139) MUTLAK ZAT HAKKINDA BİR TERENNÜM

Allah zatı itibariyle dışsallığımız veya içselliğimiz olamaz. Yani Allah’ın mutlak zatı dediğimizde, Allah adıyla Allah’ın mutlak zatına işaret ediyoruz. Burada dikkat edilmesi gereken, Allah’ın (celle celâluhû) zatının mahlûkatla kıyas edilemeyecek kadar aşkın olmasıdır. O, hiçbir varlıkla ölçülemez; çünkü yaratılmış olan her şey sınırlıdır, O ise mutlak var olarak var olandır..

İşte mutlak zat dediğimizde, bu bizim içimizde veya dışımızda bir mevhum olamaz veya bir kavram olamaz. Çünkü mutlak zat her oluşumdan münezzehtir. “İç dış” gibi kategoriler mahlûka mahsustur. Allah’ın zatı, mekân ve cihet ile kayıtlı değildir. Kur’an: “Hiçbir şey O’na benzemez; O işitendir, görendir.” (Şûrâ, 42/11).

Biz Allah’ı sıfat ve manalarıyla seyrederiz. Zatıyla asla seyredemeyiz. O da bizdeki yaratılan sıfat ve esma/(duygu alanımız), fiillerimiz üzerinden tefekküre dalıp bu sıfat, duygu ve fiillerin mutlak yaratıcısının sonsuzluğunda yüzeriz. Ayrıca zati zevk seyir haline dalıp bizde var olan vücudi benliğimizin genişliğinde onun hududsuzluğunu zevk ederiz. İşte tüm seyrimiz onun bizi yarattığı özelliklerinden dolayıdır. Öylece insan, zati zevk seyrine dalabiliyor.

İnsan, maddi mevhumla mefhumlanan bir bakışa bürünerek Allah’ın zatını, isimlerini, sıfatlarını ve ef’alini seyredemez. Ancak kendisindeki yansımalarını temaşa eder. Bu sebeple “zati zevk” diye ifade edilen hâl, kulun kendi ruhuna dokunan ilahî nefhanın (üflemenin) tesiridir.

İşte zati zevk seyri bile, bizde saklı edilen ruhullahın bizden dokundurduğu güzelliklerdir. “Ben ona ruhumdan üfledim” (Hicr, 29) ayeti, insana verilen ilahî nefhanın kaynağını haber verir. Zati zevk seyrinin temeli de bu nefhadır.

Cemalullah’a dalıyoruz ya, Cemalullah’ın seyrine dalıyoruz ya, aslında bu seyir bizde üflenen ruha bakışımızdır. “Beni benden sorma ben bende değilim; bir ben vardır bende benden içeri” denilen, “Yere göğe sığmadım, mümin kulumun kalbine sığdım” (Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, hadis no: 2167) diyor ya, işte o kalbe sığılan şey, Allah’ın kuluna üflediği ruh münasebetiyledir.

Burada bahsedilen hakikat, dışarıda veya içeride aranan bir şey değildir. Allah’ın (celle celâluhû) kuluna bahşettiği ruh sayesinde insan, kendi iç dünyasında cemalî tecellileri seyredebilir.

Kişinin zati seyre dalması, kendisindeki o ruhun güzelliklerine dalmasıdır. Yoksa ötelerde beride, içerde dışarıda, bir yerlerde, gidip Allah’ın zatını görüyor anlamında değildir. Zaten bu muhaldir. Allah’ın zatı görülemez. Kulun yaşadığı “seyir”, kendisine üflenen ruhun nurlarına bakıştır. Bu yüzden “Allah’ın zatı tefekkür edilmez” denilmiştir.

Asla ve asla dışsal veya içsel bir seyir değildir. Zaten onun için de zati zevk seyrine ulaşan, bu seyrini asla dile getiremez. Peki, zati zevk seyrine ulaşan bunu niye dile getiremez? Çünkü bu hâl, kişiye özel bir sırdır. Anlatılmaya kalkıldığında yanlış anlaşılır, muhatap aklıyla yorum yapmaya çalışır ve yanılır. Bu yüzden bu hâlin gizlenmesi hikmettendir. Yoksa kişide açılan pencere kapanıverir.

Çünkü her bir insan ancak kendisine üflenen ruhtaki güzelliklere muttali olabilir. Birisi ermiş olduğu, muttali olduğu güzellikleri anlattığında, olayın farkında olmayanlar sanki dışarıda veya içerde birisinden bahsediyor gibisine gelir. O da, dışarıda veya içerde birilerinin arayışına çıkar. Bu sebeple hakikat, mecazlarla ve remizlerle aktarılmıştır. Anka kuşu, Kaf dağı, aşk hikâyeleri hep bu hakikate işaret eden sembollerdir.

