Kadına zulmetme, o rahim’in tecelligahıdır. Kadınlar erkeklere göre velayete ulaşanlar erkeklerden kat kat fazladır. Ama onlar setr ehli olduklarından perde arkasındadırlar ve tanınmazlar. Allah kadınları aşırı mübarek yarattığı için, perde arkasında olmalarını istemiş ve açılıp saçılmalarını hoş görmemiştir. Ayrıca Allah, rahim esmanın tecellisi olan kadınlara mahremiyet açısından hep gizleyerek sahip oldukları nuraniyetin inişe geçmesini istememiştir.
Kadının mahremiyeti, Allah’ın Rahîm isminin bir yansımasıdır. “Allah dilediğini rahmetine sokar” (Şûrâ 8) ayeti, bu rahmetin kadınlarda Rahîm esmasıyla tezahür ettiğini gösterir. Kadının gizlenmesi, değerini korumak ve içindeki ilahî nuru muhafaza etmek içindir.
Kadının “setr” (örtülülük) hali, onun manevi nurunu koruması için verilmiş ilahi bir hediyedir. Perde arkasında olmaları küçültülme değil, kıymetlerinin muhafazasıdır. “Kadınların hayâsı imandandır” buyuran nebevi işaret, aslında onların örtüyle saklanan cevherlerini korumaları gerektiğini vurgular. Çünkü nur açıldıkça korunmazsa sönükleşir. Yani kadının mahremiyeti yalnızca sosyal bir sınır değil, ilahî nurunu muhafaza eden bir zırhtır. Onun setr oluşu, özündeki üretkenlik sırrının korunması içindir.
Kadınların hayâ örtüsü ile örtünmeleri halinde, rahim esma tecellisinden yükselen üretkenlik nurları içlerinde saklı kalacağından, hakka doğru yükselişleri çok suratlı bir şekilde gerçekleşir. Bedeni namahreme karşı örten dış elbise ise, hayâ örtüsüne bürünmelerini sağlayan ana araçtır. Onun için de Kur’an, kadınların evlerinden dışarıya çıkmaları halinde cilbab yani bol olarak vücutlarını örten bir dış elbise giymelerini emretmiştir.
Örtünmek, kadının nurunu gizlemek değil; o nuru korumaktır. Zira örtü, kadının sadece dışını değil içsel cevherini de koruyan bir kalkandır. Tıpkı bir mücevherin kutusunda saklanması gibi, kadının öz değeri mahremiyetinde saklıdır. Örtü, rahmetin korunması için bir sırdır.
Örtünme, kadının hem kendisini hem de çevresini korumasıdır. Nurun saklanması, özün büyümesine vesile olur. Kur’an’da “Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına söyle; dış elbiselerini üzerlerine alsınlar.” (Ahzab, 59) buyrularak rahim tecellisinin korunması öğretilmiştir. Bu örtünme, yükselişin hızlandırıcısıdır.
Kadınlar sahip oldukları nurları eğer korumaya almazlarsa, içsel melekuti katman olan nur tecellileri sönük kalacak ve insanın yapısının yüzeysel katmanı olan nari katmanları devreye girecektir. Öylece öze gitmekten vazgeçip dışsallıkta zirveye koşacaktır. Dışarıya saçtıkları enerji dalgaları ile de, üzerlerine etrafın negatiflerini yükleyecek ve öze doğru yolculuktan geri kalıp, kendisine dalıp bakanları da öz yolculuklarına varmaktan geri bırakacaklardır.
Kadının özüyle bağlantısını koparması, sadece kendisini değil; ona yönelenleri de yolundan alıkoyar. Çünkü rahim tecellisi hem içe hem dışa tesir eden bir ışıktır. Kadının içsel nurunu koruması, sadece kendisi için değil çevresi için de rahmettir. Çünkü nur sönünce yerine karanlık dolacaktır. “Allah, iman edenlerin velisidir. Onları karanlıklardan nura çıkarır” (Bakara 257). Nurun korunması ise haya ve iffettir.
