221) KALPTEKİ TOHUMLARIN UYANIŞI

Kişi, bir sanal benlik sahibi olarak var edilmiştir. Bu benlik asla yok olmayacaktır. Miraç hâli dahi olsa, gene de orada var olacaktır. Çünkü seyreden birinin var olması dilenmiştir. Sanal benliğin üzerinde ise, gerçek benlik sahibi vardır.

Bu “sanal benlik”, insana verilmiş olan şuur kabuğudur. Onun üzerinden seyreden, hakikatte Allah’tır; ama tecellî, kul aynasından görünür. “Seyredenin var olması” demek, Allah’ın kendi cemâlini kulun bilinci üzerinden seyretmesidir. Bu yüzden, benlik yok edilmez, benliğimizin büründüğü tüm benclillik duyguları temizlenir. Hakikat yolcusu, benliği reddederek değil, benliği Allah’a ayna ederek kemale erer.

Bunun hakikatine eremeyen kişi der ki: “Üstümdeki bir Allah…” ve yukarı bakar. Şimdi, sıfat tecellilerinden veya esmâ nakışlarından veya zâtî seyir zevk hâlinden özümüzde var olan her tohum, aslında Allah’a açılan bir penceredir. O pencereler kapalıysa, Allah’ın nuru veya ilmi veya iradesi yahut diğer isimleri insana gözükmez.

“Üstümdeki Allah” diyerek göğe bakan, hakikati dışta arar. Oysa o nur özdedir. Allah ise, zatı olarak münezzehtir her bir cihetten. Tüm cihetler ise onun vechine ulaşır. Kalpte gizlenen Esmâ tohumları açılmadıkça, Allah’ın ilmi ve iradesi seyredilemez. İnsanda bulunan ilahî tohumlar, Allah’a açılan pencerelerdir. O pencereleri açan şey zikirdir, tefekkürdür, hizmettir.

Dolayısıyla insanda istek, irade, diğer esmâ nakışları, sıfat tecellileri veya zâtî seyir zevk hâli gözükmez ve kişi hiçbir şey yapamaz hâlde kalır. Var, ama düşüncesinden hiçbir şey geçmez. Yani bir şey dileyemez. Bir şeyin veya dileğin oluşması için, ekilen tohumların yeşermesi şarttır.

Düşünce, ilahî tohumun filizidir. Tohum kurursa, zihin sessizleşir; kişi “var” olduğu hâlde, “işleyemez” olur. Bu hâl, ilahî enerjinin bloke olmasıdır. Dua ve irade, o tohumun yeşermesiyle başlar. Bu yüzden “dileyememek”, kalp toprağının kuruluğudur.

Allah, her insanı İslâm fıtratı üzere yarattığı için, kendisindeki ekilen tohum şeklindeki harekete geçirme kuvvesi, insana emanet olarak verilmiştir. İşte emanetlerden biri de budur. Ama insanların çoğu, zâlim ve câhil oldukları ve sürekli ifrat ile tefritte bocaladıkları için bu emaneti kullanmazlar.

Fıtrat, ilahî yasayla uyumlu yaratılıştır. Allah her kula “hareket ettirici kuvve”yi, yani emanet iradeyi vermiştir. Bu kuvve, kalpteki Esmâ’nın işlevselleşmesidir. İnsan, nefsine zulmedip ifrat ve tefritte salındığında, bu kuvveyi köreltir. Fıtratın dengesini koruyanlar, o tohumları yeşertir.

Bu kuvveleri harekete geçirme kudreti, her insanda vardır ve et-kemik bedenin ölümüne kadar da sürer. Harekete geçirdiğimiz kuvveler kadar, ölüm ötesi yaşamımız şenlenir. İşte “Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz” ayeti, bu bağlamda bunu ifade eder.

“Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.” (İnsân, 30) beyanı, kulun dileğinin Allah’ın dileğiyle senkronize oluşunu gösterir. Allah’ın iradesiyle aynı frekansta dilemek, duayı makbul kılar. Dilek, hakikatte Allah’tan Allah’adır; kul sadece aynadır.

