Kader derken gözümüz semaya döner ve yazgımızı yazan aşkın güç sahibini arar. Sonra da der ki; o ilmiyetiyle her şeyi biliyor ve o yüzden de kimin ne yapacağını biliyor. Onun için de yazmış.
Kader, insan aklının en çok zorlandığı tecellîdir. “Yazan kim?” ve “yazılan ne?” sorusu, aslında “ben kimim?” sorusuna çıkar. Kader, Allah’ın ilminde sabit olan hakikatin zamana düşmüş hâlidir. “Biz her şeyi bir kader ile yarattık.” (Kamer 49) “Kalem yazdı, mürekkep kurudu.” (Hadis, Tirmizî)
Sonra birçok kişi de, “Madem biliyor ve yazıyor, neden dünyadayız? Zaten biliyor…” der. Bu soru, bilginin kaderle karıştırılmasından doğar. Allah’ın bilmesi, kulun mecbur kalması değildir. O, bizim ne yapacağımızı bilir ama bizim yerimize yapmaz. Bilmek zorlamaz, sadece kuşatır.
“Rabbin, dilediğini yaratır ve seçer; seçim onlara ait değildir.” (Kasas 68) İşte bu ayette yaratımın şekli ve niçin yarattın gibi soruların abes olduğu ve tümüyle Allah’ın tasarrufu ile gerçekleştiğini bize bildirir. Yani “ey Allah’ım beni niye yarattın, yaratamasaydın ya”.. Gibi suallerin geçerli olmadığını bildirir. Yani bu ayet tümel yaratımla alakalı bir sunumu bize arz eder.
Bazısı da öğrencinin durumunu bilen öğretmene benzetiyor. Öğretmen öğrencinin durumunu biliyor ve kanaatte bulunuyor. Öğrenci de o puanı alıyor.
Bu benzetme kısmen doğrudur; fakat Allah’ın bilgisi öğretmenin tahminine benzemez. Allah’ın bilgisi ezelîdir; o bilgi, olmuş ve olacak her şeyi aynı anda kuşatır. O’nun ilminde zaman yoktur. “Gaybın anahtarları O’nun katındadır; onları O’ndan başkası bilmez.” (En‘âm 59)
Başkaları ortaya çıkıyor ve insan kendi kaderini çizip yaşıyor. Başkaları da başka başka şeyler deyip bu konuyu uzatıp götürüyor birçok bilinmeze.
Kader, ilahî yazgının tecellîsi, irade ise insanın yönelişidir. İkisi zıt değil, iç içedir. İnsan iradesi, kader denizindeki bir dalgadır. O dalga, denizden ayrı değildir. “Siz dileyemezsiniz, Allah dilemedikçe.” (İnsan 30)
İslam dininde ve hatta hatta yeryüzündeki tüm insanlıkta, bu kader konusu hep sır olarak kulaktan kulağa dolaşmakta ve aslî bir cevap hiç yapılmamaktadır.
Çünkü kader, aklın değil, kalbin anlayacağı bir sırdır. İdrak, bilgiyle değil teslimiyetle doğar. Kaderi bilmek değil, kaderde hikmeti görmek gerekir. “Allah’ın emri geldiğinde, kalpler ancak O’na teslim olur.” (Rûm 26)
Öyle kalpler bu konuda ilme’l-yakîn huzura ersin ve ne olduğunu bizzat bilerek gerekli olan konumlamada bulunsun.
“İlme’l-yakîn”, bilgiyle inanmak; “ayne’l-yakîn”, görmekle inanmak; “hakka’l-yakîn”, bizzat yaşamaktır. Kaderin hakikati, bu üçünün birleşiminde idrak edilir. “Allah, size kendisini tanıttı ki O’na yakin (kesin bilgi) ile inanasınız.” (Hadîd 25)
İşte kader konusunda birçok ekol türemiş ve her biri bir şey demiştir. Bilenler ise susmuş ve anlatmaya yeltenmemişlerdir.
Kader ilmi, “sükûtî ilim”dir. Hakikat ehli konuşmaz; çünkü her kelime, o sırrın perdesini yırtar. Bilen susar, bilmeyen konuşur; çünkü kader, ancak yaşanarak anlaşılır. “Allah’ın hikmetini bilenler susar, bilmeyenler gürültü eder.” (Tasavvuf sözü)
Bilmeyenler ise, bilenlerden hep sormuş ve onlar da hep susmuşlardır. Çünkü kader, “neden” sorusuna cevap vermez. “Neden?” aklın, “niçin?” kalbin dilidir. Kader, niçinle değil, “O öyle diledi”yle anlaşılır. “Allah dilediğini yapar.” (İbrâhim 27)
Çünkü bilenler, bilmeyenlere nasıl izah edeceklerini ya çözememişler veya bilmeyenlere olayın temel konumlamasını izah etmekten aciz düşmüşler. Kader anlatılmaz, hal olarak aktarılır. Çünkü kelime, ezelî denizi taşıyamaz. Kader, ilm-i ledünnîdir; o da sadece nasibe açılır. “O, dilediğine hikmeti verir. Hikmet verilen kimseye çok hayır verilmiştir.” (Bakara 269)
Ayrıca kaderin anlatımı, olayın anlaşılamaması nedeniyle, sınavın yaşanırlılığına zarar verir diye düşünülmüştür. Zira sınav sürmekte ve yaşam sürekli şekillenmektedir.
