Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz vefat ettiğinde, Hz. Ali (kerremallahu vecheh) önderliğinde Ehl-i Beyt tarafından cenaze işlemleri yapılmıştır.
O an Medine, tarih boyunca benzeri görülmemiş bir sessizliğe gömülmüştü. İbn Sa’d’ın Tabakât’ında ve Taberî’nin Tarih’inde bildirildiğine göre, Resûlullah’ın vefat haberi yayıldığında sahabe “sanki aklını kaybetmiş” gibiydi.
Hz. Ömer kılıcını çekip “Kim Muhammed öldü derse, boynunu vururum” diyerek inkâr şokuyla haykırmış, Hz. Ebû Bekir (radıyallahu anh) ise “Kim Muhammed’e tapıyorsa bilsin ki Muhammed ölmüştür; kim Allah’a tapıyorsa bilsin ki Allah diridir, ölmez” sözleriyle ümmeti yeniden diriltmiştir.
Hz. Ali, Ehl-i Beyt’ten olduğu için gusül ve kefen işlemlerini bizzat kendisi üstlendi. Yanında Hz. Abbas, Hz. Fadl, Üsame bin Zeyd ve Hz. Salih el-Gifârî vardı. Kaynaklar, Resûlullah’ın bedeninden misk gibi bir koku yayıldığını ve Hz. Ali’nin ağlayarak “Ya Resûlallah, sen sağken de temizdin, ölümünde de tertemizsin” dediğini kaydeder. Bu hâl, yalnız bir yıkama değil, bütün insanlığın son peygamberine son kez dokunuşuydu.
Bu olayı kısaca izah edelim… Resûlullah’ın vefatı, İslam toplumunda büyük bir sarsıntıydı. Müslümanlar, rehbersiz kalmaktan korkuyordu. Taberî’ye göre, cenaze işlemleriyle birlikte devlet işlerinin de aksamaması için sahabenin önde gelenleri hızla istişareye geçti.
Bu hususu anlamak için iki noktayı zikredelim…
Birincisi: Hz. Ali’ye (kerremallahu vecheh) soruldu: “Niçin Ebû Bekir, Ömer ve Osman’ın dönemlerinde fitne çıkmadı da senin zamanında çıktı?” Hz. Ali şu hikmetli cevabı verdi: “Onlar zamanında biz vardık, bizim zamanımızda onlar yoktu.” Bu söz, bir çağı özetler niteliktedir. Çünkü ilk üç halifenin yanında yaşayan sahabeler, imanlarının derinliğiyle ümmeti sarsıntılardan korumuştu; fakat Hz. Ali’nin döneminde o kadro büyük ölçüde vefat etmiş, yeni kuşaklar dünyanın cazibesine kapılmıştı.
İkincisi: Uhud Savaşı’na giderken 1000 kişiyle yola çıkılmış, ama 300 kişi yolda ayrılmıştı. Abdullah bin Übeyy ve çevresindeki münafıklar, savaş meydanını terk etmişti. Bu olay, Kur’an’da Âl-i İmrân suresi 167. ayette anlatılır.
Resûlullah’ın sofrasında oturanlar arasında bile nifak ehli vardı. Onlar görünüşte Müslümandı ama kalpleri inkârla doluydu. Bu yüzden Efendimiz’in vefatından sonra Medine’de fitne çıkma ihtimali büyüktü.
Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) vefat etmiş, Müslümanlar başsız kalmıştı. Bu, hem siyasi hem duygusal bir boşluktu. Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali hemen toplanarak istişare ettiler. Bu istişare, “Sakîfe Toplantısı” olarak tarihe geçti. Orada Ensar ve Muhacirler bir araya gelerek, İslam ümmetinin dağılmaması için Hz. Ebû Bekir’e biat ettiler.
