Ben aşığım diyen kimse; eğer âşık olduğunu söylediği kişinin ayağına basmasıyla, ayağına bastığı ayağı öpmüyor ve demiyor ise; “oh be bari âşık olduğum kişinin ayağının ağırlığı ayağımın üzerine düştü” ve bununla mutlu olmuyor ise, o kişi aşkın daha ne olduğunu bilmiyordur.
Gerçek aşk, benlik duygusunun tamamen eriyip yok olduğu bir hâl değil midir? Âşık, maşukunun her dokunuşunu rahmet bilir. Onun ayağına basması bile, kendisine dokunan bir iltifat gibi gelir. Çünkü aşk, acıda bile vuslat kokusunu duymaktır. “Oh be, onun ağırlığı ayağıma değdi” diyemeyen, aslında henüz aşkın eşiğinde bile değildir.
Hem akabinde savunmaya ve kavgaya başlıyor ise; o tutkunluk ve hobilerinin adına aşk demiştir. Aşkın dili savunma değildir, sükûttur. Aşkta kavga yoktur; çünkü aşk, benliğin teslimiyetidir. Kavgaya başlayan kişi, nefsini hâlâ merkeze koymuştur. Bu hâl, sadece hevesin ateşiyle yanıp sönmektir, aşkın ateşiyle yanmak değil.
Çünkü âşık olan; her hal ve vaziyette, maşukunda kendisini yok bilir ve onun iyi veya kötü her şeyinden mutluluk duyar. Aşkta iyi-kötü ayrımı kalkar. Âşık, maşukunun her hâlini Hakk’tan bilir. Kahrı da lütfu gibi görür. Çünkü âşık için maşukta çirkin yoktur; her şey güzeldir. Gerçek âşık, maşukunun tecellîsinde kendi varlığını unutmuştur.
Bakın hele; kendisinin âşık olduğunu söyleyen kişiye, ayağına basılması durumunda, yükselteceği feryadı figanına ve sana kin ile cephe almasına… Nefsin aleviyle yanan kişi, kendisine dokunulduğunda hemen savunmaya geçer. Halbuki aşk, dokunulmakla sarsılmaz; daha da derinleşir. Âşık, maşukunun her temasında “Hu” deyişini duyar, onu kınamaz.
Ve bakın hele şu haykırışına; “ben o kadar âşıktım sevdim ve sen ise bana bunu reva görüyorsun” diye mırıldanmasına… Bu söz, aslında aşkın değil, egonun haykırışıdır. “Ben sevdim” derken bile “ben” vardır. Oysa gerçek âşık, “ben”i terk edendir. Çünkü aşk, “ben”le değil, “O”yla var olur.
Demek âşık değilmiş… Sadece kapılmış bir heyecana ve o heyecanı da aşk sanmıştır. Aşk zannı, çoğu defa nefsin oyunudur. İnsan, içindeki duygusal kıvılcımı aşk sanır. Oysa o kıvılcım, hakiki aşk ateşinin sadece bir gölgesidir. Gerçek aşk, sükûtta yanmaktır; nefsin değil, ruhun yanışıdır.
Allah aşkı da öyledir. Tam teslimiyettir. Maddi ve manevi her isteğin terk edilişidir. Allah aşkı, mutlak teslimiyetin adıdır. Âşık, Allah’ın takdirine “neden” demez. Maddi arzularını, hatta manevi isteklerini bile terk eder. Çünkü bilir ki O, dilediğini diler; kulluk ise, dilediğine razı olmaktır.
Kahrında hoş lütfunda hoş yaşamıdır. Yoksa kendisini avutuyordur. “Kahrında da hoş, lütfunda da hoş” diyen Hak âşıkları, aşkın zirvesine ulaşmıştır. Çünkü onlar için artık her şey Rahman’dandır. Kahır da lütuf da birdir; hepsi Hakk’ın cemalinde birleşir. Buna ulaşamayan ise, hâlâ kendini avutmakla meşguldür.
Gerçek aşk, acının bile ilahi bir ikram olduğunu görebilmektir. Aşk; nefsin değil, ruhun tutkusudur. Âşık, maşukunun her hâlinde Rabbini seyreder; kahırda da lütufta da O’nu görür. Aşkta “ben” kalmaz; sadece “O”nun tecellîsi kalır. Kahrı da lütfu da aynı nurdan bilmeyen, hâlâ benliğinde hapsolmuştur.
“O, sevdiği kulunu dilediği hâle sokar.” “Allah bir kulunu severse, onu belalarla imtihan eder.” (Hadis-i Şerif) “Kahrında da hoş, lütfunda da hoş.” “O’nun rahmeti gazabını geçmiştir.” “Ey huzura ermiş nefis! Rabbine dön, O senden razı, sen O’ndan razı olarak.” (Fecr, 27-28)