239) ALLAH’IN ZÂTINI İYİ TANI

Yaratılmışlar ile Allah’ın mutlak Zâtı arasında ne teşbih (benzetme) ne de tenzih (uzaklaştırma) söz konusudur. Çünkü zaten varlıklar, Zât kokusu bile almamışlardır. Ayrıca Zât bakımından ne sıfat, ne esmâ, ne de ef‘âl (fiiller) kokusu bile almamışlardır.

Esas bilinmesi gereken, mutlak Zât’ın aşkınlığıdır. Allah’ın Zâtı, hiçbir şeyle kıyaslanamaz. Teşbih, Zât’ı mahlûka benzetmektir; tenzih ise onu yalnızca soyutlayıp erişilmez bir noktaya hapsetmektir. Hakk Teâlâ, her iki sınırlamadan da münezzehtir. “Hiçbir şey O’nun benzeri değildir; O, her şeyi işiten, her şeyi görendir.” (Şûrâ, 42/11)

Bu şekilde ilişki kuranlar, hulûl (Allah’ın mahlûka girmesi) veya sudûr (taşma ve yayılma) yanlışına düşerler ki, bu itikadın İslâm ile alâkası yoktur.

Hulûl, “Allah mahlûkun içine girdi” demektir; sudûr ise “yaratılmış, Zât’tan taşarak meydana geldi” anlayışıdır. Her ikisi de batıldır. Çünkü Allah yaratandır, yaratılmış ise yaratılmış olandır. İkisi arasında özdeşlik yoktur. Aradaki ilişki, kudret ve irade ilişkisidir.

Bu bakışla bakıldığında, vahdet-i vücûd (varlığın birliği) veya vahdet-i şuhûd (şahitliğin birliği) dahi batıldır. Kastedilen, yanlış yorumlanan vahdet anlayışlarıdır. Gerçek vahdet, “varlığı birlemek” değil, “her varlıkta Allah’ın kudretini fark etmektir.” İbn Arabî’nin de ifade ettiği gibi, Zât mutlak gaybtır; mahlûk ise O’nun kudret tecellîsinin eseridir.

Bu yüzden “birlik” yaratıcı ile yaratılmış arasında özdeşlik değil, emanet bağıdır. Çünkü bırak esmâyı veya sıfatı, Allah ef‘âlî icâbı dahi yaratmış olduğu mahlûkatın ötesinde, berisinde, içinde veya dışında değildir. İçeri, dışarı gibi kavramlar, dünyamızı çepeçevre saran tanımlamalardır.

Allah mekândan, yönlerden, boyutlardan münezzehtir. “Ne içte, ne dışta, ne üstte, ne altta, ne yanlarda…” Bu ifade, tecvîdî tevhidtir; yani Allah’ı her sınırlamadan arındırmaktır. Çünkü O, mekânın yaratıcısıdır, mekânın içinde değildir. “O, sizinle beraberdir, nerede olursanız olun.” (Hadîd, 57/4) buyurularak yakınlık yönle değil, ilim ve kudretle anlatılmıştır.

Bu olayı zevk etmek için, tüm Esmâü’l-Hüsnâ’nın zikriyle hemhâl olmak gerekir. Çünkü tüm varlığımız, Allah’ın doksan dokuz diye bildirilen isimlerinin her birinin, ayrı ayrı levha olan ferşin (yaratılmış âlemin) yani birimsellik verilen her bir varlığın üzerini dokumasıyla kıvam almıştır.

İnsanın yaratılışındaki sır, Esmâullah’ın tezahürüdür. Her bir varlık, Allah’ın bir ismine ayna olur. “Ben gizli bir hazine idim, bilinmek istedim, mahlûku yarattım.” hadîs-i kudsîsinin manası burada derinleşir. Zikir, bu aynayı parlatma işidir. Her “Zikrullah” sesi, varlık aynasındaki perdeyi kaldırır.

Bu dokuma, hulûl veya sudûr değil, özellikleri sonucu yaratımla ilişkilidir. Bu yaratım asla ve asla Allah’ın fiili değil, Allah’ın fiili sonucu yaratmış olduğu mahlûkudur. Yaratım bir emir ve tecellî meselesidir.

Allah, “Ol!” der, o da oluverir (Yâsîn, 36/82). Fakat bu “oluş”, Zât’tan bir parça taşması değil, emrin varlık kazanmasıdır. Allah’ın fiili mahlûku yaratır, fakat fiil de Zât’tan değildir; O’nun kudretinin yansımasıdır.

Sakın ha sakın Hak ile halkı birleme, ama her halkın yaratılışının hakkını verdiğini de unutma. Hak birdir, halk çokluktur.

Fakat her çokluk, birliğin işaretidir. Hakk’ı halkla bir görmek küfür; halkı Hakk’ın tecellîsi olarak bilmek marifettir. “Her şey O’nu tesbih eder, siz onların tesbihini anlamazsınız.” (İsrâ, 17/44)

İşte “Ben Hakk’ım” diyenler, “Ben yaratılış amacımın hakkını vermek üzere yaratıldım” demesidir. Bunun başka tevil veya tahlili yoktur. Bu cümle, Hallâc-ı Mansûr’un “Ene’l-Hakk” sözünün hakikî yorumudur.

O söz, benliğin ilâhlaşması değil, yaratılış gayesinin farkına varmaktır. Hak ile aynı olmak değil, Hakk’ın muradını hakkıyla yaşamaktır. “Ben Hakk’ım” demek, “Ben Allah’ın kuluyum ve O’nun emrine itaatle varım.” demektir.

Ötesi ise, İslâm çizgisinden çıkmaya götürür ve batıl olur. İlmin sınırını aşmak, imanın sınırını zorlamaktır. Her tefekkür, vahyin sınırlarında kalmalıdır. İslâm çizgisi, hem aklın hem kalbin emniyetidir. Bu sınırdan taşan her yorum, sapkın felsefeye dönüşür. Hak yol, itidal ve teslimiyet yoludur.

Allah’ın Zâtı bilinmez, ancak tecellîleriyle tanınır. Zikir, Esmâ’nın dokumasını fark ettirir; bu dokuma Zât değil, Zât’tan gelen kudretin eseridir.

Hulûl ve sudûr inancı, ilahî aşkı kirletir; çünkü “Allah mahlûkuna girmez, mahlûk Allah olmaz.” Teşbih, Allah’ı mahlûka indirir; tenzih, O’nu tamamen uzaklaştırır. Tasavvuf, bu ikisini dengeleyen marifettir. “Ben Hakk’ım” sırrı, kulluğun idrakidir; varlığın sahibini tanımaktır, sahiplenmek değil.

Allah, mekândan ve yönlerden münezzehtir. Zât’ı düşünme; tecellîlerine tefekkür et. Hulûl ve sudûr inancından sakın; tevhidi zedeleyen sapmadır. Zikirle Esmâ’nın nurunu fark et; bu seni marifete taşır.

Hak ile halkı karıştırma; her halk Hakk’ın sanatıdır, Zât’ı değildir. “Ben Hakk’ım” sözünü, “Ben kulluğumla Hakk’ı tanıyorum” bil. Aşırı yorum, itikadı zedeler; ölçü Kur’an ve sünnettir.

Allah’ın kudreti, her şeyin ötesinde ve berisindedir; hiçbir şeye benzemez. Teşbihte şirk, tenzihte inkâr vardır; denge marifettir. Her tefekkür, kullukla nihayete ermeli; marifet, secdede tamamlanır.