Yani kapını, sana emanet olarak verilen irade ile aç ve Allah’ın dilemesiyle kendi dileğini senkronize et. Dile Allah’tan ne dilersen. Olay kısaca böyledir. Yanmanın asıl nedeni, özümüzden bilinç noktamıza kadar uzanan ve bir tohum şeklinde yer alan tüm isimlerin nakışlarının, fıtratla uyumlu olarak yeşermeyi beklemesidir. Tohumlar sende ekili; yeşert işte…

İnsan kalbinde ilahî isimlerin tohumları saklıdır. Her isim bir kuvvedir: Rahmân, Hakîm, Vedûd, Sabûr…Ve diğer tüm güzel isimler… Bu tohumlar, fıtrata uygun bir zikir, ibadet ve tefekkürle sulandığında yeşerir. İlahi ışık insanın bilincine ulaşır; o zaman benlik yanar, ama yanış nur olur.

İnsan, “sanal benlik” denilen geçici bilinciyle imtihan edilir; ama bu benlik asla yok olmaz, çünkü Allah seyreden bir varlık murat etmiştir. Miraç’ta dahi, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’de “seyreden” bir benlik sırrı kalmıştır. İşte hakikat, bu benliği bütünüyle yok etmek değil; onun üzerinden Allah’ı seyretmektir.

“Seyir eden” varlık, Allah’ın şahididir. Kul, kendi benliğiyle değil, benliğinin ardındaki Hak ile görür. Miraç’ta Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), benliğini kaldırmadı; onu Rahmân’ın aynasına çevirdi. Marifet, benliği yok etmek değil, benliği Hak’ta eritmektir. Yani Hakkın istekleri ile muttasıf olmaktır.

Her insanda, Allah’a açılan ilahî tohumlar vardır. Bu tohumlar, Esmâ-i Hüsnâ’nın potansiyelleridir. Kalp bu tohumları zikirle, tefekkürle ve salih amelle yeşertmedikçe ilahî tecellîler görünmez. “Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.” (İnsân, 30) âyeti, bu uyumu anlatır: sen kapıyı aç, Allah o kapıdan dileğini geçirir.

Kalp zikre kapalıysa, tecellî perdelenir. Tefekkür, kalbin toprağını havalandırır; amel, sulama gibidir; zikir ise güneştir. Böylece Esmâ tohumları yeşerir. O zaman insan, ilahî dileğin kendi içinden geçtiğini hisseder.

Tohum, fıtratın kodudur. Allah’ın insana emanet ettiği irade, bu kodu yeşertme kabiliyetidir. İnsan bu emaneti kullanmazsa, içindeki potansiyel çürür; çünkü kalp her zaman bir meyil taşır: ya Rahmân’a yönelir, ya dünyaya. Hangi yöne eğilirse, oradan filiz verir. Bu yüzden sıkıntı, aslında körelmiş tohumun içsel sancısıdır.

İnsan her an bir yön üzeredir: “Ve li-kullin vechun huve müvellîhâ” (Bakara, 148). Kalbin yönü, kaderin yönüdür. Sıkıntı, ilahî potansiyelin yeşermek isteyip bastırılmasıdır. Bu yüzden her sancı, aslında bir doğumun habercisidir.

Bilirsiniz tohumu… Tohum yere atılınca kabarır, toprağı sıkıştırır ve nihayet filiz verir. Biz de aynı öyleyiz. Bedenimiz topraktan yaratılmıştır. Allah, tüm isimlerinin mânâlarını çekirdek gibi içimize ekmiştir. O çekirdekler tomurcuk vermek isterler; o yüzden insanı sıkıştırırlar. Bunun hikmetini bilmeyen insanlar ise, sıkıntılarını başka yerden sanırlar. Onun için ayet der ki kalpler Allah zikri ile huzur bulur. Bu da kişiye yanma olarak geri dönüşüm yapabilir.

Kalp sıkışması, rahmetin kapısını aralar. Toprak kabarırsa filiz çıkar; insan yanarsa nur doğar. Zikir, o sıkışmayı rahmete dönüştürür. “Elâ bi zikrillâhi tatmainnul kulûb” (Ra’d, 28) hakikati, kalpteki tohumların yeşermesinin ilacıdır.