Eğer kaderin sırrı açığa çıksaydı, imtihan kalkardı. Zira gayb perdesi, iradenin sahnesidir. Perde, hikmetin koruyucusudur. “Biz insanı imtihan ederiz.” (İnsân 2)
Kaderin açık bir şekilde anlatılmamasının en büyük nedenlerinden birisi ise, kişilerin olayın hakikatini bilmeden direkt üstten bilgiyle donanmaları halinde, olayın arzına teşvikten mahrum kalma hissiyatıdır.
İnsan, bilmediği için arar; aradığı için yükselir. Eğer kaderin sırrı tam açıklansaydı, kul tevekkül değil tembellik ederdi. “Allah, kullarına zulmetmez; insanlar kendi nefislerine zulmeder.” (Yûnus 44)
Kader üç türlüdür… Yani kader üç mertebede anlaşılır…Mutlak kader, Allah’ın hiçbir şarta bağlı olmaksızın hükmettiği ezelî yazı. Tümel kader, Toplumsal iradelerin, niyetlerin ve ortak fiillerin sonucunda şekillenen yazı. Şahsî kader, Kişinin kendi iradesi, niyeti ve ameliyle ördüğü kader. Bu üçü birbiriyle iç içedir; çünkü her birey topluma, her toplum da mutlak plana bağlıdır. “Her şeyin bir ölçüsü vardır.” (Kamer 49)
Birincisi mutlak hüküm edilen kader ki, değişimi Allah iradesine tabi olarak yürürlükte olup, normal şartlarda değişim olmadan ortaya koyulan ve hem kesin hem net olan sünnetullah gerçeğidir.
Mutlak kader, değişmez yazıdır. O, “ol” denilince olmuştur. Bu, Allah’ın “kün fe yekûn” (ol der ve olur) emrinin ezelî yansımasıdır. Bu kaderde hiçbir mahlûkun müdahalesi yoktur. “O, bir işin olmasını dilerse, ona sadece ‘ol’ der, o da olur.” (Yâsîn 82)
Buna şu hadisi şerif örnek olarak gösterilebilir: Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Hz. Adem ve Musa aleyhimasselam münakaşa ettiler. Musa, Adem´e: “İşlediğin günahla insanları cennetten çıkaran ve onları şekavete (bedbahtlığa) atan sensin değil mi!” dedi. Adem de Musa´ya: “Sen, Allah´ın risalet vermek suretiyle seçtiği ve hususi kelamına mazhar kıldığı kimse ol da, daha yaratılmamdan (kırk yıl) önce Allah´ın bana yazdığı bir işten dolayı beni ayıplamaya kalk (bu olacak şey değil)!” diye cevap verdi.” Resulullah devamla dedi ki: “Hz. Adem Musa´yı ilzam etti!” [Buhârî, Kader 11, Enbiya 31, Tefsir, Taha 1, 3, Tevhid 37; Müslim, Kader 13, (2652); Muvatta, Kader 1, (2, 898); Ebu Davud, Sünnet 17, (4701); Tirmizî, Kader 2, (2135).]
