172) AHFAYA UZANAN YOLCULUK

Allah ismiyle bize kendisini tanıtan mutlak zatın kendinden kendine yansıyan nurunun içeriği olan kuvveler, şekerin içindeki tat gibi her tarafımızı oluşturur. Bedenimiz, ruhumuz, manamız, sırrımız, hafimiz veya ahfamız yani her şeyimiz.

İnsan özüne yöneldiğinde anlar ki, varlığında hissettiği her latife, aslında Allah’ın nurundan gelen bir tecellidir. “Biz insana şah damarından daha yakınız” (Kâf 16) ayeti, bütün bu yakınlığın hakikatini dile getirir. O’ndan ayrı bir şey yoktur, her şey O’nunla kaimdir.

Kalp, ruh, sır, hafi, ahfa derken bilmemiz gerek hakikatlere az değinelim. Kalb, bedende veya bedenin aynı anda her yerini dolduran ruh bedende sol göğsün altında bulunan, kişiliğin merkezidir. Hakikati ise arşın üzerine konumlanmıştır. Ve insanda bulunan Allah’ın evi olarak tasvir edilmiştir.

Kalbin Allah’ın evi olması, ancak zikrin onun içinde yer etmesiyle anlaşılır. “Kalpler ancak Allah’ın zikriyle mutmain olur” (Ra’d 28) ayeti, kalbin Rabbini bulmadan huzur bulamayacağını gösterir. Zikirle kalbin evi nurla dolar ve insan arşa açılan bir kapı olur.

Ruh, yani kişiye Allah katından üflenen ruh, konumlanma merkezi sağ göğsün altıdır. Kalbe bakıp onunla beraber çalışır ve ölümden sonra kişinin benlik merkezine ev sahipliği yapan ikincil bedenimiz olan ruhla beraber et kemik bedeni terk eder. Üflenen ruh olan bu ruh, kişilik ruhunu oluşturan ve et kemik bedenin ölümüyle bu et kemik bedeni terk edecek olan ruh bedenin üzerinde, kişide birimsellik oluşturarak berzaha geçişini sağlar.

Üflenen ruh, insana ilahi bir sır olarak bahşedilmiştir. “Ona ruhumdan üfledim” (Hicr 29) hitabı, insana verilen bu emaneti hatırlatır. Ruh, kalbin yönelişiyle beslenir; kalp Allah’a döndükçe ruh da yücelir.

Sır, kişinin sahip olduğu ilmi ledünün aktığı merkezdir. Yeri kalbin üst tarafındadır. Asla anlatılamaz. Kalbinde yaşarsın. Ama anlatamazsın. Bunun dereceleri ayrı ayrıdır. Her insanda ayrı bir derece bulunur ve onun sırrı olur. Ona melekler bile muttali olamazlar. Çünkü kelimelere ve hatta düşüncelere bile dökülemeyen kalbin gizli halleridir.

Sır, dilin söyleyemediği, kalemin yazamadığıdır. İnsanın kalbine doğan bu sır, bir nur gibi parladığında kul kendi aczini daha iyi idrak eder. Çünkü bu hâl anlatılamaz, ancak yaşanır.

Hafi, düşünceye gelmeden yaşanan güzelliklerdir. Ahfa ise, üflenen ruhun gizli gizli hakikatine bakışıdır. Bedenin yaydığı ince buhardan dolayı da ahfa perdelenir. Ahfaya inmek farz olmadığı için, şeriatın helal kıldığı her şey yiyilebilir. Ahfanın sırlarına muttali olmak için, az yemek, az uyumak ve konuşmak gerekir. Ahfa zati nurun tecellisine açılan son perdedir.

Ahfa, insanın en gizli yönüdür. Oraya inen, Allah’ın cemaline dair bir işaret bulur. “Allah göklerin ve yerin nurudur” (Nur 35) ayeti, ahfanın sırrını işaret eder. Bu sır, fazla sözle değil, susuşla ve teslimiyetle açılır.

İşte orucun önemi bu noktada ortaya çıkar. Kişinin rabbiyle iletişime geçip samediyyette yol alması içindir. Kişilik bilinci bu gördüğümüz bedenle başlar. Sonra kalbe iner. Sonra tüm organlara yansır. Sonra sırrısına iner. Hafisi sadece Allah demeye başlar. Sonra ahfasına iner ve derken samediyyet nurları kişiye akmaya başlar.

