyla işaret ettiğimiz mutlak ulûhiyyet; Allah ismi aynasında seyir ettiği bu sonsuz skalaları… Sırf 4 ile 7 arasındaki bir santimin içerisindeki… Bunu dört bine bölersen, 4 ile 7 arasındaki o küçücük dalga boyundaki insanoğlu… Anılır gibi değil değil mi? İnsan üzerinde bir zaman geçti; anılır gibi değil… Anılır gibi olmayan bir insan, Allah’a halife seçilmiş. Mutlak zürriyet (zürriyet) Allah; Allah ismi aynasıyla kendini seyrettiği gibi insan ismi aynasıyla da kendisini seyrediyor. Evet; insan ismi aynasında kendisini seyrediyor. Müthiş bir rütbe bize verilen…
Allah dediğimizde; mutlak bir niyetin zaten kendisini seçtiği isim… Ayrı varlıklar değil. Bazıları “Allah ayrı, o ayrı” der… Hayır, ayrı ayrı varlıklar değil; tek bir varlık, tek bir Zât vardır. Kendini seyrederken Allah ismi açığa çıkıyor…
Evet; “18 bin âlem” içinde… İnsan değerli bir varlık. “Ettehiyyâtü lillâhi”… Benim yaptığım tüm tahiyyatlar, tüm övgüler, tüm güzellikler; beni Allah’a kavuşturmak içindir.
Burada dikkat etmemiz gereken başka bir önemli husus: Biz her ne yaparsak yapalım, ne kadar yükselirsek yükselelim; asla Allah olamayız. Allah kuluyuz. Rahmân olamayız; Rahmân’ın kuluyuz. Hiçbir insana Rahmân ismi takılamaz, Allah ismi takılamaz. Bu iki isim Zât’ın özel isimleridir.
Burada “Esselâmü aleynâ…” diyerek Allah’ın selâmını üzerimize alıyoruz ve tüm sâlih kulların adına… Allah’ın selâmını Allah’ın tüm sâlih kullarına da iletiyoruz.
Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur ve Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz Allah’ın kulu… Ve bir salavat veriyoruz: “Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammed…” dedikten sonra; kendi duasını biliyorsa okuyoruz. Ondan sonra da bildiğimiz duaları yapıyoruz ve daha sonra selâm ediyoruz: “Esselâmü aleyküm ve rahmetullah”…
Selâm verdiğimizde ise: “Ben şu ana kadar Allah’ın huzurundaydım, Allah ile konuşuyordum; selâm verdim ve insanların işine girdim.” “Esselâm” ile selâm veriyoruz. “Esselâmü aleyküm ve rahmetullah” diyerek sağımızda ve solumuzda var olan tüm varlıklara selâm vererek tekrar fiiller âlemine, insanlar içerisine dâhil oluyoruz.
Namazı biraz tevekkül ile kıldığımızda; gitgide tefekkürümüz yoğunlaşacak, hâlimiz yoğunlaşacak; Allah’a doğru zevk ve tadımız bambaşka olacaktır. Ama namaza başlayıp nerede ne okuduğumuzu bilmezsek; hiçbir tat…
Evet, namaz kıldığımızda, namaza başladığımızda; niyet ile selâm arasında namazdaki hiçbir duanın özüne inmeden, öz olmadan, hâllenmeden başladığımız gibi bitirirsek; namaz içinde dünyevî hesaplar yaparsak; o namazdan hiçbir tat almayız. Ama yine de kılmalıyız, yine de kılmalıyız… Çünkü tat almasak da o her harekette kılmış, okumuş olduğumuz dualar beynimizin arka planında yine de açılımlar yapar. Umulur ki gün gelir; bize namazın kapısı açılır, değerli kardeşler…