Rab dediğimizde, özümüzden bilinç varlığımıza doğru bir projeksiyon gibi düşünebiliriz. Bu, her birim için öyledir. O yüzden Rab bize bizden yakındır. Nitekim Yüce Allah buyurur: “Biz, insana şah damarından daha yakınız.” (Kâf, 50/16) Bu ayet, Allah Teâlâ’nın kullarına rububiyetiyle kuşatmış olarak mutlak yakınlığını ve onların her hâlini yaratarak ilmiyle çepeçevre sardığını ifade eder. İşte bu yakınlık, “huzur makamı” olarak adlandırılır. İnsan, Rabbinin kendisine bu kadar yakın olduğunu idrak ederse, kulluğunu ihsan derecesinde yaşar; yani Allah’ı görüyormuşçasına ibadet eder.
Bir projeksiyon gibi öze yansıyan yani Nur-i Muhammede bakınan, ondan bize akan ve birimde hayat bulan Allah’ın güzel isimleri ile içerikleri hakkında bize malumatları verilen, mutlak duygu alanını sembolize eden ve kişide tüm reflekslerin oluşumu ortaya çıkaran mutlak döngü, birimin rabbidir. Öylece kul, varoluş yolunda programlanarak hayat bakışı edinmeye başlar. İşte bu yol, yani birimin önünde uzanıp giden zaman tünelinde O’nun yarattığı projektedir. Ve tümü de onun yaratım tecellisi olarak kişide sudur eder ve tümü de onundur. O yolda yürüyen de öyledir. Esmanın sahibi nasıl isterse, özden gelen projeksiyonun ışığını öyle ayarlar ve birimde istenen şey temaşa olur. Ağaçtan bir yaprak dahi, özden yansıyan projektede yoksa düşmez. İşte tüm var oluşta insan, biraz değişiktir. İnsanda uruç yolu vardır. Özden yansıyıp insanın varlık alt yapısına kadar uzanan Allah esması, dilenen şeyi elbette insanda da açığa çıkarır. Ama noktalardan son nokta olan insan alt yapısına Allah öyle bir şey yüklemiştir ki, kendindeki bazı değişimlerle direkt özüne dokunarak projektörünü değiştirebilir. Zaten o yüzden de dünyadadır ve yaptıklarından mesuldür.
Bu hakikat, şu hadis-i şerifi hatırlatır: “Ameller niyetlere göredir.” (Buhârî, Bed’ü’l-Vahy, 1) Bu hadis, hakikat anlamında insanın kader sahnesinde oynadığı rolü ve kendi iradesinin merkezindeki niyetin belirleyici gücünü ortaya koyar. Niyet, kulun projektörünün ayarını değiştiren düğme gibidir. Kişinin zahiri ameli az olsa bile niyeti halis ise Allah katında değeri büyüktür. İşte tüm zikrimiz, namazımız, orucumuz, haccımız, zekâtımız ve her amelimiz, projektörümüzü değiştirmek içindir. Yoksa dünyada bulunmamız saçma olur. Allah zulmetmez. Biz, kendimizi düzeltmediğimiz için kendimize zulüm ederiz. Rabbimiz Kur’ân’da şöyle buyurur: “Şüphesiz Allah, insanlara hiçbir şekilde zulmetmez; fakat insanlar kendilerine zulmederler.” (Yûnus, 10/44) Bu ayet, insanın manevi terakkisindeki engellerin çoğunun kendi nefsinden kaynaklandığını bildirir. Nefis terbiyesi yapılmadığında, kul kendi kendine perdeler örer ve ilahî feyizleri keser. Allah’ın rahmeti her zaman akmaktadır; mesele, kulun kalbini o rahmete açıp açmamasıdır.
Niyetlerimi şekillendirerek yöneliş alanımızı ve bu alandan ortaya çıkan kendimizi projekte ettiğimizde, yani rabbi hasımızı Rabbü’l-Erbâb ile senkronize etmeye başlarız. Rabbü’l-Erbâb’a ulaşma şansı, sadece insana verilmiş bir haktır. Zaten o yüzdendir ki insan halifedir. Halifeliğe doğru yürümeye çalışmak ana gayemiz olursa, Rabb yollarını bize kolaylaştıracaktır. Zira ancak, Rabbimizin izni kadar görürüz. Bu sırra işaretle Yüce Allah buyurur: “Allah sizin dilemenizi inşa etmedikçe, siz dilemelerinizi inşa edemezsiniz.” (İnsan, 76/30) Bu ayet, kulun iradesi ile Allah’ın mutlak iradesi arasındaki dengeyi gösterir. Bu durum, “kesb” ve “tevfîk” dengesi olarak bilinir. Kul gayret eder, fakat muvaffakiyet Allah’tandır. Kulun projektörünü ilahî nurla ayarlaması, ancak O’nun dilemesiyle mümkün olur.
Umarım ki Rabbimiz, Rabbü’l-Erbâb’a ayna olur. Çok ağır bir duadır. Bunu anlamak ise ancak selâmın deruhte olmasıyla mümkün olur. Bu yazımızda, ilmin kökü gizlidir… Zira ilk inen ayet “rabbinin adıyla oku”dur.