Bu hadis, mutlak kaderin tecellisine işaret eder. Âdem (aleyhisselâm) hatasını kabul etmiş ama aynı zamanda kaderin hükmünü beyan etmiştir. Yani işlenen fiil, kaderin yazısına dahildi; tövbe ise kulun edebiydi. Çünkü mutlak hüküm dahilinde “Allah dilemedikçe, siz dileyemezsiniz.” (Tekvîr 29)
İkincisi tümel kaderdir. Bu kader türü, toplumun ortak fikir akımına göre şekil almakta ve Allah hükmü öylece tecelli etmektedir. Toplumsal kader, bireylerin ortak yönelimlerinden doğar. Bir milletin niyeti, onun yazısını belirler. Bu yüzden Kur’an’da “bir toplum kendini değiştirmedikçe” buyurulmuştur. “Bir millet kendi durumlarını değiştirmedikçe Allah da onların durumlarını değiştirmez.” (Ra’d 11)
Buna Ra’d Suresi 11. ayeti işaret eder: “Onun önünden ve arkasından izleyenleri vardır. Onu Allah’ın emriyle (sürekli) gözetip korumaktadırlar. Bir millet kendi durumlarını değiştirmedikçe Allah onların durumlarını değiştirip bozmayacaktır…”
Bu ayet, kaderin sadece gökten inmediğini, yerden de yazıldığını gösterir. İnsanlar neye yönelirse, kader o yönelişe göre şekillenir. Küllî irade, cüz’î iradeyle birlikte işler. “Allah, bir kavme verdiğini, onlar kendilerini değiştirmedikçe değiştirmez.” (Ra’d 11)
Üçüncüsü ise şahsî kaderdir. Ona da şu İsra Suresi 13. ayet işaret eder: “Biz her insanın (can) kuşunu kendi boynuna doladık; kıyamet gününde onun için açılmış olarak önüne konacak bir kitap çıkarırız.” Şahsî kader, insanın kendi yazdığı kitaptır. Her nefes, bir satır; her niyet, bir kelimedir. Kıyamet günü açılacak o kitap, kişinin kendi el yazısıdır. “Kendine bakan, ne gönderdiğine baksın.” (Haşr 18)
İki ile üçüncü türü hem bağımsız hem de bağımlıdır. Her mekâna göre ayrı bir şekilde zuhur eder. Tümel kader, bireylerin ortak frekansından doğar. Şahsî kader, toplumsal dokunun içindedir. Bir toplum değişirse, içindekilerin yazısı da değişir. “Birlikte yaşadığınız gibi diriltileceksiniz.” (Hadis, Müslim)
Kader olayın birçok merhalesini defalarca yazdık. Şimdi de kader olayını bize açıldığı kadarıyla yazalım… Kader, tek boyutlu bir yazı değil, çok katmanlı bir ilmî sistemdir. İnsan onu kavradıkça, yazının değil, Yazan’ın büyüklüğünü fark eder. “O’nun kelimeleri tükenecek değildir.” (Lokman 27)
Öncelikle bilelim ki; ezel ve ebed bizim içindir. Hani Allah ezelî ve ebedîdir deniliyor ya, işte buradaki ezel, bizim tarafımızdan ilk anımız oluşunca, işte ilk anımızdan hemen önce Allah vardı.
“Ezel” ve “ebed” zaman kavramlarıdır, ancak zaman mahlûktur. Allah, zamanın ötesindedir. Bizim için başlangıç olan şey, O’nun ilminde zaten mevcut idi. “O, evveldir ve âhirdir, zâhirdir ve bâtındır.” (Hadîd 3)
Allah ebedîdir denildiğinde ise, bizim varlığımız bir noktada son bulur ve ötesinde gene de Allah nuru ve Allah nurunun uzandığı Allah veçhi bâkî olarak oradadır. Yani ezelimizi ve sonumuzu başlatıp sınır koyan gene de Allah’tır. Allah’ın “ebedî” oluşu, bizim sonluluğumuzun zıddı değildir; O’nun varlığı sonsuzlukla sınırlanmaz. Bizim “son” dediğimiz, O’nun bir zuhûrunun kapanışıdır. “Her şey helak olacaktır, ancak O’nun vechi bâkîdir.” (Kasas 88)
Allah’ın zâtı için böyle kavramlar düşünülemez. Zira ezel ilki gerektirirken, ebed sonu gerektirir. Buradaki ezel ve ebed ise göresel olup Allah’ın zâtıyla ilişkili değildir. Çünkü Allah zâtı, tümüyle her kavramdan münezzehtir. Zât-ı İlâhî ne “önce”dir ne “sonra”; çünkü O, mekân ve zaman dışıdır. Ezel ve ebed, mahlûkun sınırlı idrakinde beliren iki kapıdır. Zât için başlangıç veya bitiş düşünülemez. “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.” (Şûrâ 11)
Ancak kendi özelliklerinden bize bildirdiği kadar özelliklerini öğreniriz ve onu o özelliklerle tanırız. İşte Allah’ın ezeliyeti ve ebediyeti de gene bizim planımıza göre tabirini yapar, ötesine tek adım bile atamayız. İnsan, Hakk’ı O’nun kendini tanıttığı kadar bilir. Bu, marifetin ölçüsüdür. Kendi idrakiyle Zât’ı kavramaya çalışan, perdeye takılır. “Sana ilimden ancak az bir şey verilmiştir.” (İsrâ 85)
Allah; nurunun ezeliyet ve ebediyeti söz konusu olduğu için, bizim ve tüm varlığın öz yapısı bu nur olduğundan, bu nur ile ezelimiz ve ebedimiz bir daireye alınmakta ve bizim şuur dünyamıza bu kavramlar yerleşmektedir. Nûr-i İlâhî, varlığın ana dokusudur. O nur ezelîdir; çünkü kaynağı Allah’tır. Bizim “başlangıcımız” o nurun bir parıltısı, “sonumuz” o parıltının geri dönüşüdür. “Allah göklerin ve yerin nurudur.” (Nûr 35)
Allah iradesi mutlak olarak hükmünü icra ederken, temel bir plan çizer ve onun üzerinde âlemlerinde tasarruf eder. Buna karışmak hiçbir surette mümkün değildir. Verilen bir emir var ve yerine getirilecektir. Burada ne gerekiyorsa, o tecelli edecektir.