Dört büyük sahabe, aynı bilinçteydiler. Her biri, Peygamber’in emanetini koruma derdindeydi. Hz. Ali, “Ben Ehl-i Beyt olarak Resûlullah’ın bedenini emanettim, onlar ümmetin liderliğini emanet ettiler” diyerek her iki görevin de aynı derecede kutsal olduğunu belirtmiştir.
Cenaze yıkaması tamamlanınca Hz. Ali, Resûlullah’ın üzerine beyaz pamuklu bir kefen sardı. Buhârî’deki rivayete göre, Efendimiz üç parça bezle kefenlenmiş, üzerinde dikiş ya da süs bulunmamıştır. Hz. Abbas ve Üsame bin Zeyd suyu dökerken, Hz. Ali mübarek bedenini elleriyle çevirmiştir. Gusül sırasında Cebrail’in ruhani bir varlık olarak hazır bulunduğu da rivayetler arasındadır.
O esnada, Müslümanların liderinin belirlenmesi kararlaştırıldı. Çünkü İslam toplumunda başsızlık, fitneye davetiyedir. Bu sebeple cenaze daha defnedilmeden önce hilafet meselesi çözüme kavuşturuldu. Hz. Ebû Bekir’e biat edilmesi, birliği korumanın tek yoluydu.
Hz. Ali, cenaze işlemlerini tamamladıktan sonra sahabeler gruplar hâlinde içeri girip Resûlullah’a cenaze namazı kıldılar. Ancak bu namaz, bir imam arkasında değil, herkesin bireysel duası şeklinde yapıldı. Çünkü ümmetin imamı zaten O’ydu; kimse O’nun önünde saf tutamazdı.
İbn Hişam’ın Sîre’sinde bildirildiği üzere, üç gün boyunca Medine halkı tek tek o odaya girerek, Resûlullah’ın mübarek bedenine son kez selam verdi. Kadınlar, erkekler, çocuklar; hepsi ağlayarak “Esselâmü aleyke ya Resûlallah” dediler. O odada ağlamayan tek yürek kalmadı.
Resûlullah’ın naaşı, Hz. Âişe’nin (radıyallahu anha) odasına defnedildi. Çünkü Efendimiz, “Peygamberler, vefat ettikleri yere defnedilirler” buyurmuştu (Tirmizî, Cenâiz, 35). Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer daha sonra aynı mekâna defnedildiler. Bugün Ravza-i Mutahhara’da bulunan o mübarek kabir, İslam ümmetinin kalbidir.
O gün münafıklar fitne çıkaramadı. Zira sahabeler, Resûlullah’ın sünnetine sıkı sıkıya sarılmıştı. Ümmet, birlik içinde kaldı. Hz. Ebû Bekir’in hilafeti, hem devlet düzenini hem de dini birliği yeniden tesis etti. Taberî, “Eğer o gün sahabeler dağılmış olsaydı, İslam tarihi çok farklı olurdu” der.
Böylece, İslam ümmeti hem Resûlullah’a vefasını gösterdi hem de nübüvvet nurunu sönmeden devraldı. O gün, bir beden toprağa girdi ama bir dava ebedileşti.
“Her nefis ölümü tadacaktır.” (Âl-i İmrân, 185) “Kim Muhammed’e tapıyorsa bilsin ki Muhammed ölmüştür; kim Allah’a tapıyorsa bilsin ki Allah diridir, ölmez.” (Hz. Ebû Bekir’in hutbesi) “Peygamberler, vefat ettikleri yere defnedilirler.” (Hadis-i Şerif Tirmizî, Cenâiz 35) “O nur, Allah’ın izniyle parlamaya devam edecektir.” (Saff, 8)
Vefat, bir bitiş değil; emaneti devretmenin anıdır. Ehl-i Beyt’in sabrı, sahabenin dirayetiyle birleştiğinde ümmet dağılmaz. O gün toprağa konan beden değil, yeryüzüne yayılan nurdu. Her müminin kalbinde o Ravza sessizliği, hâlâ bir şehadet gibi yankılanır.