Öncellikle bilelim ki; A‘yân-ı sâbitenin bu dünyanın harmansal alanıyla alakası yoktur. A‘yân-ı sâbiteyi, en kısa hâliyle şöylece anlayabiliriz: Allah’ın ilminde, henüz varlık sahnesine çıkmamış, zaman-mekân giymemiş, “ol” emriyle teşhir edilmemiş hakikat sûretleridir. Yani her varlığın, her insanın, her hâdisenin, yaratılmadan önce Rabbin ilminde duran sabit nurî aslıdır.
Biz varlık âleminde gördüğümüz her şeyi “olmuş bitmiş” sanıyoruz; hâlbuki her şeyin, Lâhûtî planda bir “ilmî aslı”, bir “sabit kök hakikati” var. İşte bu kök hakikatlere tasavvuf ehli a‘yân-ı sâbite der. Bunlar Allah’ın zâtından parçalar değildir; Allah’ın ilminde duran, esma bileşimlerinin ilmî sûretleridir. Yani esma-i hüsnânın birleşip, “insan”, “taş”, “ağaç”, “melek”, “zaman”, “mekân” gibi hakikat alanlarına dönmüş nurî projeleridir.
Her insanın da bir a‘yân-ı sâbitesi vardır. Bu, o insanın fıtrat hakikatidir. İstidadı, kabiliyeti, taşıdığı emanet, rububiyet alanında göreceği terbiye, hepsi o a‘yân sûretine göre belirlenir.
Biz dünyaya geldiğimizde, adeta ferş sahnesine inmiş bir oyuncu gibi, kendi a‘yân-ı sâbitemizin programı içinde yürümeye başlarız. Fakat bu programda cebir yoktur; istidat ve imkân vardır. İrade bizden çıkar, inşa Allah’tan olur. A‘yân-ı sâbiteyi, “Ben ne yaparsam yapayım değişmez, o zaman sorumluluk yok.” diye okuyunca, cebriyye bataklığına kayarız. Böyle baktığımızda, insanı kuklaya, Allah’ı hâşâ zulmedene çeviririz.
Oysa a‘yân-ı sâbite, zorunlu fiiller değil, ilmî imkânlar manzumesidir. Allah, kulun iradesine göre o imkânlardan sahne açar. Biz hidayet yolunu isteyince, a‘yân-ı sâbitemizdeki hidayet imkânı fiile çıkar; dalalet yolunu isteyince, yine ilmî planda mümkün olan sapma sahnesi önümüze gelir.
Bunu bir misalle düşünelim: Elinde, içinde sayısız nota ihtimali olan bir not defteri olsun. Bestenin bütün ihtimalleri o defterde ilmî olarak mümkündür. Ama hangi besteyi fiilen çalacağın, senin yönelişinle, tercihinle açığa çıkar.
İşte a‘yân-ı sâbite, Rabbin ilmindeki bütün sahih ihtimallerin, esma bileşimleriyle yazılı olduğu gaybî defter gibidir. Biz yeryüzünde, o defterdeki satırlardan birini yaşayarak sahneye çıkarız. Bu yüzden ne kendimizi mutlak mecbur sanmalıyız, ne de Rabbimizi hâşâ “sistem dışı bırakacak kadar” hür vehmetmeliyiz.
A‘yân-ı sâbiteyi düşünürken, “Şüphesiz biz her şeyi bir ölçüye göre yarattık.” (Kamer Suresi, 49. ayet meali) ayetinin, varlığa gelen her şeyin ilmî planla kayıtlı olduğunu anlattığını görmeliyiz. “Gaybın anahtarları O’nun katındadır; onları O’ndan başkası bilmez.” (En’âm Suresi, 59. ayet meali) hitabının, a‘yân-ı sâbitenin de bu gayb anahtarları içinde olduğunu fark etmeliyiz.
Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in “Allah, mahlûkatı yaratmadan önce onların takdirlerini yazdı.” (Müslim, Kader, 1) hadis-i şerifini, ilmî plandaki bu sabit hakikatlerin yazılışına işaret olarak okuyabilmeliyiz.
Tekvir Suresi’nin sonunda geçen “Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.” (Tekvir Suresi, 29. ayet meali) ayetini de, iradenin kuldan çıkıp, inşanın Allah’a ait olduğunu bize hatırlatan bir denge ayeti olarak değerlendirmeliyiz. Sen yönelişini seçersin, önüne açılan sahneyi ise Rabbin inşa eder.
A‘yân-ı sâbitenin, Allah’ın zâtı olmadığını, zâtından parçalar hiç olmadığını içimizde netleştirmeliyiz. A‘yân, Allah’ın ilminde duran, esma bileşimlerinin ilmî hakikatidir. Böyle düşündüğümüzde hem tenzihi koruruz, hem de esma tecellilerini daha edepli seyrederiz.
Kendi hayatımıza bakarken, “Benim a‘yân-ı sâbitemde hangi istidatlar var?” diye tefekkür etmeyi alışkanlık haline getirmeliyiz. Hangi alanlarda daha çabuk açılıyoruz, hangi sahalarda daha derin sorumluluk hissediyoruz, hangi imkânlar önümüze sıkça geliyor; bunları okudukça, fıtrat haritamızı daha iyi tanıyacağımızı bilmeliyiz.
Kader mevzularında, “Madem a‘yân-ı sâbite var, o zaman ben yapmasam da olur.” yanılgısına düşmemeliyiz. A‘yân, imkânı haber verir; tercih ve yöneliş bize aittir. Yani biz seçeriz, Allah inşa eder. Bu yüzden her sabah, “Rabbim, a‘yân-ı sâbitemdeki hayır yollarını aç, şer imkânlarını bana kapat.” diye dua etmeyi ihmal etmemeliyiz.
Başımıza gelen hâllere bakarken, “Bu da a‘yân-ı sâbitemin yazgısıymış, yapacak bir şey yok.” deyip kenara çekilmemeliyiz. Bize verilen imkânlar içinde en güzelini seçmeye, yanlış seçtiysek tevbe ile yeni sayfa açmaya, her hâlimizi kul sorumluluğu içinde taşımaya gayret etmeliyiz.
A‘yân-ı sâbiteyi kuru bir metafizik kavram olarak değil, bizi daha derin bir teslimiyete ve daha bilinçli bir irade kullanımına çağıran bir hakikat anahtarı olarak görmeliyiz. “Rab, ilminde beni böyle takdir etti; ben de bu ilmî takdir içinde O’na en güzel kul olmanın yollarını aramalıyım.” dediğimizde, hem ilme saygımız artar, hem de kulluğumuzun ciddiyetini daha derinden hissederiz.
İşte yaptığımız zikrlerle ve diğer her türlü müsbet amelle veya aksi amellerle; derinlerden gelen a‘yân-ı sâbitemizde yeni bir başlangıç şeklinin musavvire olması için konut veririz. Öylece her an yeni bir şanda olan, yeni şanda şanımızı an be an yenice tasvir ederek varlık planında orataya koyar.