Kaderin ilâhî boyutu “emir âlemi”ne aittir; orada tartışma yoktur. “Kün” (ol) emri çıktığında bütün âlemler hareket eder. İnsan sadece bu ilâhî akışa tanıklık eder. “Emrimiz, göz açıp kapayıncaya kadar olur.” (Kamer 50)
Kaderin mutlak yaratım ve hükmün icrası alanında eğer ki bir konu mutlak oluşum ve yaratım planında insan ve cin türünü ilgilendiriyorsa, emir yerine gelene kadar ilgili oluşumu gerçekleştirmek için arada yer alan insan veya cinin aklı alınır ve istenilen hüküm zuhûr eder. Bunun için de önleyecek veya geri bırakacak hiçbir şey yoktur. Bu hâle “kader blokajı” denir. İlâhî hüküm tecelli edeceği zaman, araç olan kulun idraki perdeye alınır. Çünkü o fiil, kişisel değil, küllî bir iradeye bağlıdır. “Allah dilediğini yapandır.” (Hûd 107)
Kaderin tecellisinde arada kalan kişiler ise hızlıca uyanır. Eğer emrin yerine gelmesi için kulda zahiren işlenilen bir hata peyda olursa, o kişi veya kişiler hızlıca uyanır ve hemen tövbe edip yaşamına kaldığı yerden devam eder. Bu oluşum için; “Allah niye böyle yapar?” dersen, derim ki onun mülküdür ve dilediği gibi tasarruf eder.
Kaderde hata gibi görünen şey, aslında bir dönüş kapısıdır. Allah, kulu hata üzerinden uyandırır; bu uyanış rahmettir. Tövbe, kaderin rahmet perdesidir. “Allah, dilediğine azap eder, dilediğini bağışlar.” (Âl-i İmrân 129)
Hz. Âdem’in ağaçtan yedikten ve dünyaya indikten hemen sonra tövbe edip Hakk’a dönüş yapması gibi. Zaten ağaçtan yiyecekti ve insanlık neslini dünyaya indirecekti. Bunun başka bir alternatif seçeneği de yoktu. Emir verilmişti ve tecellisi oluşacaktı.
Âdem (aleyhisselâm)’ın düşüşü bir “hata” değil, “başlangıç”tı. Çünkü insanlık planı yeryüzünde işleyecekti. Cennet’ten iniş, bir cezalandırma değil, kaderin açılımıdır. “Rabbimiz, biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamazsan kaybederiz.” (A’râf 23)
Zira aklı başında olsaydı yemezdi ve mutlak kader tecelli etmeyecekti. Burada kendisinin hiçbir müdahili yoktur. Ağaçtan yememesi diye bir olay dahi tasavvur edilemez.
Bazen aynı bu fonksiyon bizi de buluyor. Zira mutlak hüküm, mutlak değişim için gerekli bir dönüşümün vakti geldiğinde, aynı şekilde blokaj ve sonrası devam ediyor. Yani her ne kadar insana muallâk irade verilmişse de, temel hatları mutlak irade belirler. İşte aynı olay Hz. Âdem aleyhisselam için de gerçekleşti. Zira dünyaya inecek ve insanlık hikâyesi başlayacaktı.
İşte orada mutlak irade cüz’î iradeyi cezbetti ve dünyaya gönderdi. İşte mutlak hüküm, mutlak iradenin zuhûru için devreye girip, âlemlerde değişim yapmak istediğinde, insanın iradesi bloke olur. Ki bu olay, daha Hz. Âdem yaratılmadan çok daha önce takdir edilmişti.
Mutlak irade, her şeyin kök sebebidir. Cüz’î irade onun gölgesidir. İnsan, Hakk’ın dilediğini diler. İlâhî tasarruf devreye girdiğinde, kulun iradesi durur; çünkü o anda fiil, kulun değil Rabbin fiilidir. “Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.” (Tekvîr 29)
Blokajı; dondurma ve iradesini kullanmaya engel koyma olarak anlayabiliriz. Yani Allah âlemlerinde değişim yapmak istediğinde, hükmü verilen olayın ortaya konulması için, ilgili alandaki bilinçleri durdurup, ya da dondurup, yapacağı işlemi yaptıktan sonra tekrar eski hâline getiriyor.
