137) LEDÜN İLMİNİN SIRRINA DAİR

Ledün ilmi kalpten kalbe açılan, aklın sınırlarını aşan ve gönüllere hususi şekilde indirilen bir ilimdir. Bu ilim, herkesin anlayabileceği kitap bilgisi veya aklî bir çıkarım değildir; onun için buna kalbî ilim denir. Çünkü asıl merkez akıl değil, kalptir.

Kalp, Rabbimizin ilahî tecellilerinin aynasıdır. Zahirî ilimler aklın süzgecinden geçer, mantık ile ölçülür. Fakat ledün ilmi, doğrudan kalbin derinliklerine düşen bir nur gibi iner. Bu sebepledir ki, nice âlimler akıl ilmini öğrenmiş ama hakikatin sırlarına erememiştir. Buna karşılık bazı gönül ehli, hiç medrese görmeden kalplerine ilham ile hakikat sırlarına vakıf olmuştur.

Allah dilediği kulunun kalbine, dilediği şekilde ve dilediği zamanda tecelli eder. Bu yüzden kişiden kişiye farklılık gösterir.

Kimi kul, ibadetlerinde samimiyet gösterdiği için kalbine hikmet penceresi açılır. Kimi kul ise sabrın imtihanıyla yoğrulurken bir anda kalbine rahmet iner. Bu farklılık, Allah’ın dilediğini dilediği gibi terbiye etmesindendir. “Allah dilediğini hidayete erdirir” (Nahl, 93) ayeti bu hakikati beyan eder.

Kur’an-ı Kerim’de Hızır kıssasında bu hakikate işaret edilir: “Ona katımızdan bir rahmet vermiştik ve tarafımızdan bir ilim öğretmiştik.” (Kehf, 18/65). Bu ilim, akıl ve mantığın ötesinde, doğrudan kalbe akan ilahî bir sırdır. Böylece kullar bilir ki, her bilgi kitap sayfalarında değil; Rabbimizin gönüllere lütfettiği sırlarla da ortaya çıkar.

Bu kıssa, şeriat ilmiyle batın ilminin farkını öğretir. Musa (aleyhisselam) halkın diliyle konuşup insanlara anladığı dilden Allah’ hükümlerini insanlara öğreten peygamberdi. Hızır ise, ledünnî sırların taşıyıcısıydı. Aslında hakikati itibariyle Hızır, her bir insanın mana dünyasını teşkile ettiği gibi, Hz. Musa aleyhisselamın da mana alemini tasvir ediyordu ve bize de ayette bildirildiği gibi, öylece somutlaştırılarak bildirildi. Elbetteki Hızır ismindeki Allah kulu da varlık planında yerini almıştır. Zira şahıs olarak Hızır, hızıriyet makamının sahibidir. İşte ikisi birleştiğinde, Allah katındaki ilmin çok boyutluluğu ortaya çıktı. Demek ki, kitap ilmi olmadan ledün ilmi eksik, ledün ilmi olmadan da kitap ilmi kördür.

Allah’ın kulunun kalbine hangi yönden tecelli edeceğini sadece O bilir. İnsan kendisini zorlamamalı; gönlüyle huzur bulup akışa bırakmalıdır. Çünkü ilham, zorla değil, ihlasla gelir.

İnsanın “Ne zaman bana açılacak?” diye kendisini sıkması, kapalı bir kapıyı zorlamasına benzer. Oysa ilahî sır, kalbin safiyetine göre, kendi zamanında açılır. Tohumun filizlenmesi için toprağın, suyun ve zamanın uyumuna ihtiyaç olduğu gibi, kalbin de olgunlaşması gerekir.

Samimiyet ve teslimiyet gösteren kalp, ilahî ilhama açılır. Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Müminin firasetinden sakının, çünkü o Allah’ın nuru ile bakar.” (Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, 15). Bu söz, kalpte doğan ilhamın, basiretin ve ledünnî bilginin kaynağının Rabbimiz olduğunu ortaya koyar.

Bu hadis, kalp gözüyle bakmanın hakikate nasıl bir derinlik kattığını gösterir. Firaset, akıl yürütmekten değil, kalpteki nurdan doğar. Allah bir kulunun kalbini nurlandırdığında, o kulun bakışı, perdelerin ötesine ulaşır.

İnsana düşen, ne kadar kapı açıldıysa o kadar seyretmektir. Daha fazlasını zorlamamak gerekir. Çünkü her kalbin kaldırabileceği yük farklıdır. Kimine küçük bir pencere açılır, kimine geniş bir ufuk.

Bazen kalpte beliren küçücük bir ilham bile, kişinin ömrünü değiştirmeye yeter. Kimisine ise öyle büyük ufuklar açılır ki, onlar asırların rehberi olurlar. Fakat her iki hal de Allah katında kıymetlidir. Çünkü değer, miktarda değil, ihlasta saklıdır.

Her ikisi de Allah katında kıymetlidir. Önemli olan, verilen nurun hakkını vermek ve şükretmektir. Bir insan kalbine açılan bu yolculuğu zorlamadan, akışına bırakmalı; her anın kıymetini bilmeli ve o anın nuruyla yaşamalıdır.