Oruç, nefsin zincirlerini kıran bir anahtardır. “Oruç benim içindir ve onun mükâfatını ben veririm” (Buhârî, Savm 9) kudsî hadisi, orucun sırlarını ortaya koyar. Oruç tutan, sadece bedenini değil, ruhunu da aç bırakır; böylece ilahî nurlar kalbine akar.

Gözü Allah’ın rahmet yağmurlarını seyretmeye dalar. Ve kendisi de o rahmet damlalarında bir şule olur. Artık kimseyi kıramaz olur. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz gibi kimseye LA diyemez olur. Sadece “La ilahe illallah” derken LA kullanır. İşte girişi oruç ile başladı. Akıl ve sır anlamaz Allah işini. Ancak ahfa da seyrinde mest olur.

Bu hâle eren, kalbinde Allah’tan gayrısına yer bırakmaz. Onun bakışı rahmetle olur. “Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik” (Enbiyâ 107) ayeti, Resûlullah’ın yolunun özüdür. O rahmetin izini süren kul da, rahmetle insanlara yönelir.

İnsan, kalp, ruh, sır, hafi ve ahfa üzerinden kendini tanıdıkça Rabbini tanır. Zikirle letaifler temizlendikçe nefis geri çekilir ve kul Allah’a yaklaşır. Oruç, zikir ve teslimiyet bu yolun anahtarıdır. İnsan, fena ile değil beka ile kemale erer.

Kalbini masivadan temizleyen, ruhunu Allah’a yönelten, sırrını sırla buluşturan, hafisini rahmete açan, ahfasını nurla dolduran kul, Allah’ın has kullarından olur. Dünya imtihan yeri, kalp Allah’ın evi, zikir ise kulun merdivenidir. Her adımda sabırla, tevekkülle, şükürle yürüyen, sonunda “Allah’a aidiz ve yine O’na döneceğiz” (Bakara 156) hakikatine erer.

Üflenen ruh, benliğimizi oluşturan esas candır. Rahman’ın bülbülleri Allah nuruyla gönülleri mest olur. Kalpleri mesrur olur. Ruhları şifa bulur. Sırları sırla hemhal olur. Hafileri ateşten geçer. Ahfaları pirupak olur. Sütle suyun karışımı gibi “Nurullaha” doğru olur.

Üflenen ruh insana, Allah’tan bir emanet olarak verilmiştir. O emanet nurla beslenir. “Sana ruhtan sorarlar. De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir” (İsrâ 85). Ruhun asıl gıdası Allah’a yönelmek, zikre sarılmak ve masivadan arınmaktır.

Aşkın daha “hafa”da işi biter. Ahfada aşkın emaresi bile yoktur. Onun için bizim meşrepte çoluk çocuk işi olan ile işimiz olamaz. Ahfada eremeyende ucub bitmez. Nefsi terbiye ile tüm letaifler geçilir. Onun için de en etkin yol zikirle hemhal olmaktır. Rabıta ile muhabbete gömülmektir.

Kişi ister inansın ister inanmasın, ister anlamını bilsin ister anlamını bilmesin, orijinal Arapça olarak yapılan zikirler ve dualar insanın ruhu ve bedeni tarafından faaliyete geçirilir. Esma zikirleri de öyle, dua zikirleri de öyle. Çünkü Arapça ile insan ruhi yapısı arasında birebir uyum vardır.

Zikir, aşkın ötesinde bir sırdır. Çünkü zikir, kalbi doğrudan Allah’a bağlar. “Beni anın ki, ben de sizi anayım” (Bakara 152) ayeti, zikrin özünü hatırlatır. İnsan zikriyle Allah’a döndükçe, letaifleri arınır, nefsi geri çekilir ve ahfaya kapı açılır.

Madem Allah yanı sıra tüm şahitler de Arapça olan Kur’an’ın sureleri gibi bir sure getiremedi ve getirmekte acizdirler, o zaman bize kalan tam bir teslimiyet ve sıdk ile ona yönelmek ve içinde kendimizi bulmaktır. Allah cümle insanlığı okunan Kur’an ile buluştursun.