Kadınların içsel nurları, korunmadığında “nari” (ateşli) katmana dönüşür. Bu ateşli dışsallık, hem kendisini hem de bakanları yanlışa sürükler. Bu yüzden korunmayan nur, başkalarının da kalplerinde perde oluşturur. Hakikat yolculuğu böylece yarıda kalır. “Ey iman edenler, kendinizi ve ehlinizi ateşten koruyun.” (Tahrim, 6) ayeti bu sırra işaret eder.
Cenneti nimetlerin zuhuru için gerekli olan rahim esma tecelli özelliği, dünyada kadınlara aşikâr olarak verilmiştir. Ama ne yazık ki ekseriyeti bunun farkında değildir. Nurlarını sağa sola dağıtıp bu üstün özelliklerini örten kadınlar, nuraniyet potansiyelleri düşmüş ve öylece dışsallık üzerine inşa oluşturan nari katmanın enerjisi ile dünyada birçok yerde tellal olmuştur.
Birçok iş yerinde kasiyer veya reklam için ön planda olmuş ve hızlı bir şekilde kendisinden yansıyan enerji potansiyelini başka yerlerde heba ederek birçok dünya tüccarının ekmeğine yağ sürmüşlerdir. İnsanın en büyük emaneti, kendisine verilen ilahî ışığı muhafaza etmektir. Kadın bu ışığı dağıttığında, dünya onu tüketir; koruduğunda ise ahiret onu yükseltir.
Rahîm esması, yaratılışın devamı için kadına verilmiş özel bir sırdır. Eğer bu sır heba edilirse, kişi kendi potansiyelini de tüketir. “Kadınların hakları, örfe uygun olarak erkeklerin hakları gibidir” (Bakara 228). Yani onların da korunması, haklarının gözetilmesi gerekir.
Kadına verilen rahim sırrı, üretkenliğin ilahi menşesidir. Bu ilahi öz fark edilmediğinde kadın, kendisine yüklenen yüce görevi sıradan dünya işlerinde tüketir. Bu, potansiyelin heba edilmesidir. Hakikatte her kadın, “rahim” adıyla Allah’ın üretici tecellisini taşır. Ama onu fark etmezse nurları dünyevi sahalarda erir gider.
Kadınların kalpleri erkeklerden çok daha yanıktır. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz Uhud da kadınların gizli olan nurani gücü tüm insanlığa göstermiştir. Uhud savaşında tedavi ve yemek hazırlamak için savaşa eşlik eden kadınlar vardı. Hz. Nesibe (radıyallahu anha) annemiz de bunlardan biriydi. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz bakıyor ki ordu dağıldı. Kılıç ve zırhı annemiz Hz. Nesibe’ye verir. Annemiz giyer, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin etrafında pervane gibi cenk eder. Onda gizlenen iman ve cesaret tüm sahabeye örnek olur. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz ona der ki, bu yaptığına karşılık ne istersin? Der ki, cennette sana komşu olmayı isterim. İşte kadınların büyüklüğünü temsilen Hz. Nesibe bu ümmete örnek olmuştur.
Kadın, imanının sıcaklığıyla sahabe arasında öne çıkmıştır. Uhud’da yaşanan bu sahne, kadının da Allah yolunda en yüksek mertebeye ulaşabileceğinin göstergesidir. “Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin dostlarıdır” (Tevbe 71). Kadın, imanının ateşiyle savaş meydanında bile cennet talep edecek kadar ulvi bir gönle sahiptir. Onun duası ve talebi, ümmete yol gösterici bir işarettir.
Uhud’da açığa çıkan sır şudur: Kadının kalbi yanık, imanı yüksek ve teslimiyeti güçlü olduğunda, erkeklerin sarsıldığı yerde bile dimdik ayakta kalır. Bu yüzden “iman kadınlarda daha hızlı kemale erer” sözü hakikate işaret eder. Kadının duası, kalbindeki yanıklık sebebiyle daha tesirli olur.
Tarihin derinliklerine baktığımızda, birçok mübarek kadınla buluşacağız. Örneğin, Hz. Sara, Hz. Hacer ve Hz. Meryem gibi muhterem annelerimiz, Cebrail ile görüşmüş hanımlardır. Kadınlar, ruhaniyeti çok yüksek olan kullardır. Yeter ki ruhaniyetlerine sahip çıksınlar ve bu ruhaniyeti gereksiz yere sarf etmesinler. Bunlar asrısaadette veya tarihin derinliklerinde kalmadı. Bugün de Allah’ın aziz kulları olan kadınlar vardır ve kıyamete kadar da var olacaklardır.
