145) NEFSİNİN ÜZERİNE YIĞDIĞIN MOLOZLAR

Biz nefsin en saf haline ulaşması için uğraş veriyoruz. Bu saflığı bozan her şey bir molozdur. Nefsini arındıran kurtulur, onu kirleten hüsrana uğrar. (Şems, 9-10). Saflığa ulaşmak, üzerindeki molozları temizlemekle mümkündür.

Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem): “Gerçek mücahid, nefsine karşı cihad edendir.” (Tirmizî) buyurmuştur. Her gün içimizi örten molozları kaldırdıkça kalbimizdeki nur parlar.

Bu yolda tam arınış gerekir. Hatta hatta sevap ve günah istekleri dahi birer molozdur. Hakikat yolunda arınış, niyetlerin safiyetinden geçer. Amel, Hakk içinse nurdur; nefs içinse perdedir. Allah buyurur: “Ameller ancak niyetlere göredir.” (Buhârî, Bed’ü’l-Vahy). Buradaki kast, sevap beklentisini bile menfaat gözeterek değil, fıtrî teslimiyetle yapmaktır.

Sevapsız ve günahsız bir bakış. Ah be hasret, işte tüm hasret bu noktaya. Hasret, hakiki fıtrata dönüştür. Cennet, fıtratın saf hâlidir. Allah: “Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zâriyât, 56). Bu ibadet safiyete ulaşınca, artık ne sevap ne günah beklentisi kalır; yalnızca vuslat arzusu kalır.

Bazısının dediği gibi “benim için sevap ve günah bitmiştir” hali, maalesef yanlış anlaşılmıştır. Bunun analmı, “artık günahı günah olduğu için değil, fıtratla uyumsuz haller ve haktan uzak ettiği için” uzak dururm. Sevabı ise “zaten fıtratım içabı ameller olduğu için işlerim” hakikatidir. Yoksa “benim için günah bitmiş artık günah bana serbet” ve “sevap benim içib bitmiş, artık işlemeyeceğim” anlamında değildir.

Bize tevdi edilen saf nurun üzerini, nefsi emmarenin serzenişleri ile kirletmiş ve o saflığa hasret kalmışız. Zira nefsin perdeleri kalpteki nuru örter. “Hayır, onların kazandıkları kalplerini paslandırmıştır.” (Mutaffifîn, 14). Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem): “Kul bir günah işlediğinde kalbinde siyah bir nokta belirir.” (Tirmizî). Saf nurun üzerini kaldırmak, tövbeyle ve zikrullah ile olur.

İşte olayın irfanına eremeyenler, bu noktada sevaptan vazgeçerler. Artık amel işlemezler. Veya harama ilişirler. İrfanla amel birleşmezse kayma olur. Zira ilim, amel ile meyve verir. Allah: “Namazı kılın, zekâtı verin.” (Bakara, 43). Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Amelsiz ilim, meyvesiz ağaç gibidir.” (Deylemî). Ameli terk eden, aslında nur kapısını kendi kapatır.

Bilmezler ki amel işlememek günahtır. Namaz kılmamak günahtır. Oruç tutmamak günahtır. İçki içmek günahtır. Bu hakikat ayette nettir: Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “İslam beş temel üzerine kurulmuştur: Allah’tan başka ilah yoktur demek, namazı kılmak, zekâtı vermek, Ramazan orucunu tutmak, haccı yapmak.” (Buhârî).

Sevap ve günahtan geçmekten kasıt fıtrata dönmektir. Zaten islamdaki helal ve haramlar fıtratın ta kendisidir. İslam fıtrattır. “Allah’ın fıtratına yönel. Allah’ın yaratışında değişme yoktur.” (Rûm, 30). Haram, fıtratı bozan; helal, fıtratı koruyandır. Fıtrata dönmek, aslında şeriatla bütünleşmektir.

Dolayısıyla olayın arifi olunduğunda, artık ameller, fıtrat icabı zuhur etmeye başlayacak ve omuzlardan yük inecektir. İşte bu hal Rabbe tam iltica halidir. İlahi muhabbet, ibadeti yük olmaktan çıkarır. Ayette: “Onlar namazda huşu içindedirler.” der (Müminûn, 2). Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Namaz gözümün nurudur.” (Nesâî). O hâlde amel, yük değil huzurun kaynağı olur.

