Birçok olayı fark edemeyişimizin başında şu gelir. Birçok anlama gelebilecek bir kelimeyi, hafızamızda sabitlediğimiz bir mana ile olaya bakmamızdır.
Örneğin cüzi irade dediğimizde, hemen kafamızda canlanan şu oluyor. Bir külli irade var ve bende de bu külli iradenin bir cüzi yani parçası var. İşte yanılgı noktası burada başlar.
Hâlbuki olay şudur… Külli irade, Allah ismiyle isimlenen ve HU’un tecelli ettiği hem kendisinde kendisini seyretmeye başladığı ve Rahman ismi gereği ile istediği manaların, yaratımda ortaya çıkmaya başladığı iradedir.
Kulun iradesi kendi zatından değildir; bu, Allah’ın kulda yarattığı bir yöneliştir. Kul, iradesiyle sorumlu kılınmıştır; çünkü imtihanın sırrı budur. Kur’an da bu hakikati şöyle bildirir: “Allah, dalalet yolunu irade edeni saptırır ve hidayeti irade edeni de doğru yola iletir.” (Fâtır, 8)
Cüz’i irede, rahmaniyyeti gereği vechinden yansıyan ve yansıması oluşan bir tutam nurunun üzerine, yaratımını tecelli edip rahimiyyetle nakşı oluşan ve diğer esma manaları gereği nurdan şuleler üzerinde şekil alan her bir birimin, külli irade dâhilinde mutlak hüküm gereği üzerinde yaratımının icabını yerine getirmesi için, fıtrat planı dâhilinde kendi yaratımının devam ettirmesi için, birimin hüviyeti gereği birimde zuhuru oluşan yönelim kuvvesine denir.
Cüzi irade, bir parçalanma olmayıp her bir esma bileşkesi kendi bünyesine göre özünden aldığı iradeye denir. Her bir birim özünden aldığı irade kadar diğer esma bileşkelerinin üzerinde etkileşim yapar. Yani kulların dilemesi Hak Teâlâ’nın dilemesi içinde bir dilemedir; onların kudreti Hak kudretinin gölgesidir.
Lakin kim kendi dilemesini mutlak olarak bağımsız birvaziyet sanırsa, işte o zaman şirke yaklaşır, kim de dilemesini Hak’tan bilirse ve bu çerçevede kendisine bir rota çizerse, işte o zaman da tevhid nuruyla nurlanır. Nitekim ayette şöyle buyrulur: “Allah dileseydi hepinizi doğru yola eriştirirdi.” (Nahl, 9)
Esma nakşı dâhilinde oluşan bileşkesi güçlü olan, esma nakşı dâhilinde zayıf olanın üzerinde etki eder. Ve güçlü olan kazanır. Bununla beraber biz insan olarak, bize verilen özellik gereği esma bileşkemizde değişiklik yapma yeteneğimiz vardır. Amellerimizde daim olmakla, hüviyetimizi oluşturan tüm esma nakşımızda değişiklik yaparak, bizde yaratım olarak bir şule nurumuza yansıyan irademizi yükseltir ve daha önce başaramadığımız birçok şeyi, başarır konumuna geliriz.
Evet, bizim irademiz Hak’tan bir emanettir; onu nefsimize değil, Hakk’a teslim etmeliyiz. Çünkü biz dilemedikçe herhangi bir şey olmaz; ama Allah dilemedikçe biz dileyemeyiz. Bu yüzden Kur’an’da: “İnsana çalıştığından başka bir şey yoktur.” (Necm, 39) buyurularak, gayretimizin önemi hatırlatılmıştır.
İşte bu olay anlaşılırsa, cüzi iradenin parçalanmış iradenin olmadığı, aksine yaratım planımız üzerine yansıyan, bize özgü olarak yaratılan bir irade olduğunu keşfederiz.
İşte bu hakikat, Kur’an’da “Allah sizden ortaya çıkan isteğin oluşmasını istemedikçe, siz dileğinizi fiiliyata dökemezsiniz.” (İnsan, 30) ayetiyle bildirilmiş; başka bir ayette “Rabbin dileseydi yeryüzünde bulunanların hepsi elbette iman ederdi.” (Yûnus, 99) buyrularak iradenin bütünüyle Allah’ın kudreti içinde olduğu ve insana da bir dileme isteğinin yaratıldığını açıklanmıştır.
Aynı şekilde “Allah, bir kavim kendilerinde olanı değiştirmedikçe, onlara verdiği nimeti değiştirmez.” (Enfâl, 53) ayeti de, kulların iradelerini kullanarak kaderlerinin akışına etki edebileceklerini göstermektedir.
Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz de bu sırrı hadislerinde şöyle beyan etmiştir: “Ameller niyetlere göredir. Herkes için ancak niyet ettiği vardır.” (Buhârî, Bed’ül-Vahy 1) “Akıllı kimse, nefsini hesaba çeken ve ölümden sonrası için çalışandır.” (Tirmizî, Kıyamet 25) “Kuvvetli mümin, Allah katında zayıf müminden daha hayırlı ve daha sevimlidir. Her birinde hayır vardır. Sana faydalı olanı iste, Allah’tan yardım dile, aciz kalma.” (Müslim, Kader 34) Kim bir hayra niyet eder de yapamazsa, Allah ona tam bir hasene (sevap) yazar.” (Buhârî, Rikak 31) “Kaderi sadece dua geri çevirir, ömrü de iyilik uzatır.” (Tirmizî, Kader 6)
Bütün bunlarla beraber, Kur’an’ın şu ayeti meseleyi özetler: “De ki: Doğru yol Allah’ın yol göstermesidir.” (Bakara, 120)