Kur’an, insanın bütün sırlarını açan ilahî bir anahtardır. “Bu Kur’an, kendisiyle uyarılsınlar, Allah’ın tek ilah olduğunu bilsinler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye insanlara bir tebliğdir” (İbrâhîm 52). Kur’an’a teslim olan, kendisini bulur.

Dilini öyle bir mühürle ki Allah’ın razı olmadığı şeyleri konuşmasın. Kalbini öyle bir mühürle ki Allah’tan gayrisine meyletmesin. Ağzına öyle bir kilit vur ki helâl olmayan bir şey oradan geçmesin.

Diğer azalarını da öyle bir mühürle ki ihlâssız bir amel işlemesin. Senin fikrin Allah olduktan sonra, sen fikri Allah olmayanla hemhal olursan, geri sararsın. İşte tümüne ermek ancak zikirde ram olmakla gerçekleşir. “Kim Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsa ya hayır söylesin ya da sussun” (Buhârî, Edeb 31). Dilin mührü, kalbin zikriyle başlar. Kalp Allah ile dolarsa, dil yanlış söz söylemez, azalar yanlış iş işlemez. İhlâsın sırrı da burada gizlidir.

Allah zevki öyle bir zevktir ki, gayriyi yok eder. Bu ahfadaki dokunuştur. Bundan önce yolculuk devam eder. Gayrı yok olunca ise, gayrının yokluğunu gene de sen seyir edersin. Sen bunu seyir etmeden önce de gayrı yoktu. İş o ki, sen de bu seyre ulaşasın. Bu seyre ulaştığında, sen seyrin mutlak sahibi olmazsın. Seyrin mutlak sahibinin sadece halifesi olursun.

Ahfada açılan bu seyr, insanı hakikate taşır. “Her şey helak olucudur, O’nun zatı müstesna” (Kasas 88). Gayrının yokluğunu fark etmek, Allah’ın zatıyla baki olduğunu idrak etmektir. İnsan, sadece halife olur; mutlak sahip yalnız Allah’tır.

Et kemik bedenin zevkleri uğrunda süre giden bir yaşam var oldukça, sen mutlak sahibin halifesi olmamışsın. Et kemik bedenin tüm döngüleri seni esir etmesin. Seni esir aldığında kalbi yolcuğa eremezsin.

Kalbi yolculuk toprak olan beden ile mücadele ile başlar. Bazısı çilehanelerde dirsek çürüterek ulaştılar. Oysaki direk latifeleri çalıştıran zikirde yoğunlaşırsak, topraktan geldiği için rehaveti besleyen ve kalpten yoksun bırakan emareleri geride bırakırsın. “Dünya hayatı ancak bir oyun ve oyalanmadır. Ahiret yurdu ise, takva sahipleri için daha hayırlıdır” (En’âm 32). Bedenin arzularına kapılan, kalbin yolculuğunu kaybeder. Bedenle mücadele eden ise, ruhunu özgürleştirir.

Bedeni rehavete düşüren rehavetler geride kalktığında ise, sen ruhuna dalarsın. Ruha dalış ile nefis gürleşir. Kendisini bir şey zannetmeye başlar. Burada zikre aman verilmemelidir. Yoksa nefis uçup kaçtığını zannedip seni derine inmekten mahrum eder. Ruh nefisle varlık âleminde yer aldığı halde kendisini et kemik zanneden nefsin boyunduruğunda olmamalıdır.

Ruhun yolculuğunda en büyük engel nefistir. “Nefis, daima kötülüğü emredicidir” (Yusuf 53). Zikirsiz kalan ruh, nefis tarafından bağlanır. Zikirle ise nefis dizginlenir, ruh özgürleşir.

Nefis ruhi deruna yoldaş olduğunda işler yoluna girer. Bir basamak altı sır vardır. Burası da ateşten bir gömlektir. Nefsin en büyük afetleri burada açığa çıkar. Kibir ön plana çıkmaya başlar. Kimseyi beğenmemeye başlar. Kendisini hak, gerisini alt yapı olarak zanneder. Oysaki kendisi hak ile hemhal olduğu gibi, gayrı her şeyde de öyledir.