Bu örnekler, kadınların rahmet kapısı olduğunu gösterir. Onların duası, erkeğin duasından daha çabuk kabul olur derler. Çünkü kalpleri daha yanık ve teslimiyete açıktır. Kadın, tarih boyunca ilahî tecellilerin taşıyıcısı olmuştur. Bugün de aynı sır taşınmakta, yarın da taşınacaktır. Onların gizli ordusu, Rahman’ın nurunu nesilden nesile aktarmaktadır.
Ruhaniyetin kapısı kadınlarda çok açıktır. Çünkü rahim esması onlarda doğrudan tecelli eder. Bu yüzden tarihte en yüce makamlara ulaşan kadınlar vardır. “Meryem oğlu İsa’ya ruhumuzdan üfledik” (Enbiya, 91) ayeti, kadının rahim sırrına doğrudan işaret eder. Günümüzde de bu özelliği koruyan kadınlar vardır; lakin onlar setr ehli olduklarından görünmezler.
Bir erkek eğer kadına zulmederse, o kadın kalbinin sessiz derinliğinde onu affetmezse, Allah o kişiyi affetmez. Çünkü kadın rahim sahibidir. Öyle ki, kadının doğurganlık organına Allah’ın isimlerinden RAHİM ismi verilmiştir. Rahim üretkenlik anlamını içerir. İşte kadına zulmeden, kendisindeki üretkenliği kapatır. Bu da onun RAHİM esmasından mahrum eder. Yani cennete ulaşmasına engel olur. Ölümden sonrasına RAHİM isminden mahrum olarak geçenler, cennete ulaşamazlar.
Kadının rahim bağı, çocuğuyla ömür boyu devam eden manevi bir bağdır. “Biz insana, anne babasına iyilikle davranmasını emrettik. Annesi onu zahmetle taşıdı” (Lokman 14). Bu bağ, sadece biyolojik değil, ruhani bir bağdır. Kadına zulmeden, aslında kendi cennet kapısını kapatır. Çünkü Rahim’in nuru kadında tecelli eder ve o nurun sönmesi, kişinin ebedî mahrumiyetidir.
Kadına zulmetmek, aslında Allah’ın Rahim ismine zulmetmektir. Çünkü kadının rahmi, Rahim isminin dünyadaki tecellisidir. “Onlara iyilikle davranın” (Nisa, 19) ayeti, bu inceliğe işaret eder. Zulmeden kimse, kendi üretkenliğini ve uhrevi yükseliş kapısını kapatır. Zulmün karşılığı ise, Rahim esmasından mahrumiyettir.
İnsana verilen en büyük uyarılardan biri, kadına zulmetmekten uzak durmaktır. Çünkü o, Rahîm isminin yeryüzündeki tecelli merkezidir. Kadının kalbini kırmak, rahmeti kapatmaktır; ona şefkat göstermek ise rahmeti açmaktır. Kadınların örtüsü onların nuru, annelikleri onların rahmeti, imanları ise onların en büyük sığınağıdır. Zulmedenler, tövbe edip kadınların gönlünü almadıkça Allah’ın rahmetinden mahrum kalırlar. O yüzden, imanlı bir kul için yol, anneye hürmet, eşe muhabbet, kız evlada şefkat ve tüm kadınlara saygı ile hak yolunda yürümektir.
Dünya sınav yeri olduğu için, zulmeden kişiler, belki tövbe eder diye mühlet verilir. Ve kadına yüklenen şefkat penceresi nedeniyle, erkek özür dileyip affını isterse, kadın tüm zulmü unutup affeder. Tüm affedicilere selam olsun. Kadının kalbinde affedicilik kapısı açıktır; ama o kapının kapanması, erkeğin ahiretini karartır.