Şükür, nimetin artmasına vesiledir. Kalbine küçük bir pencere açılan kul, o nimeti şükürle karşılamazsa, o pencere kapanabilir. Ama şükürle karşılarsa, o pencere giderek genişler.

Zorlama kalbi yorar, akışı bozarsa, teslimiyet kalbi ferahlatır, seyri bereketlendirir.

İşte bu yüzden sûfîler hep derler ki: “Sabırla bekleyen, vuslata erer.” Zira zorlamak, kalbi perdeyle örter; teslimiyet ise perdeyi kaldırır.

Ledün ilmi kişiye hastır, herkese açılmaz. Onu elde eden kimse bununla övünmek yerine, büyük bir sorumluluk taşıdığını bilmelidir. Çünkü Allah bir kulunun kalbine sır koyarsa, o kul aynı zamanda imtihan edilir.

Ledün ilmi, bir makam değil bir emanettir. Allah o emaneti kulunun kalbine bırakır ve “Bakalım bu emaneti ne kadar edeple taşıyacak?” diye imtihan eder. Bu yüzden sır sahipleri çoğu zaman yalnızdır ve yükleri ağırdır.

Bu sırların emaneti ancak tevazu ve sabırla taşınabilir. Bu ilmi taşıyan kişi, sırrı ifşa etmekten sakınmalı, kendisine verilen emaneti korumalı ve kalbini kibirden uzak tutmalıdır. Çünkü bu ilim bir ikram olduğu kadar bir sınavdır.

Kibirle taşınan sır, sahibine fayda değil zarar getirir. Ama tevazu ile taşınan sır, sahibini ariflerin safına katar. Zira hakikat, kibrin değil, tevazunun toprağında yeşerir. Onun için, “Benim kalbime ne zaman açılacak?” diye kendini sıkmamak gerekir. Asıl yol, gönlü temizlemek, nefsi terbiye etmek ve sabırla yol almaktır.

Bu yolculukta en büyük sermaye sabırdır. Çünkü sabır, kalbin yükünü hafifletir. Acele eden civciv gibi kabuğu erken kırmak isteyen, nefessiz kalır. Sabreden ise kabuğunu vaktinde kırar ve hakikat nefesini içine çeker.

Hz. Ali’nin şu sözü bu hakikati özetler: “İlim bir noktaydı, cahiller onu çoğalttı.” O nokta, ledünnî ilmin özüdür. Kalbine o noktadan pay düşen kimse, büyük bir nimete kavuşmuş demektir.

O nokta, hakikatin özü, ilmin menbaıdır. Hak erleri bu noktayı “nokta-i süveydâ” yani kalbin en derin sırrı olarak tarif etmişlerdir. O noktayı gören, hakikatin kapısına dayanmıştır.

Ledün ilmi Allah’ın bir lütfudur ve herkesin kalbine farklı şekilde açılır. Bu yüzden kişi kendi nefsini zorlamamalı, kalbin açıldığı kadarına razı olmalıdır. İlham zorlamayla değil, teslimiyet ve samimiyetle gelir.

Teslimiyet, kulun en büyük silahıdır. Çünkü o bilmez, O bilir. Kulun nasibi az da olsa çok da olsa, hepsi hikmetle verilmiştir. O yüzden kişi razı olur, şükreder.

Bu ilim bir övünç değil, büyük bir emanettir. Tevazu, sabır ve şükür ise bu ilmin en önemli şükürlerindendir.

Velhasıl, ledün ilmi akılla kavranmaz, kalple taşınır. Edep ve teslimiyet olmadıkça, sır açılmaz. Açıldığında da kulun boynuna büyük bir sorumluluk yüklenir. Çünkü ledün ilmi, marifetullaha giden en gizli ve en ince yoldur.

Ledün ilmi yolunda yürüyen kimse, önce kalbini arındırmaya gayret etmelidir. Çünkü kirli bir kalp, nurun tecellisine mazhar olamaz. Kalp, kin, haset, riya ve kibirden temizlendiğinde, Allah’ın rahmeti oraya iner. Bunun için kişi, tevazu ile kulluğunu bilip nefsini dizginlemelidir.

İnsanın öncelikli vazifesi, edep ve sabırla yol almasıdır. Acele eden kalpler, kabuğu erken kıran civciv gibi nefessiz kalır. Sabredenler ise, zamanı gelince hakikati görürler. O yüzden sabır, bu yolun ilk anahtarıdır.

Diğer bir rehberlik de şükürdür. Kalbine küçük bir nur açıldığında, onu küçümsememeli, değerini bilip şükretmelidir. Çünkü şükür, nimeti artırır. Şükürsüzlük ise nimetin kapanmasına sebep olur.

Ayrıca bu ilim, bir övünç vesilesi değil, büyük bir emanettir. O yüzden kişi, ne kadar sır verilirse verilsin, onu gizlemeyi ve edeple taşımayı öğrenmelidir. Bu sırların ağırlığı, tevazu ile taşındığında kulun kalbine huzur verir.

Velhasıl, kalbine ledünnî bir sır açılan insan, onu bir üstünlük gibi değil, bir imtihan gibi görmeli; sabır, şükür ve edep ile yoluna devam etmelidir. Çünkü hakikat, zorlamayla değil, teslimiyetle gönüllere yerleşir.

Yorum yapın