Gayrı her şey bunun farkında değilse ve sen bunun farkına varmışsan, bu seni büyütmez. Üstelik sana muazzam bir yük yükler. Artık farkına vardığın oluşu anlatmak ve öğretmek durumunda olursun.

Kibir, manevi yolculuğun en büyük ateşidir. “Yeryüzünde böbürlenerek yürüme; çünkü sen ne yeri yarabilirsin ne de dağlara ulaşabilirsin” (İsrâ 37). Hakikati bilmek, öğretmek sorumluluğu getirir; büyüklük değil, yük getirir.

Bunun daha derininde hafi vardır. Su gibidir. Girdiği kabın şeklini alır. Artık herkes ile onun gibi olmaya başlar. Burada da nefsin afeti devreye girer. Bu defa bu hâli kendi lehine çevirmek ister. Toprak baskısındaki nefis dikkat etmezse, zalimle zalim olmaya başlar.

Hafi makamında kul, çevresiyle uyumlu olur. Ama nefis uyanık değilse, bu uyum zulme meyletmeye dönüşür. “Zulmedenlere meyletmeyin, yoksa size ateş dokunur” (Hûd 113). Hakla beraber olmak, zulme ortak olmamakla mümkündür.

Bir ötesi ahfadır. Burası en değerli konumdur. Süt ile suyun karışımı gibi kendi yapısının Allah’ın esma kuvvelerinden müteşekkil olduğunu anlar. Burada ucub belası vardır. Kişi, nefsi emmâreye dikkat etmezse, içinde olduğu hâl nazariyesiyle kendisini kutlu görmeye başlar. Kendisine apaçık hak der durur. Oysaki sadece kuldur.

Ahfa makamı, zâtî nurun tecellisine açılan kapıdır. “Her kim Allah’a kul olmayı seçerse, Allah ona yeter” (Talâk 3). Ucub, insanı hakikatten uzaklaştırır; kulluk ise insanı hakikate taşır.

Paralel evrenler değil, tek evren vardır. Ama algılama ve görme sınırımız çok düşük olduğu için sadece ihtiyacımız kadarını görüyoruz. Ama insanın göğüs kafesinde beş bölgeyi harekete geçirdiğimizde, mutluluk üst seviyeye çıkar. Evrende fark edemediğimiz birçok güzelliği kalbimizde hissetmeye başlarız. Buna kalb gözü denilmiştir.

“Onlar kalpleriyle anlamaz, gözleriyle görmez, kulaklarıyla işitmezler” (A’râf 179). Kalbin gözü açıldığında, dünya daralır ama hakikat genişler. Kalb gözü, hakikati görmenin en büyük lütfudur.

Sol tarafta sol göğsün altında bulunan kalp, sırf Allah sevgisi ve zikriyle mutlu olup tatmine ulaşır. Bu manevi bir makam olup arşı alanın üstüdür. Sağ göğsün altında olan ruhun yüzü, kalb Allah’a dönük olunca mutlu olur.

Sol göğsün üstündeki sır, kalp ve ruhun Allah’ın sevgisine ve cemaline mazhar olunca devreye girer. İşte o zaman Allah’ın mana sırları kalbe akmaya başlar. Sağ göğsün üstünde yer alan hafi sırlanıp ruh oraya ulaşarak kalbe nazar ettiğinde, Allah’ın rahmetinin azametini hissetmeye başlar.

“Kalpler ancak Allah’ı zikretmekle huzur bulur” (Ra’d 28). Kalbin tatmini, zikrin bereketiyle olur. Kalbin açılmasıyla birlikte ruh, sır ve hafi de nura mazhar olur.

Şuna benzer; bir bardak su düşünün, içine kaşık batırırsanız su kaşığı ıslatıp kapsar. İşte buraya erişildiğinde kişi Allah’ın rahmetinin kendisini kapsadığını hissetmeye başlar.

Boğaz halakının altında ahfa var. Burası Allah’ın mutlak kudretiyle kaimiyetin hissiyat yeridir. Artık orada kişinin bireysel hiç gücü kalmamış ve tüm gücün tecelli mercii olarak Allah’ın nuruyla hemhal olduğunun farkındalığını yaşıyordur.