Bu hâl, “zuhurî uyku” gibidir. Kul zanneder ki kendi yaptı; aslında Hakk, onun eliyle hükmünü icra etmiştir. Bu yüzden bilge kul, başarıyla övünmez, hatadan da ümidsiz olmaz. “Sen atmadın, Allah attı.” (Enfâl 17)
İkinci kader olan tümel kader ise, toplumsal olarak oluşan değişim sonucu, toplumun vaziyetinin yeni yeni yaratım modelleriyle kavuşmasıdır. Burada ise, toplumsal fertlerin grupça bir işe niyet ettiklerinde, niyetin hedefe kilitlenmesi sonucu, Allah toplumda toplumun isteğine göre kaderini tecelli etmek istediğinde ve hüküm icra edildiğinde, tümel bakışla çizilen toplumsal kader devreye girer.
Toplumun kaderi, fertlerin ortak niyetlerinden doğar. Her topluluk, kalplerinin rengine göre yazılır. Eğer bir millet, adalet ve hakikate yönelirse, ilahî takdir o toplumda rahmetle tecellî eder. Zulüm ve gaflet yönelimi ise kaderi azaba çevirir. “Bir topluluk kendisindekini değiştirmedikçe, Allah da onların durumunu değiştirmez.” (Ra’d 11) “Nasıl olursanız öyle idare edilirsiniz.” (Hadis, Beyhakî)
Öylece insanlığın tümünü veya bir kısmını ilgilendiren değişim yapmak istediğinin tecelli etme anı geldiğinde, toplumsal olarak herkeste bir akıl tutulması olur ve ilgili olan toplumdaki insanların iradesi bloke olur. Yapılan, ezeldeki yönelime göre, ebette değişim olur.
İlâhî tasarruf devreye girdiğinde, toplumun kolektif bilinci perdeye alınır. Bu, bir “akıl tutulması”dır. Tıpkı denizin çekilip dalgayı hazırlaması gibi… Ardından ilâhî dalga gelir ve yeni bir düzen kurulur. “Allah bir millete azap murad etti mi, artık onu geri çevirecek yoktur.” (Ra’d 11)
Bu değişim yapıldıktan sonra bu bloke çözüldüğünde önceki bilgiler mutlak kaderin tecellisinde olduğu gibi gene de yok olmuyor, insanların yaşamı ve sahip olunan bilinç, ortaya çıkan yeni oluşuma göre kaldığı yerden devam eder.
İnsanlık, her devrimden sonra hatıralarını taşır ama yönünü değiştirir. Allah’ın hükmü tecellî edince, bilgi yok olmaz; sadece yön değiştirir. Kader, her devirde yeniden şekillenen bir yazıdır. “O her gün bir iştedir.” (Rahmân 29)
Üçüncü kader türü olan bireysel kader ise, kişi bizzat kendisi; ezelinde yaptığı fiil ve büründüğü düşünceler, beraber dostluk yaptığı ve fikir dünyalarından hem yaşam tarzlarından etkilendiği kişiler, haklarında yargıda bulunduğu toplumsal vaziyetlerden ve yaptığı kınamalardan kendine yansıyan olumlu veya olumsuz düşünceler ile kader kalemi yazar.
İnsan kendi kaderinin hattatıdır. Kalem elindedir, ama mürekkep Allah’tandır. Düşünceleri, niyetleri, sevgileri ve öfkeleriyle her an yeni bir yazı yazar. Başkalarını yargıladığında, o hüküm önce kendi levhine kazınır. “Kim bir iyilik yaparsa kendi lehinedir; kim kötülük yaparsa kendi aleyhinedir.” (Fussilet 46)
Ve ebedinde de karşısına çıkarır. Kaderin gecikmiş yüzü “ebed”tir. Ne ekilmişse orada biçilir. İnsan, ebedde kendi ektiğini görür. Kader, anların değil, sonsuzluğun defteridir. “O gün herkes yaptıklarını önünde bulacaktır.” (Âl-i İmrân 30)
Ezel ve ebed, iki adeta sihirli kelime olup her an geçerliğini sürdürmekte ve her an hem ezel hem de ebed yaşanmaktadır. Hakikatte zaman daireseldir; ezel ve ebed aynı noktanın iki yüzüdür. Her an “şimdi”dir. Ezel, anın başlangıcı; ebed, anın sonsuz uzantısıdır. “Zamanı ben yarattım, ona sövmeyin; çünkü zaman Benim.” (Hadis, Müslim)
Allah, ezelî ve ebedî olduğu hakikati gereği, kulunun sahip olduğu ezel yapısının ebedinde başına ne getireceğini bilmekte ve ona göre de yazım oluşmaktadır. Allah’ın ilminde geçmiş ve gelecek birdir. Bizim “gelecek” dediğimiz, O’nun ilminde çoktan yaşanmıştır. O’nun bilgisi, fiili öncelemez; bilakis fiili kuşatır. “Hiçbir şey yoktur ki, O’nun ilminde olmasın.” (En‘âm 59)
İşte ezelini değiştirirsen, nimete erenlerin amelleriyle ebedinde hızlıca değişime uğrayacak, öylece yeni yeni oluşumlar yapmak üzere kalemin, kaderi yazboz tahtasına çevirecektir.