Kadının affı, Allah’ın affının yeryüzündeki yansımasıdır. Affetmek, kadının yaratılışındaki Rahim tecellisinin bir sonucudur. Ne var ki kadın affetmezse, gökler de affetmez. “Affetsinler, bağışlasınlar; Allah’ın sizi bağışlamasını sevmez misiniz?” (Nur, 22) ayeti bu hakikati destekler.
Rahman ve Rahim Allah’ın iki büyük sıfatıdır. Allah rahman ismi gereği yarattığı mahlûkatını ebede kadar yaşatacaktır. Kişinin bir şeyler yapması ise RAHİM isminin tecellisine bağlıdır. Kişi dünyada iken, iman etse de, iman etmezse de, RAHİM isminden de faydalanır ve üretir. Dünyasını farkında değilse de “Allah’ın inşası ile” inşa eder. Ama et kemik bedenin ölümüyle birlikte, sebepler âlemi bitmiş ve kudret yeri devreye girmiştir. Eğer ki, imansız bir halde RAHİM esma tecellisinden mahrum olarak dünyadan çıkmışsa, artık üretkenliği son bulmuştur.
Buradaki incelik, Rahman sıfatının umumi, Rahim sıfatının ise özel oluşudur. Rahman herkese rızık verir; Rahim ise imana tutunanlara sonsuzluk verir. “Rahmetim her şeyi kuşatmıştır; onu takva sahiplerine yazacağım” (A’râf 156). Rahman yaşatır, Rahim üretir. İman ile birleşmeyen hayat, sonsuzlukta üretimsiz kalır.
Rahman, herkesi kapsar; ama Rahim, sadece iman edenlere ahirette açık olur. Dünya, sebepler dairesi olduğu için Rahim tecellisi herkesin üzerinde işler. Ama ölümle birlikte sebepler kalkınca, Rahim’in tecellisi sadece müminlere nasip olur. “O çok bağışlayan, çok merhametli olan Allah’ın rahmeti müminlere yakındır.” (Araf, 56) ayeti bu sırra işaret eder.
“Onlara iyi davranın, çünkü onlar sizin için Allah’ın emanetidir” buyuran Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin uyarısını unutmayalım. “Kadınlara karşı en hayırlınız, onlara karşı en hayırlı olanınızdır” hadisinde, kulun kemali kadına muamelesinde ölçülmüştür. Tevbe 9/24 ve Ahzab 33/6 ayetleri, Allah ve Resul sevgisinin, kadın sevgisini bile içine alacak şekilde en yüce sevgi olduğunu bildirir.
Kişide MÜMİN esması RAHİM esmasıyla beraber çalışır. Bundan mahrum kalmanın sonuçları insan için çok korkunçtur. Rahim esması kapalıysa Mümin esması da kişide çalışmaz. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) efendimiz, cennet anaların ayağı altında diyerek bize adresi göstermiştir.
Anne rahim sahibidir. Çocuğu ile beş duyu ile göremediğimiz ama içten içe içini kemiren görünmez bir bağla bağlı bir bağlantısı vardır. Bebek anneden dünyaya gelinde, göbek hortumu kesilir ama rahimin manevi hortumu kesilmez. Bu hakikat, insanın annesine karşı ömür boyu borçlu olduğunu gösterir. Çünkü o bağ, ruhaniyetin en derin ipidir. Anneye zulmetmek, kendi ruhunu körleştirmektir.
Mümin ismi, Rahim isminin açılımıyla hayat bulur. Kadına zulmeden, aslında kendi imanını felç eder. Anne ile evlat arasındaki bağ, sadece biyolojik değil, ilahî bir bağdır. “Biz insana anne babasını tavsiye ettik, annesi onu zahmetle taşıdı, zahmetle doğurdu” (Lokman, 14) ayeti bu manevi bağın kudsiyetini anlatır.
Eğer ki anne, çocuğunu haklı sebeplerden dolayı helal etmezse, çocuğunun rahim esması kilitlenir. Ama haklı sebep varsa, bu da ancak, eğer ki anne çocuğunu Allah ve Resulullah’tan uzaklaştırıyorsa, çocuk annesini dinlemekle mesul değildir. Çocuğun annesini dinlememesinin tek haklı sebebi budur. İşte o zaman dinlemez ve Allah’ın emrine boyun büker. Ama anne ve baba dünyevi olarak muhtaç duruma düşseler, dünyevi olarak gene de destek olur.