Yaşayan gene de kişilik benliğidir. Yani insandır. Şuna benzer. Bir bardak çay düşünün, içine şeker atıp karıştırdığımızda, şeker içinde kaybolur. İşte burası, bizdeki kendi kuvvet ve gücümüzün Allah’ın kudretiyle kaimiyeti hissediştir.

“Allah, her şeyin yaratıcısıdır ve O, her şey üzerinde vekildir” (Zümer 62). Ahfa noktasında kul, kendi gücünün hiçliğini görür; Allah’ın kudretiyle ayakta olduğunu idrak eder.

İşte bu hissedişle beraber, alnın ortası olan nefsi nâtıka açılır. Kalp orayı rahmani faaliyete sokar. Yerden arşı alaya seyre başlar. Bunun tüm kazanımı zikirle meydana gelir. Öyle birkaç sele parti okumakla olmaz. Disiplin dâhilinde bir yaşamla gerçekleşir. “Ey iman edenler! Allah’ı çokça zikredin” (Ahzâb 41). Zikir, kalbi açar, nefsi nâtıka’yı diriltir, insanı arşa yükselten merdiven olur.

İnsanın içsel şuurunda iki katman vardır. Nari ve nuri katmanlar. İşte nuri katman olan öz cevher yolculuğunu değil de, nari katman olan, cinlerin de kullandığı katman üzerinden yapılan çalışmalar ise, bu defa nari bir yükselişle gene de bu beş makam çalışır ama deccaliyet yönünde çalışır. Aynı alnın ortasındaki göz dahi açılır. Birçok şeyi görmeye ve yapma kudretine ulaşır. Bunların irfan ehlinin yanında değeri yoktur. Ölümle beraber yok olacaktır.

“Şeytan onların yaptıklarını kendilerine süslü gösterdi” (En’âm 43). Nuri katman Allah’a yaklaştırır, nari katman ise istidraca düşürür. Asıl değer, ölümle baki kalan nurlu yolculuktur.

Bazı imansız kişiler, bu yolla insanlara cin musallat ederek eylem yapmaktadırlar. Zira bu hal sihrin ta kendisi olup, bulaşan kişilerden imanı soyutlayıp alır. Bir kişinin yaşamında sünnet-i seniyyeyi terk varsa, göklerde uçsa da, boştur. İşte bu göz açıldığında, et kemik gözle göremediğimiz birçok şeyi görmeye başlarız. Kişinin sapmaması için, amel ve imanla beraber olmak zorundadır. “Kim benim zikrimden yüz çevirirse, ona dar bir hayat vardır ve kıyamet günü de onu kör olarak haşrederiz” (Tâhâ 124). Amel ve imanla beslenmeyen her hal, kişiyi istikamet yolundan çıkarır.

Evet, iman ve faz ameller işlendikten sonra karşılaşılan her zorluk, kalbimize ulvî makamlar kazandırır. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin miracı bedeni ve ruhuyla gerçekleşti. Bizim ise secde ile gerçekleşir. “Secde et ve yaklaş” (Alak 19). Secde kulun en yakın olduğu andır; insan secdede kendi acziyetini idrak ederek miracını yaşar.

Kalp, ruh, sır, hafi, ahfa ve nefis tümü birbirleriyle ilişkilidir. Asla cüda olmazlar. Emmare, levvame, mülhime, mutmainne, radiye, merdiye ve safiyye/kâmile süreçleri nefsin arınma süreçleridir. Nefsin tutunduğu kalp vardır, ruh vardır, sır vardır, hafi vardır, ahfa vardır. Bu beş bölge nefsin taarruzu altındadır. “Nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir. Onu kirleten ise ziyana uğramıştır” (Şems 9-10). Letaiflerin zikrullahla paklanması, nefsi safiyyeye götüren tek yoldur.

Bu beş gölgeyi zikirle pakladığımız kadar nefsimiz arınır. Kalp arınır, masiva çıkar ve Allah sevgisi yerleşir. Ruh arınır, masiva çıkar ve Allah için olur. Sır arınır, Allah’ın ulvî sırları inmeye başlar. Hafi arınır, Allah’ın kudretiyle kuşanır. Ahfa arınır, Allah’ın kudreti olarak tecellisinin yaşantısına erer. İşte tümü nefsi tekâmül eder ve safiyyeye ulaşıp kâmil olur. “Allah, müminlerin kalplerine imanı yazmış ve onları kendisinden bir ruh ile desteklemiştir” (Mücâdele 22). Zikir, kalpleri temizler, ruhu diriltir, nefsi kâmil hâle ulaştırır.