Tasavvufta kader sabit gibi görünse de, dua ve amel onu dönüştürür. Kul, niyetini değiştirirse, Allah ona yeni yollar açar. Kalem kırılmıştır ama yazı devam eder. “Dua, kaderi değiştirir.” (Hadis, Tirmizî) “Allah, dilediğini siler, dilediğini sabit kılar.” (Ra’d 39)
Kişi eski yaşamın kendisine verdiği tecrübe ile yeni yaşamla birlikte kayıtlanmadan yepyeni bir bakışla yaşamı sentez etmeye her an devam eder. Bu her birimiz için mevzubahistir.
İnsan sürekli yeniden yazılır. Her tövbe, kader defterinde yeni bir satırdır. Bu yüzden Allah “her an yaratandır.” (Rahmân 29). Değişim, kaderin en canlı hâlidir. “Tövbe eden, günah işlememiş gibidir.” (Hadis, İbn Mâce)
Kader anı tecelli edip hüküm gerçekleştikten sonra eski hâle yeni bilgiler de eklenmiş olarak yaşama gözlerini açar. Tıpkı ameliyat gibi; hani narkozu verirler, ameliyata girer, keserler biçerler, hiçbir şeyden haberimiz olmaz. Kendimize gelince, kaldığımız yerden devam ederiz yaşama.
Kaderdeki “blokaj” anı, ruhî bir narkoz gibidir. Kul, bilincinin kapanışında değişime uğrar, sonra yeniden açılır. O anda ruhunda yeni bir hâl nakşedilmiştir. “Allah, ölüden diriyi çıkarır.” (Rûm 19)
Güncelleme gibi bir şey, yani tüm bilinci durdurup yapmak istediği değişimleri yapıp tekrar bloke yine kaldırıyor, bilinç yeni eklenenler ya da çıkarılanlarla yaşama devam eder.
İlâhî kaderin programında “güncelleme” vardır. Allah her an kulunu yeniden yazar. Kalpte açılan bir farkındalık, yazılımın yenilenmesidir. “Allah, dilediğini her an yeni bir yaratılışta kılar.” (Rahmân 29)
Sanki bazen farkında olmadan, bazen de bir anda farkındalık oluşuyor. Uyanıkken de bir anda bazen bir açılım yaşarız. Bazen de uykuda bile bir rüya görüp hayatımızda apaçık değişime şahit oluruz.
Rüyalar, kaderin perde arkasıdır. Allah, kuluna bazen uykuda kaderini hissettirir. Farkındalık anı, kaderin sır kapısının aralanmasıdır. “Salih rüya, nübüvvetin kırk altı cüzünden biridir.” (Hadis, Buhârî)
Kaderin hangi türü olursa olsun, ha mutlak iradeye bağlı olan kader, ha toplumsal menfeze bağlı gelişen kader, ha kişisel bazdaki değişimden ortaya çıkan kader, aklı başındayken işlemeyeceği bir şeyi, ha mutlak yazım ha muallâk yazım yerini bulsun diye, Allah kişinin aklını bloke eder, yani kapatır; kişi işi yapar, sonra aklı iade olur, sonra da o işi neden ve nasıl yaptığına hayret eder. Oysaki kader anı, bireysel veya toplumsal aklın önüne geçmişti ve işlemişti ve tecelli gerçekleşmişti.
İlâhî irade bir şeyi murad ettiğinde, insanın aklı perdeye alınır ve fiil tecelli eder. Bu, kulun özgürlüğünü yok etmez; sadece ilâhî senaryonun bir sahnesidir. Kader, fiilin failini değiştirmez ama fiili Hak adına tamamlar. “Sen atmadın, Allah attı.” (Enfâl 17) “O, dilediğini yapar.” (Hûd 107)
Burada şu sorulabilir; mesela mutlak kaderimizde birisini öldürmek var, o kişinin ölümüne biz vesileyiz, ama normalde bir karıncayı bile incitemez bir kişilik sahibiyiz. O anda görevini yerine getirebilmesi için Allah tarafından iradesi kulun iradesini bloke edip mutlak kaderini mi yaşıyor?