Tohum toprağı kabartırken, toprak sancı çeker. İnsan da böyledir. Fıtratındaki Esmâ tohumları yeşermek ister; ama kalp gaflet toprağına gömülmüşse, o yeşerme sancıya dönüşür. Bu sancı, çoğu zaman “huzursuzluk” diye yaşanır. Oysa bu, içteki nurun doğum sancısıdır. Allah’ın “Rahmân” ismiyle insanı saran sıkışma hâli, rahmet doğumunun işaretidir. Bu yüzden mümin, sıkıntıda bile “hayırlı doğum”u bekler.

Mümin, sıkıntıya “rahmet sancısı” gözüyle bakar. Çünkü her darlığın içinde genişlik saklıdır. “Fe inne me’al usr yusrâ” (Şerh, 6). Yani zorlukla beraber kolaylık vardır. Kalp sabrederse, sancı rahmete dönüşür.

İşte yanmanın asıl nedeni bizim özümüzden uzanıp bilincimize kadar uzanıp bir tohum şeklinde yer alan tüm mana pıtıcıkların yeşermeyi beklemesidir. Bilinç dünyamızda var olan çekirdekler patlayıp yeşermek ister.

Ama kişi yeşertmek için gerekli çalışmayı yapmayıp bedensel zevkler peşinde koşması, kişiye sıkıntı ve stres olarak geri döner. Tıpkı toprak altında çekirdeğin patlayıp toprağı kabarmak istemesi gibi… Onun için ayet der ki: “Kalpler Allah zikriyle huzur bulur.” Bu da kişiye yanma olarak geri dönüşüm yapabilir.

Bedensel hazlar, ruhun ihtiyaçlarını susturamaz. İnsan ne kadar dışa yönelirse, içteki tohum o kadar sıkışır. Bu sıkışma, stres ve kararsızlık olarak hissedilir. Ancak kalp zikre dönünce, o sıkışma huzura dönüşür. Zikir, iç patlamayı nur patlamasına çevirir.

İnsan içindeki tohumları çalıştırmazsa, onlar sıkışır; bu sıkışma “yanma” olarak hissedilir. Yanmak, ceza değil; uyarıdır. Kalp zikre dönünce bu yanma “nur”a dönüşür. “Elâ bi zikrillâhi tatmainnul kulûb” (Kalpler ancak Allah’ın zikriyle huzur bulur.) âyeti, bu dönüşümün sırrını anlatır. Kalp zikrettiğinde, içteki çekirdek çatlar; içinden iman, sabır ve huzur filiz verir.

Her yanma, bir dönüş çağrısıdır. Allah kulunu cezalandırmaz; uyanması için yakar. Kalp zikre yöneldiğinde, ateş nura, dert duaya, sancı secdeye dönüşür. O an, insan kendi içinde yeniden doğar.

Her zorluk, içteki potansiyelin doğum sancısıdır. İnsandaki huzursuzluk, aslında fıtratın çağrısıdır. Kalp zikre açılmadıkça ruh daralır; ama zikre açıldığında, kalem gıcırdar, kader yazılır, insan kendi içinde yeniden yaratılır. Kalemin gıcırtısı, kaderin insanda yeniden yazılışının sesidir. Kalp zikre yönelirse, Allah ilmini o kalpte yazar. İnsan, kendi içinde yeniden yaratılışın şahidi olur. Çünkü yaratılış bitmedi; hâlâ her kalpte sürüyor.

“Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.” (İnsân, 30) “Kalpler ancak Allah’ın zikriyle huzur bulur.” (Ra’d, 28) “Zorlukla beraber kolaylık vardır.” (İnşirah, 6) “Biz insanı en güzel bir biçimde yarattık.” (Tîn, 4) Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz buyurur: “Müminin hâli hayret vericidir; zira her hâli onun için hayırlıdır.” (Müslim, Zühd 64)

Yeryüzünde her şey bir tohumdur; yeşeren de, yeşermeyen de sonunda meyvesiyle tanınır. İnsanın kalbinde Esmâ’nın tohumları ekilidir. Her sıkıntı, o tohumların filizlenme sancısıdır. Kalp zikre döndüğünde rahmet başlar, nur yayılır, benlik Hak’ta sükûn bulur. Tohumlar sende ekili; yeşert işte…

Yorum yapın