Sonra nefis bekabillah yolunda yolculuğa çıkar. Tedavi zikirle olur. Zikirleri okurken nefis sıkılır, bunalır, çırpınır ve okumak istemez. Okumaya devam ile arınır ve rahatlar. İşte nefis bu beş letaif üzerinde hüküm sürer. Bu letaifi temizlemenin dermanı sadece zikirdir. Başka yolu yoktur. “Ey iman edenler! Allah’ı anmakla kalpleriniz mutmain olmaz mı?” (Ra’d 28). Zikir nefsi zapt eder, kalbi huzura erdirir, letaifi nurlandırır.

Yapılan zikirler ile beş letaifimiz temizlendiği için, onlardan nefsi emmare elini çeker. Zaten otomatik olarak artık kişi haramdan uzaklaşır. Çünkü artık içinden yapmak gelmez. İçinden bir şey gelmezse, zaten işlemezsin. Zikirlerle kalp, ruh, sır, hafi, ahfa hakka rücu ettiğinden, nefsi emmare geri çekilecektir. “Şüphesiz namaz hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar” (Ankebût 45). Zikirle desteklenen ibadet, nefsi kötülükten uzaklaştırır ve kişiyi fıtrata döndürür.

Normal günlük yaşantı devam ettiği halde zikirler de devam edildiğinde, normal yaşantı fıtrata dönük yönde kıvama gelir. Yavaş yavaş ilerleyeceğiz. Acele etmeden sabırla hak yolunda çalışmalarımızı devam ettireceğiz. Öylece et kemik bedenin ağırlığı azalır, ruh serbest olur. Kişi Allah’a secde ettiğinin şuurunu hissedince işler yoluna girer. “Sabredin. Şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir” (Bakara 153). Sabırla zikir ve amel, ruhu özgürleştirir, kalbi secde şuuruna ulaştırır.

Ayet delil demektir. Secde delili yani Allah’a teslimiyetin delili olmalı sende. Cesedini ruhun hükmüne geçirirsin. Yoksa bir ayet okuyayım da olayım diye bir şey değildir. Kalbimiz sınırsız bir bakışla dünyaya baktığı için mutsuzdur. Ruh sonsuzdan geldiği için kalb dünya ile bakıştığında, ruh bunun peşine takılır ve mutsuz olur.

“Biliniz ki kalpler ancak Allah’ın zikriyle huzur bulur” (Ra’d 28). Dünya kalbe yük, zikir ise kalbe huzurdur. Kalp Allah zikri ile sonsuzluğa bakarsa, ruh kalbe bakıp ilahî sırlara bürünerek hafiye erer, ahfada gözünü açıp mutlak kudretle buluşur. Öylece mutluluğu yakalar. “Allah onların kalplerine huzur indirdi” (Fetih 4). Kalp zikre döndüğünde ruh da huzur bulur, insan da gerçek mutluluğu yakalar.

İnsanın yolculuğu kalpten başlayıp ruh, sır, hafi ve ahfaya uzanan bir seyr-i sülûktur. Bu yolculukta en büyük ilaç zikirdir; çünkü zikir kalbi masivadan temizler, ruhu diriltir, sırrı sırra kavuşturur, hafiyi nurla doldurur, ahfayı da Allah’ın kudretiyle hemhâl eder. Kişi zikirle letaiflerini temizledikçe nefsi emmarenin pençesinden kurtulur ve safiyet kazanır.

Dünya meşgalesi kalbi mutsuz ederken, zikir kalbe sonsuzluğun kapısını açar. Sabırla, secdeyle, şükürle ve sürekli hatırlayışla insan, Allah’ın huzurunda gerçek mutluluğu bulur. Yolun özü acele etmeden, sabırla zikre ram olmak ve her nefeste Allah’a kulluğunu idrak etmektir. Çünkü kalbin tek gerçek huzuru, Allah zikriyle olur ve insana rehberlik eden bu zikirdir.

Yorum yapın