Burada ölçü, Allah’a itaattir. İtaatin sınırı Allah’ın emridir. Anaya itaat, şeriatın temel ilkelerindendir; ancak bu itaat Allah’a isyana dönüşmemelidir. “Onlar seni bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme; fakat dünyada onlarla güzel geçin” (Lokman, 15) ayeti bu ölçüyü koyar. Anne babanın hakkı büyüktür; fakat Allah’ın hakkı hepsinden büyüktür.
İşte Rahim esması kapalı kalanlar cennete ulaşamazlar ve Cemalullah’tan mahrum olurlar. Buna ulaşmak ise, ancak iman ehli olarak dünyadan çıkmakla gerçekleşir. Dikkat edilmeli ve kadına zulüm etmekten imtina edilmelidir.
Rahim esmasının kapanması, kalbin kapısının kapanmasıdır. Rahim esmasının kapanması, insanı üretkenlikten ve manevi yükselişten mahrum bırakır. Bu mahrumiyet, cennetin nimetlerine ulaşmayı engeller. Zulümden sakınmak, sadece bir ahlaki tercih değil, varlık sebebimizin korunmasıdır. “Allah zalimleri sevmez” (Âl-i İmran, 57) buyruğu bu gerçeğin altını çizer. İmanla kalbimiz özümüze açılır, zulümle kapanır. Zulmeden kişi aslında kendi ebediyetine zulmeder.
Üretmek için bir örnek verelim, geçen yaz tarım mahsulleri vardı, buğday başak verdi, bu sene gene de başak verdi. Ekilen tohumlar mahsulü yeşertti. İşte bu mahsulün devamı, üretmekle gerçekleşti. İşte insan sürekli üretir. Üretmesi ise, rahim isminin tecellisi ile oluşur. Rahim ismi kesilirse, devam da biter. İşte insan Allah’a iman ettiğinde, rahmandan gelen rızık rahimle devamını dünyada devam ettiği gibi, ahirette de onun için devam edecektir. Ama imanı yoksa Allah’a, ölümden sonrası için rahman ismin tecelli mahalli olan rahim kapanacak ve ölümden sonrası için sahip olunan rızık potansiyeli kişiden tecelli etmeyecektir.
Tohum örneği, insanın iman tohumu ile aynıdır. İman tohumu ekilirse, rızık ebedî olur. İman yoksa, toprak kurur ve üretim kesilir. “Kim iman ederse, kendi lehine; kim inkâr ederse, kendi aleyhine” (Yunus 108). Tarımdaki süreklilik gibi, insanın da varlığı Rahim esmasıyla devam eder. İman, bu devamlılığı sonsuza taşır. İman yoksa, ölümle birlikte Rahim tecellisi kapanır ve kişi, ahiret üretkenliğinden mahrum kalır. “Kim Allah’a iman ederse, Allah onun kalbini doğruya yöneltir” (Teğabün, 11) ayeti, bu üretimin imanla bağlantısını gösterir.
Rahman genel rızık potansiyeline denir. Rahim ise, rızık potansiyelinin çıkış mezrasına derler. Dünya sebepler dairesi olduğu için, kişi iman etmediği halde üretebiliyor. Ama ahirette tüm sebepler yok olacaktır. Kudret devrede olacaktır. Ahirette sebepler kalktığında sadece Rahman değil, Rahim tecellisi de devreye girer. O anda kim imanla çıkmışsa, onun için ebediyet üretimi sürer. İman yoksa, sadece varlık kalır, lezzet kalmaz.
Rahman, herkese şamil olan ilahî merhametin ismidir; mümin-kâfir ayırmaz. Ama Rahim, imanla açılan bir kapıdır; sonsuzluğu üretir ve devamlılık sağlar. Ahirette sebeplerin kalkmasıyla, sadece Rahim’in açtığı kapıdan geçenler kalıcı rızıktan faydalanır. “Rahmetim her şeyi kuşatmıştır, onu takva sahiplerine yazacağım” (A‘raf, 156) ayeti bu gerçeğe işaret eder.
