Her ne kadar içeriği hakkında derin malumat verilmemişse de, aşk sadece ulûhiyet tabanlı bir sezgiye dayalı vehmin oluşturduğu bir yönelimdir.
O yüzden bu meşreptekiler uzun soluğa kavuşamazlar. Ama El Vedud esma tecellisinin getirisi ise, rububiyetiyle, melikiyetiyle ve ulûhiyetiyle topyekûn Allah’a götüren marifet yoludur.
İşte buna haşyet ve getirisine de huşu denir. Nasıl ki sadece Allah demişiz ve gayrı tasarruf sahiplerini reddetmişiz; aynen öyle de aşkı sonsuz marifete tebdil etmek ve sonsuz nura geçmek için tüm yollara “hayır” deyip mutlak muhabbete ulaşmayı seçmişiz.
Aşkı burada “ulûhiyet tabanlı bir sezgiye dayalı vehim” olarak tarif ediyorum. Yani gönül, ilahî olana yönelmek istiyor; ama bu yöneliş çoğu zaman sağlam bir ilim, köklü bir akide ve sahih bir teslimiyet zemini bulamadığı için, sezgi ile vehmin birbirine karıştığı bulanık bir alanda kalıyor.
İçimde bir çekim var, bir arayış var, bir yanış var; fakat bu yanışın istikameti tam tayin edilmemiş. İşte bu yüzden aşk meşrebi, ilk anda parlak görünse de uzun soluklu bir seyir taşıyamıyor. Çünkü nefes, ilimsiz; adım, istikametsiz; sezgi, ölçüsüz kalıyor.
Buna karşılık El Vedûd esma tecellisi, sadece bir “duygu dalgalanması” değil, rububiyet, melikiyet ve ulûhiyet boyutlarıyla topyekûn Allah’a götüren bir marifet yoludur.
Yani sadece “O’nu seviyorum.” demekle kalmayıp, “O beni nasıl terbiye ediyor (rububiyet)? Üzerimde hükmünü nasıl icra ediyor (melikiyet)? Benim bütün varlığım üzerindeki mutlak hakkı nedir (ulûhiyet)?” sorularına da cevap arayan bir yoldur. Bu arayış, kişiyi sadece içsel yanışa değil, dışsal adaba, hayata dokunan bir kulluğa taşır.
İşte bu yola haşyet ve onun kalpteki yankısına huşu diyorum. Haşyet, Allah’ı tanımanın verdiği titreme; huşu ise, bu titremenin namazda, duada, bakışta, ticarette, ailede, sokakta hâle dönüşmüş hâlidir.
Aşkın ilk dalgası çoğu zaman sadece “iç yanış” üretir; ama haşyet, iç yanışı hayatın bütün alanlarına yayar. Bu yüzden aşk, tek yönlü bir sezgisel yönelim olarak kalırsa, nefsi uzun yolda taşımaya yetmez; haşyet ise marifetle beslendiği için, kulluğu son nefese kadar ayakta tutar.
“Sadece Allah dedik ve gayrı tasarruf sahiplerini reddettik.” derken, tevhidin merkezine dönüyorum. Nasıl ki ilmî ve akîdevî planda, Allah’tan başka tasarruf sahibini reddedip “Lâ ilâhe illallah.” demişsem; aynı şekilde duygusal ve içsel planda da, aşk adı altında açılan tüm yanlış kapılara “hayır” deme zorunluluğunu kabul ediyorum.
Yani “Benim yönelişim, sadece El Vedûd’un açtığı muhabbet kapısınadır.” diyorum. Çünkü bilirim ki, sevgi yanlış yerde yoğunlaşırsa, beni Hakk’a değil, kulun suretine kul etmeye başlar.
Aşkı sonsuz marifete tebdil etmek ve sonsuz nura geçmek için, içimdeki tüm yanlış yollara “hayır” deyip mutlak muhabbete “evet” demeyi seçtim. Bu seçim, bir anda olan bir şey değil; her gün yeniden yapılan bir tercih.
Bir gün, “Şu zatı çok sevdim.” derim, ertesi gün o sevgi beni Kur’an’dan koparıyorsa, hemen kendimi toplar ve derim ki: “Bu sevgi, beni Hakk’a götürmüyorsa, bu aşk değil, vehimdir.” Böylece her sevgiyi El Vedûd süzgecinden geçirerek, marifete hizmet etmeyen aşk tortusunu eleyip atmaya niyet ediyorum.
Son söz olarak; kendi nefsime nazar edip diyorum ki: “Ulûhiyet sezgisi taşıyan ama ilimsiz kalan aşk, seni yorar, uzun soluk verdirmez.
El Vedûd’un marifet yoluna gir; sevgin rububiyeti tanısın, melikiyete boyun eğsin, ulûhiyette tevhide erip haşyete dalsın. Sen de kelimelerde değil, hakikatte ‘Allah’ de; vehmî aşkların değil, mutlak muhabbetin yolcusu ol.”