Bu, kaderin en derin sırrıdır. Hak, bazen bir varlığın sonunu başka bir varlıkla takdir eder. Orada vesile olan kul, “sebep perdesi”dir; asıl fiil Allah’a aittir. Ancak kulun niyeti, o fiilin hükmünü belirler. “Her can, Allah’ın izni olmadan ölmez.” (Âl-i İmrân 145)
Burada hem evet hem de hayır… Evet, çünkü mutlak kader tecelli edecektir. Hayır, çünkü insanın cüz’î iradesi yok sayılmaz. İlâhî yazı, kulun niyetine göre mühürlenir. Kader cebir değildir; hikmetle işleyen bir sistemdir. “Biz ona iki yolu (hayır ve şer) göstermedik mi?” (Beled 10)
Önce hayır olanı yazalım; Allah kimseye mutlak irade ile hükmedip katil olmasını yazmaz. Bu tümüyle kişisel veya grupsal kaderle ilişkili olarak gelişir ve o işi yapan kişiler mesuldür.
Allah zulmetmez; fakat insan zulmüyle kaderini karartır. Hiç kimse zorla günaha itilmez; ama ilâhî plan, insanın niyetine göre sahneyi kurar. “Allah kimseye zerre kadar zulmetmez; ama insanlar kendilerine zulmeder.” (Yûnus 44)
Mutlak kader gibi mutlak mesuliyetsizlik burada düşünülemez. Şimdi de eveti yazalım; çünkü kişi yaptığı yönelimlerle kendi ezelinde o şekilde bir rota çizmiş ve rotası yol güzergâhına ulaşınca, aklı alınmış ve o çirkin iş işlenmiş olur.
İnsan, geçmiş yönelimleriyle kendi ezelini şekillendirir. O yoldan geçerken ilâhî hüküm zuhur eder. Dolayısıyla kişi, geçmiş seçimlerinin yankısını yaşar. “Kim zerre kadar hayır işlerse onu görür; kim zerre kadar şer işlerse onu da görür.” (Zilzâl 7-8)
Buradaki tüm oluşum, yukarıda izah ettiğimiz gibi, kişinin yaptığı amelleriyle yazdığı yazımın zamanı gelince karşısına çıkması olayıdır. Yoksa ne diye adam öldürmek büyük günah sayılsın veya diğer günahlar ve ameller.
Günah, kaderin değil iradenin sonucudur. Allah’ın hükmü adaletledir; cezalandırma, özgür seçimle ilgilidir. “Allah, insanları işlediklerinden dolayı hesaba çeker.” (Bakara 284)
Kişi kendi özgür iradesiyle istekte bulunur ve isteğin gücüne göre hanesinde değişim olur; vakti gelince ise, Allah yaratımı kulu bulmaktadır. Yani talep kuldan çıkmakta ve yaratım Allah tarafından meydana gelmektedir.
Dua, kaderin kalemini harekete geçirir. Kul ister, Allah yaratır. Ama yaratımın şekli, kulun niyetinin derinliğine bağlıdır. Talep, yaratımın tohumu gibidir. “Bana dua edin, duanıza icabet edeyim.” (Mü’min 60) “Her şey dua ile takdir edilir.” (Hadis, Tirmizî)
Talep etmede Allah, kulun iradesi yönünde yaratır. Kulun iyi veya kötü istemesine bakmaksızın, istek ve yönelimin yoğunluk şiddetine göre yaratım tecellisini meydana getirir. Ama kötü istekte bulunan kulun o vaziyetini sevmemekte ve kötü işler peşinde gitmekten de razı olmamaktadır.
Allah, kulunun her isteğini yaratabilir ama her isteğinden razı değildir. Yaratan O’dur, ama razı olan yalnız hayırdadır. İşte “kaza” yaratmak, “rıza” beğenmektir; bu ikisini ayırt edebilmek marifettir. “Allah, fesadı sevmez.” (Bakara 205) “Allah temizdir, ancak temiz amelden razı olur.” (Hadis, Müslim)
Kaderin hakikati, insanın iradesini inkâr etmek değil, iradesinin sınırını bilmektir. Kul, “ben yaptım” dediğinde perdeye düşer; “O diledi, ben vesile oldum” dediğinde marifete erer. “Tevekkül eden, Allah’a dayanmış olur; Allah ona yeter.” (Talâk 3) “Kader, teslim olan için huzur; direnen için ateştir.” (Hikmet sözü)
Kader bahsinin özünde, insanın Rabb’i karşısında aczini idrak etmesi vardır. Kul, kaderi anlamaya çalıştıkça değil, kaderdeki hikmeti seyrettiğinde huzura erer. Kader, akılla çözülmez; teslimiyetle anlaşılır. Teslimiyet, pasiflik değil, Hakk’ın hükmü içinde aktif bir farkındalıktır. Kader, fiilde görünür ama anlamda gizlidir. “Allah, her şeyi bir ölçüye göre yaratmıştır.” (Kamer 49) “Her kim Allah’a dayanırsa, O ona yeter.” (Talâk 3)