İşte cennete gidenlerde RAHİM ismi tecelli eder olayı da buraya dayanıyor. Cehenneme gidenler, RAHİM isminden mahrum oldukları için, rahman potansiyeli olacak ama RAHİM olmadığı için, potansiyel kapalı kalacaktır. Onun için de denilir ki, cehennemde olanlar ne ölüdür ne de diridir. Diridir çünkü rahman onda da tecelli eder. Ölüdür çünkü rahim tecellisi kapanmıştır ve bir üretim yapamıyordur. Örneğin evli olan bir çift, eğer kadının RAHİM’i arızalıysa, erkeğin spermi işe yaramayacak ve çocuk oluşmayacaktır.
İşte aynı bunun gibi iman yoksa ölüm ötesinde bir yaratımın devamı kişiden sudur etmeyecektir. Onun için ne edelim edelim dünyadan iman ile göçelim. İşte bu nokta, hayatın özüdür: imanla göçmek. “Onlar ki: Rabbimiz Allah’tır deyip sonra dosdoğru olanlara korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır” (Ahkaf 13). İman ile göçen, Rahîm’in tecellisiyle ebedî üretkenliğe mazhar olur.
Cehennemliklerin “ne ölü ne diri” olmaları, Rahman’ın genel varlık tecellisi ile yaşarken Rahim’in üretkenliğinden mahrum kalmalarındandır. Yani varlık devam eder ama bereket olmaz. Bu durum “Orada ne ölür ne de yaşar” (A‘lâ, 13) ayetiyle tasvir edilmiştir. İman, Rahim kapısını açan anahtardır; bu yüzden dünyadan iman ile göçmek ebedî saadetin yegâne yoludur.
Kadına zulmetmek aslında kendi rahim kapısını kapatmaktır. Çünkü Rahim ismi, Allah’ın insana bahşettiği üretim ve devamlılık kudretidir. Kadın bu ismin tecelligâhıdır. O yüzden kadına yönelen her haksızlık, kişinin kendi ebedî bereketini kırmasıdır.
Rahim esmasının kapanması, kalpteki nurun kapanması gibidir. İnsan dünyada zulümle yol alsa bile, ölüm ötesinde Rahim kapısından mahrum kalır. Bu yüzden en büyük ceza, Allah’ın merhametinden mahrumiyettir. Peygamberimizin “Cennet anaların ayakları altındadır” buyruğu, sadece annelerin merhametine değil, Rahim isminin insanda tecelli ettiği yere işaret eder. O yüzden anneye iyilik, sadece dünyevi bir vazife değil, ebedî saadetin kapısıdır. Bu hadis, kadının rahim sırrının ebedî yol haritası olduğunu hatırlatır. Bu söz, Rahim esmasının en berrak tecellisinin kadınlarda olduğunu bildirir.
İnsan, Rahman’dan rızkını alır ama Rahim’le bu rızık ebediyete taşınır. Bu yüzden Rahim kapısı kapanmış bir ömür, Rahman’dan gelen potansiyeli kullanamadan tüketir. Bu da ahirette “ne ölüdür ne diri” hâlini doğurur. Kadına zulmetmeyen, ona rahmet gözüyle bakan, aslında kendi bekasının kapısını açar. Çünkü rahmet, rahimden taşar. Rahmetin kesildiği yerde hayat, sadece zahiri bir varoluş olarak kalır.
“Gerçek şu ki, Biz emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik de; onlar yüklenmekten çekindiler, onu insan yüklendi.” (Ahzab 72). İnsan bu emaneti taşıdığı için Rahim’in tecellisine mazhar oldu. “Her kim Rabbim Allah’tır deyip sonra dosdoğru olursa, onlara korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır.” (Ahkaf 13). İmanla göçenler Rahim kapısından geçerek ebedî hayatı üretirler.
Kadına zulmeden kişi, kendi üretkenliğini kapatır. Bu yüzden her mümin, kadınlara Allah’ın Rahim sıfatına hürmet ederek yaklaşmalı ve onların içsel nurunu söndürmekten sakınmalıdır. En büyük silah, Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimize şeksiz şüphesiz bir teslimiyettir. Onun sünneti, Rahim kapısını açan anahtardır.