Nefsinin iteklemesine edemeyip, edindiği zevki anlatanlar ise, o zevkten uzağa düşerler. Çünkü hava atmış olur. Bilelim ki mana yolunda hava atan hava alır. Hakikat yolunda en büyük engellerden biri gösteriştir (riyâ). Hak yolcusu kalbine gelen zevki saklamalı, onu kendine ait bir üstünlük gibi görmemelidir. Çünkü o zevk bir lütuftur, emanettir. Övünç kaynağı yapılırsa kaybolur. Sadece hallerini kendisini yetiştiren murşidine açabilir. Bu da murşidinin kendisinin ahvaline şeytani bir tesirin girmemesi için, gerekli olan noktalarda kendisini uyarması cihetine matuftur.

Mahrum kalmasının sebebi ise, muhatabın gözü onun aldığı tatta kalır. Hem muhatap olayı bilmediği için dışarıdan aklıyla yürümeye çalışır. Böylece muhatabın ruh dalgaları onu bloke eder. İşte gene olayı umursamadan ortalığa saçan kötülüğü kendi kendine eder. İlhamı bilmeyene anlatmak, çoğu zaman onu yanlış anlamaya götürür. Bu da hem anlatan için hem dinleyen için perde olur. Hakikat sırlarının gizlenmesi, karşı tarafı korumak için de bir rahmettir.

Zaten tarihteki birçok ilim ehli, bunu hikâyelerdeki rumuzlarla anlatmışlardır. Hikâyeyi çöz, özüne ulaş demişlerdir. Çünkü bunun başka bir anlatımı söz konusu olamaz. İşte bu sebeple Mevlânâ mesneviyi hikâyelerle doldurmuş, Attâr “Mantıku’t-Tayr”ı kuş diliyle yazmış, pek çok sûfî remizlere başvurmuştur. Çünkü doğrudan anlatılamayan hakikatler mecazlarla sezdirilebilir.

Hikâyelerle, bilmem Anka kuşuymuş, bilmem Kaf dağıymış, bilmem işte Mevlana Celalettin-i Rumi’yle bu Şems arasında, işte oluşan hikâyeler ve birçok zatın hayatından nakşedilen kıssalar…

Anka, ulaşılmaz hakikatin sembolü; Kaf dağı ise aşılması gereken engellerin işaretidir. Mevlânâ ile Şems’in kıssası da, hakikati arayan yolcunun içsel yolculuğunu temsil eder.

Tüm kıssalar bizi o muhteşem ruha ulaştırmak için ve bizi uyandırmak için anlatılmışlardır. Kıssaların amacı, okuyucuyu kendi içsel hakikatine yönlendirmek, gönlündeki ilahî nefesi uyandırmaktır. O yüzden kıssalar asıl değil, asıla işaret eden bir aynadır.

Allah’ın mutlak zatı bizden münezzehtir. Hiç bir akıl, hiç bir fikir, hiç bir izan ona ulaşamaz. O bize bizden yakındır; bu yakınlığı hiçbir dünyevi söz veya basiret izah edemez. Ancak halini yaşayanın ahvaline yansır. “Biz insana şah damarından daha yakınız” (Kâf, 16). Allah (celle celâluhû) zatıyla değil üflediği ruhu, yaratılan nurani varlığı ve ilmi kapsayıcılığıyla kuluna yakınlığını bildirir. İnsan kendi nefsini tanıdıkça, bu yakınlığı hisseder.

Evet, tabi ki bizler varlığımızı nuri Muhammediyenin varlığından aldığımız için, nuri Muhammedi de onun nurundan bir nokta nur olduğu için, biz onun nuruyla var edildik. Bütün âlemler Nûr-i Muhammedî’nin tecellisinden yaratılmıştır. İnsan da bu nurdan pay almıştır. Bu yüzden salavat getirmek, o nurla kendi iç âlemimizi beslemek demektir.

Onun için de bilelim ki bizler ve tüm varlık âlemi onun zatıyla değil, onun nuruyla var edildi. Onun nuruna onun ilmi diyenler de vardır. Olay aynı olaydır. İçerik aynı içeriktir. Nur, ilim ve hakikat farklı dillerle aynı manaya işaret eder: Allah’ın (celle celâluhû) yaratmaya vesile kıldığı ilk tecelli. Biz bu nurla varız; bu nedenle hakikati anlamamız da o nurun ışığıyla mümkündür.

Bu itibarla, Allah velisi dediğimizde acaba ne kastediyoruz… Çok sır değil mi? Aslında apaçık ortada… Sır filan değil. “Velî” demek, Allah’a dost olan, O’nun nuruyla yaşayan kul demektir. Gizemli gibi görünse de hakikatte apaçık bir hakikattir: Veli, Rabbine kul olmayı en güzel şekilde gerçekleştiren insandır.