İnsana düşen, yaşadığı her hâli Hakk’tan bilmek, ama hatasında nefsini görmektir. Çünkü Hakk kulun eliyle hükmeder, fakat kul niyetiyle mesuldür. Bu, tasavvufta “cebr-i makbul” diye anılır. Yani kul fiilde Hakk’a mecburdur, ama niyette özgürdür. Kaderde suçlu yoktur, ama sorumlu vardır. “İnsana ancak çalıştığının karşılığı vardır.” (Necm 39) “Ameller niyetlere göredir.” (Hadis, Buhârî)
Kaderin sırrını bilmek, onu çözmek değil, ona secde etmektir. Zira kader, Allah’ın iradesinin yazı hâline bürünmesidir. O yazıya iman eden huzur bulur, itiraz eden ise o yazının içinde debelenir. Kader, iman makamlarının en derinidir. Ârif olan, yazgıya razı olur; çünkü bilir ki, yazan Hak’tır, yazı Hak’tandır, yazılan da Hak içindir. “O’nun emri geldiğinde, kalpler ancak O’na teslim olur.” (Rûm 26) “Allah’ın hükmüne razı ol; o zaman kalbin huzur bulur.” (Hadis, Taberânî)
İlâhî adalet, kaderin en saf hâlidir. İnsanlık bunu dünyevî adaletle karıştırdığı için, kaderi zulüm gibi görür. Oysa kader zulmetmez; zulüm, kaderi anlamayanın bakışında doğar. Allah’ın adaleti, olayın sonundadır; biz ise başında hüküm veririz. Kader, bir olayın başlangıcını değil, bütününü görür. Kula düşen, parçadan değil, bütünden okumaktır. “Allah kullarına zulmetmez.” (Yûnus 44) “Allah hiçbir kimseye gücünün yeteceğinden fazlasını yüklemez.” (Bakara 286)
Tevekkül, kaderin kalbinde duran sükûttur. Kaderin rüzgârı estiğinde, mümin o rüzgârla yön alır; isyankâr ise o rüzgâra karşı kürek çeker. Tevekkül, teslimiyetin fiil hâlidir. Kaderde tevekkül eden, aynı zamanda sebeplere sarılır ama sonucu Hakk’a bırakır. Çünkü bilir ki, sebepler sadece surettir, fail Allah’tır. “Eğer Allah’a hakkıyla tevekkül etseydiniz, sabah aç çıkıp akşam tok dönen kuşlar gibi rızıklandırılırdınız.” (Hadis, Tirmizî)
Kaderin hikmeti şudur ki; Allah kullarını dener, tanımak için değil, tanısınlar diye. Kul, başına gelenle Hakk’ı tanır. Bela, görünüşte zorluktur ama hakikatte tecellîdir. Kaderin acı tarafı, rahmetin kabuğudur. Onu sabırla açabilen, içindeki hikmeti tadar. “Andolsun, sizi biraz korku, açlık ve mallardan eksiltme ile deneriz; sabredenleri müjdele.” (Bakara 155) “Gerçek sabır, ilk darbede gösterilendir.” (Hadis, Buhârî)
Hakikatte kader, ilâhî sevginin gizlenmiş ismidir. Allah, sevdiğini kaderle terbiye eder. Kader, kulun kalbine “Sen Benimleydin” dedirten sessiz bir hitaptır. “Ben kulumla beraberim; Beni andığında Ben onunla olurum.” (Hadis, Buhârî)
Kaderden kaçmak mümkün değildir, ama kaderin içinde bilinçle yürümek mümkündür. Bu da “rıza makamı”dır. Rıza, isyanın sessiz dönüşümüdür; kalp orada “evet ya Rab” der. “Rabbim, takdirine razıyım.” diyen kul, kadere yenilmez; kaderle bütünleşir. “Allah sabredenlerle beraberdir.” (Bakara 153)
Sonuçta kader, insanın yazgısı değil, Allah’ın insan üzerindeki yazısıdır. Yazı Hakk’ındır, kâğıt kulundur. Kalem ezelde bir defa yazmış, ama o yazı her an yeniden okunmaktadır. “Kalem yazdı, mürekkep kurudu.” (Hadis, Tirmizî) “Her an O yeni bir yaratıştadır.” (Rahmân 29)
Her yaşadığını “neden ben?” diye değil, “bende ne anlatılıyor?” diye sor. Çünkü kader, derslerle dolu bir öğretmendir. Tevekkül, tembellik değil, teslimiyetle gayrettir. Dua, kaderin yönünü değiştirir; sabır kaderin dilini çözer. Başına gelen her hâlde, Allah’ın adaletini görmeye çalış; çünkü her şey bir ölçüyle yaratılmıştır. Ve bil ki: Kader, Allah’ın yazısıdır; ama kalem senin niyetindir.
Kaderin sırrı, akılla değil; secdeyle çözülür. İnsanın kaderi, alnındaki yazıda değil; kalbindeki rızadadır.