Ahd etmek, kesin karar vermek anlamına gelir. Vefa ise verilen karara bağlı kalmak, sözünde durmak, sadakatle o sözü yaşamak demektir. Unutma ki dünya ahitleri ne kadar mühimse, asıl mühim olan ahid; Rabbinle yaptığın ahittir.
Âdem evladı gündelik hayatta da birbirine sözler verir, yeminler eder, niyetler kurar ve bunları yerine getirmeye çalışır. Kimi zaman bir fiili gerçekleştirmek için karar veririz ve bu kararı hayat boyu, hatta ölüme kadar taşırız. Tüm bu davranışlar dünyevî yaşamla ilgilidir ve hayatı daha anlamlı, daha düzenli yaşamak için gereklidir. Dünyevî ahitler bizi bağladığı gibi, manevî ahitler de bizi bağlar. Zira insan evladı sadece bu dünyadan ibaret bir varlık değildir; ruh taşıyan, emanet yüklenen, öylece ahd almış ve rabbiyle sözleşmiş bir yolcudur.
Her ne kadar bizi nefsimiz tahrik etse de, kulağımıza fısıldasa da: “Görmediğin yoktur, yaşam buradan ibarettir, hayat kısa, gününü gün et!” diye… Biz biraz uyanık kalabilmişsek şöyle mırıldanırız içimizden: “Her nefis ölümü tadacaktır.” (Âl-i İmrân, 185). Ve şu ayet içimizi ürpertir: “Dünya hayatı, aldatıcı bir metadan ibarettir.” (Âl-i İmrân, 185). Bizden önce göçüp gitmiş nice canları hatırlarız. Kimi genç, kimi yaşlı, kimi zengin, kimi âlim… Hiçbiri bu diyarda ebedî kalamadı. Ve kendimizi düşünmeden edemeyiz: “Benim de bu bedenim onlar gibi bir gün toprağa dönecek.” Bedenim toprağa dönecekse, benim sonsuzluğa bakan yüzüm ne olacak? Bu defa nefsimiz tersine dönüp konuşmaya başlar: “Mademki bu bedenin kesinkes ölecek, madem sonsuzluk yönün var ve “o yönün yaşama devam edecek” diye içinde ikna edici bir his var; o hâlde neden gerekeni yapmıyorsun? Niye yaratılış amacını düşünmüyorsun? Nereden geldiğini ve nereye döneceğini sorgulamıyorsun?” İşte bu fark edişe nefs-i levvâme denmiştir; yani kendini kınayan, sorgulayan nefis. Kur’an bu nefse yemin eder: “Kendini kınayan nefse de yemin ederim.” (Kıyâme 2)
Kişi takvaya büründükçe, bu iç ses derinleşir. Levm etme artar, kendine dönme başlar. Zamanla bu hâl ilhama dönüşür. Buna da nefs-i mülhime denmiştir; yani ilham alan nefis. “Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirene, sonra da ona fücurunu ve takvasını ilham edene andolsun ki, gerçekten nefsini temizleyen kurtuluşa ermiştir.” (Şems, 7-9).
Gelen bu ilhamlar doğrultusunda çalışmalar, arınmalar devam ederse, kalp Allah emri üzere tatmin bulur. Bu mertebeye ulaşan kalbe, mutmain kalp denmiştir. “Ey huzura ermiş nefis! Rabbine, sen O’ndan razı, O da senden razı olarak dön.” (Fecr, 27-28). İşte mâna boyutunda ahde vefa burada başlar. Bu öyle bir vefadır ki, insanın yaratılış sırrına, ruhunun öz menşeine, Elest bezmindeki sözleşmeye sadakat göstermesidir.
“Hani Rabbin, Âdemoğullarının zürriyetinden, onların bellerinden zürriyetlerini alıp kendilerini kendilerine şahit tutmuştu: ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ dediler ki: ‘Evet, şahidiz.’” (A’râf, 172). İşte bu sözleşmeye sadık kalmak, insanın gerçek emaneti taşımasıdır. “Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik; onlar bunu yüklenmekten çekindiler, ondan korktular. Onu insan yüklendi. Gerçekten o çok zalim, çok cahildir.” (Ahzâb, 72). Eğer bu emanetin kıymetini bilmezsek, bu yük sırtımızda ezici bir ağırlık olur. Fakat kıymetini bilirsek, bizim için o yük hilâfet olur, aynaya dönüşür. Öylece Rabbine ayna olur; Esmâ’nın bir tecelligâhı hâline gelir.
Ama kim ki bedeninin isteklerine dalıp, arzularının peşinde sürüklenip, o yüce ahdini bir tabak yemek, bir anlık heves yahut geçici bir menfaat uğruna satarsa… İşte o, en büyük müflistir. Kendini kaybetmiştir. Bu müflislik, sadece kul hakkı değil, Allah’a verilen ahde sadakatsizlikten doğar. Zira Rabbimiz muhtelif ayetlerde şöyle buyurur: “Verdiğiniz sözü yerine getirin; çünkü verilen söz sorumluluk doğurur.” (İsrâ, 34). “Allah’a verdiğiniz sözü yerine getirin ve yeminlerinizi, onları pekiştirdikten sonra bozmayın.” (Nahl, 91). “Sözlerinde duranlar, işte onlar muttakilerdir.” (Bakara, 177).