Fıtrat olur artık minhaç. İbadetler fıtratın tezahürü olarak yaşamın parçası olur, ve ruh hep olur ac. Fıtrata dönmüş ibadet, hayatın özü olur. Zikir, nefes gibidir; terk edilirse ruh boğulur. “Onlar ayakta, otururken, yanları üzerine yatarken Allah’ı zikrederler.” (Âl-i İmrân, 191).

Yoksa yük olarak kişide moloz yığını gibi olur. Ve kişi bir an önce yapayım da kurtulayım der. Zoraki amel, kalbi daraltır. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; müjdeleyin, nefret ettirmeyin.” (Buhârî). İbadet, yük değil nefes olmalıdır.

Oysa fıtratı gereği yapılınca, sıcak günde susayanın soğuk su içtiği gibi artık yük değil, her amel birer fıtrat icabı olarak terakki edilir. İbadet, fıtratla birleşince lezzet verir. “Bilesiniz ki, kalpler ancak Allah’ın zikriyle huzur bulur.” (Ra’d, 28 yani ibadet, susuzluğun suya kavuşmasıdır.

Arif, farzın değerini bilir. İşte tüm iş, olayın hakikatına vakıf olmaktan geçer. Bir çok merdiven altı tezgahlarda eğitilenler, yanlış yönlendirme ile farzları terk edip harama kolaylıkla kanıla bilmektedirler.

Hakikat bilgisi olmadan yön saptırılır. “Bilin ki Allah’ın dostlarına korku yoktur.” (Yûnus, 62). Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Ümmetimden sapık gruplar çıkacaktır.” (İbn Mâce).

Onları takip eden müdavimleri ibadetten uzaklaşıp tevhid ve vahdet naraları atarak, günlerini tevhid ve vahdet masallarıyla tüketmektedirler. İşte kul teslim olunca fıtrata, Allah o kulu kendine seçmiş olur.

Tevhid, sözle değil teslimiyetle olur. Hakiki tevhid, ibadetten ayrılmaz. “Allah’a kulluk edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın.” (Nisâ, 36). Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Amelsiz iman, köksüz ağaç gibidir.”

Dikkat edin kula bedavadan verilmiyor. Kulun gayreti sonucu Rahman kuluna kapıyı açıyor. “Kim bize bir adım gelirse, biz ona koşarız.” (Kudsi hadis; Buhârî, Tevhid). Gayret kapıyı çalar, rahmet kapıyı açar.

İşte fıtrata bakan kul manaya yükselmiş olur. İşte manada kabı kavseyn denilen hal bu haldır. Hz.Muhammed Mustafa sallahu aleyhi ve sellem efendimiz ise, tüm bunları afaki ve enfusi seyredip 18 bin alemin üzerine çıkıp rabbul âlemîne nazar eyledi. İşte bu güzelliğe erişince kul, artık gayrıyı edemez kal. Dil olur lal. Artık yükselmiştir hilal.

Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) miracı, fıtrattan manaya açılan zirvedir. “Sonra yaklaştı, sarktı; araları iki yay aralığı kadar kaldı.” (Necm, 8-9). Kab-ı Kavseyn, fıtratın manaya varış noktasıdır. Hakikat dili susturur, gönlü konuşturur. Ayette Allah şöyle der: “Rahman’ı anmaktan yüz çeviren için bir şeytan musallat ederiz.” (Zuhruf, 36). Hakikatle yükselen, gayrıya dönmez.

Bayram işte bu bayram. Gayrı nefsin içinde olduğu bayramdır. Etmez kula bir tat. Hakiki bayram, nefse değil ruha sevinç verendir. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Oruçlunun iki sevinci vardır: iftar ettiğinde ve Rabbine kavuştuğunda.” (Buhârî). İşte bayram, ruhun seher vaktidir.

İşte ey aziz insan, bu bakışa erdikten sonra da amelle olur yaşam. Amel asla bitmez, yoksa kul olur üryan ve olur rahmetten bigüman. Amel, imanla birlikte daima devam eder. “Kim zerre kadar hayır işlerse karşılığını görecektir.” (Zilzâl, 7). Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “En hayırlı amel, az da olsa devamlı olanıdır.” (Buhârî). Bilelim ki; amel bitmez, çünkü yol bitmez.

Nefsinin üzerine yığdığın molozları temizlemek, hakiki fıtrata dönmekle mümkündür. Bu da ibadeti yük olmaktan çıkarıp fıtratın nefesi hâline getirmektir. Rabbimiz bizleri nefis molozlarından arınmış, fıtratının nuruyla yürüyen, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem)’in yolunda secdeyle yükselen kullarından eylesin.

Yorum yapın