Allah, zatın özel adıdır ki, kendisine o adı layık görmüştür. Biz kendimizdeki ruhullaha, ancak o isimle ulaşırız. Biliyor musunuz? Başka da bir isim söylediğimizde, bize dönüp bakmaz bile. “Allah” ismi, bütün isimleri kuşatan özel bir isimdir. Bu yüzden diğer isimler tek bir sıfata işaret ederken, “Allah” ismi bütün sıfatları kendinde toplar. Kul, bu isimle Rabbine yönelir.

Nasıl ki önünüzde Ahmed isimli biri yürüyorsa, siz ona ‘’Ali Ali Ali’’ diye çağırsanız, o dönüp size bakmaz, çünkü onun adı Ahmet’tir. Birisinin adı Zeynep ise, ‘’Ayşe Ayşe Ayşe’’ diye çağırsanız, dönüp bakmaz bile. Çünkü adı Zeynep’tir. Bu misal, Allah’ın bize kendi ismini bildirmesinin hikmetini açıklar. Rabbimiz kendini “Allah” ismiyle tanıtmış, bu isimle dua edilmesini istemiştir. Başka bir kelimeyle çağırmak, hakikate ulaşmaz.

Zira her bir varlık kendisine ait özel bir isimle tanımlanır. İşte mutlak zat, bize kendisini Allah olarak tanıtmıştır. Biz ancak Allah ismiyle ona el açabiliriz, ona yönelebiliriz. Kendimizdeki o deruni nefesi ancak o isimle teneffüs edebiliriz. Varlıkların isimleri onların hakikatine işaret eder. Allah’ın ismi ise, bütün varlıkların hakikatini kendinde barındırır. Kul kendi içindeki ilahî nefesi ancak bu isimle tanıyabilir.

O ismin özelliklerini kendimizde açığa çıkararak, onun muhteşem güzelliğini his edebiliriz. Başka da bir şey olamaz. Zikir, “Allah” isminin hakikatini kalpte açar. Kul, bu ismi tekrar ettikçe kalbindeki perdeler kalkar, güzellikler zuhûr eder.

İşte tüm güzelliklere ermek için zikir şarttır. Zikrin dışında bir ikinci bir yol mevzu bahis olamaz. Her amel kendi içinde ayrı bir zikri ihtiva eder. Namaz baştan sona zikirdir. Oruç baştan sona zikirdir. Zekât ayrı zikir hac ayrı zikirdir. Zikir sadece dil ile yapılan bir tesbih değildir. Namaz, oruç, zekât ve hac da zikrin farklı formlarıdır. Kulun yaptığı her ibadet, Rabbini hatırlama ve O’na yönelme fiilidir.

Hem haramlardan korunurken de yaptığımız eylem zikirdir. Örneğin zinadan korunurken deriz ki, ben bu zevki Allah için terk ediyorum. Veya faiz alıp vermeyi terk edince, aynen der ki, ben bu fiili Allah için terk ediyorum. Bakınız işte, her haramın terki bile Allah zikrine giriyor. Zikir sadece yapılması gerekenlerle sınırlı değildir. Çünkü kul “Allah için” vazgeçtiğinde, fiilen O’nu hatırlamış olur.

Ayrıca Allah’ın doksan diye bize bildirilen esmalarını belli bir düzen içinde zikrederek, kendi bünyemize ekilen mana kuvvelerini yeşerterek hakikati hissetmeye yaklaşırız. Esmaü’l-Hüsnâ zikri, kalpte saklı olan ilahî tohumları yeşertir. Her isim bir sıfatı açar, kulda bir nur uyandırır. Bu nurun çoğalmasıyla hakikat daha berrak hissedilir.

Zikir olmadan tüm okuduklarımız felsefe olarak bizde kalacak ve olayın hakikatının verdiği sonsuz zevke asla ulaşamayacağız. Kitaplar, bilgiler, okumalar; zikirle birleşmezse kuru bir malumat olarak kalır. Hakikatin zevki ise ancak zikrin açtığı kalp yoluyla tadılır.

Zikir, işte bu bağı canlı tutan en büyük nimettir. İnsanı kuru bilgiyle değil, yaşayan hakikatle buluşturur. İbadetler zikrin farklı tezahürleridir; haramlardan kaçınmak dahi zikrin bir başka biçimidir. Kim zikirsiz kalırsa, bilgisi sadece felsefe olarak kalır; kim zikri hayatına katarsa, marifetullahın tadını almaya başlar.

Rabbimiz bizleri zikriyle diri olan, esma ile güzelleşen, nurla olgunlaşan kullarından eylesin. Hakikati kelimelerde değil, kalbimizin açılışında yaşamayı bizlere nasip etsin. Çünkü bütün yollar O’nun zikrine çıkar ve bütün güzellikler O’nun adını anmakla kalpte hayat bulur.

Yorum yapın