Hayat aynen devam ediyor. Ta derunlara doğru iç dünyamız şekilleniyor. Bu şekillenmede en baş etken de zikirdir. Esma zikirleri insanı müthiş sıçratır. Ama esma zikirlerinden önce ruhaniyeti güçlendirici duaları okumamız gerekir.
Ayranı koyarsınız yayığa, yağını çıkarırsınız. Aynen öyle de tüm ibadetlerin özü Allah’a rücu etmektir. Allah sevgisiyle dolmaktır. Zikir kalbin direği, dua ise onun nefesidir. Zikirle kalp temizlenir, dua ile yücelir. “Beni zikredin ki, ben de sizi zikredeyim.” (Bakara, 152).
Dua ve zikir, her şeyden sıyrılıp durumunu Allah’a arz etmektir. Tüm ibadetlerin özü de her şeyini Allah’a arz etmektir. İbadetlerimizi Allah’a arz ederken iki günü eşit tutmayalım. Çünkü iki günü eşit olan zarardadır. Bu olay da öyledir.
Diyelim bugün çalıştınız, 100 TL kazandınız. Yarın çalışmazsanız, yarın da 100 TL cebinizde olacak ve bundan yarının ihtiyacını da giderirsiniz. Dolayısıyla 100 TL eksilecektir. İşte ibadetler de öyledir. Onun için yaptığımız ameller az da olsa daimî olsun. Ama olayı yanlış anlayıp her gün biraz eklerseniz, bir süre sonra 24 saat yetmez olur. “Allah katında amellerin en hayırlısı, az da olsa devamlı olanıdır.” (Hadis-i şerif). İbadette süreklilik, kulun kalbine sebat verir.
Allah’ı sevmek için zikir çok önemlidir. Nisa suresi 103. ayette der ki; ayakta iken, otururken, uzanırken hep zikredin. Zikir sizi tatmine ulaştıracaktır. Tatmine ulaşınca namazı ikame edin. İşte insan ruhu kalp ve beyin ile iletişimde olarak ruhi tekâmül eder. Kalp ve beyin adeta bir makine gibi ruhu besler. Ruh beslenen kalp ve beyinle özünden manaları kendisine çeker getirir.
İnsan kalbi ve beyni çok büyük kapasiteye sahiptir. Kalp arşın üzerine uzanırken beyin nefsin üzerindedir. Bize emanet olarak verilen bu nimetleri, göğsümüze gelen vesveselere maruz kalıp aldanarak çok az kısmını kullanıyoruz. Öylece birçok güzellikten mahrum kalıyoruz. Zikir kalbi genişletir, vesveseyi susturur. Kalbin derinlikleri zikrin nuruyla açıldığında, beyin de basiretle aydınlanır.
Okuduğumuz zikirler ile kalbin dokunulmayan mecraları ve beynin kullanılmayan kısımları canlanır. Okuduğumuz zikrin yapısına göre Allah’ın bizde olmasını istediği kuvveler bizim fiiliyatımıza yansır. Öylece söylenen şekli almaya başlarız. Gelişmek ve Allah muhabbetiyle dolmak için zikir şarttır. Yoksa tüm okuduklarımız bilgide kalır ve sırtımıza yük olarak biner. Biliriz ama hissedemeyiz. Zikirsiz kesinlikle hissiyat asla oluşmaz. Öylece mahrumlardan oluruz. Bilgi akla hitap eder, zikir kalbe. Bilgiyle bilen kul, zikirle hisseden kula dönüşür.
İnşallah zikirleri okumada sebat ederek, kendi hakikatimizi okuyarak Allah’ın kitabını bilfiil okumaya geçeriz. Kendisini okumadan Allah’ın kitabını okuyayım diyenler ise, çoğu defa yanılır. Çünkü Kur’an, “okunan” demektir.
Rahman suresinin ilk beş ayeti bu olayı anlatır. Kur’an’ın ne olduğunu anlamamız için, Rahman suresinin ilk ayetlerini iyice anlamamız gerekir. Kur’an’daki ayetlerin dizilişleri bize mesaj verir. Rahman Kur’an’ı öğretti. İnsanı yarattı. İnsana beyan etmeyi öğretti. Acaba ama ne olabilir bu dizilişte? Rahman dediğimizde, sıfat âlemi anlaşılır. Rahim ise esma âlemini ihtiva eder. Onun için de hiçbir insana Rahman ismi verilemez. Ama Rahim ismi verilebilir. Kur’an okumak, lafızlardan öteye geçip özünü okumaktır. Rahman isminin tecellisiyle varlık yaratıldı, Rahim ismiyle kul merhamete ulaştırıldı.
Şimdi az açalım; Rahman yani sıfat âleminden varlığı projekte eden Allah, tüm varlıktan okunan yani her varlığın tabi olduğu bir düzen var etti. Her varlıktan kendi yapısına göre o düzenin ilgili bölümü açığa çıktı. Yani her varlık kendi yapısına göre Allah’ın düzeniyle yüz yüze kaldı. Sonra da insanı yarattı. İnsan da bu düzen içinde ve bu düzene tabi bir halde var edildi. İnsan da kendi var oluş fıtratına göre yaşamalı ki, huzurlu bir yaşam alanı elde etsin. Düzen, Rahman’ın tezahürüdür. Fıtrat, Rahim’in kuluna hediyesidir. Düzenle uyumlu yaşayan, huzur bulur.
İşte Kur’an okumaktan kasıt, özünün mahiyetini kavramaktır. Daha kendisi anılır bir şey olmadan ve varlık kokusu dahi almadan önce, yani kendisi yaratılmadan önce yaratılan düzenle senkronize olup kendi hakikati olan öz fıtratıyla uyum halinde olsun. İşte esas gaye hakikatiyle hemhal olmaktır.
Öylece Rabbine rücu etmektir. Kur’an elfazlarını tilavet ile her zaman elbette sevap kazanırız. Ama içeriğine inersek hakikatimize doğru adım adım yaklaşırız. Tilavetle sevap kazanılır, tefekkürle hakikat bulunur. Kur’an okumak, aslında kulun kendi kitabını okumasıdır.
İşte Allah deriz. Allah sevgisi veya muhabbeti deriz. Ama öylesine deriz. Bu kelimeler neye işaret eder, hiç düşünmeyiz. O ekberdir. En büyüktür. Bu büyüklük bizim bildiğimiz nisbi büyüklük olamaz. Çünkü nispi büyüklük bir birine göredir. Allah birine göre büyük olamaz. Çünkü İhlâs suresine baktığımızda, Allah’ın bir-tek olduğu bildiriliyor. Bir-tek olanın yanında ikinci olamaz ki ona göre nispet edilsin. O zaman ne? Bu büyüklük nasıl büyüklük? Esas sorun bunu anlamamakta. Bunu anlamadığımız için de bakıyoruz dünyaya. Sonra bakıyoruz kendimize. Haa diyoruz, dünya benden büyük, güneş dünyadan büyük. Eee gökyüzüne bakıyoruz, tüm yıldızları içine almış, dolayısıyla daha büyük. Allah’ın büyüklüğü, kıyas kabul etmez. Nisbi büyüklük mahlûkata aittir. O’nun büyüklüğü zatîdir, mutlak olandır.
O zaman daha büyük, tüm göklerin ötesinde ve daha daha büyük bir yapı diye düşünürüz. Sonra şöyle sanırız, tamam da o madem o kadar büyük, o zaman rahmeti de çok büyük, büyük büyük büyük kocaman büyük… Eee ben ne edersem edeyim, nasıl olsa ihtiyacı yok hiçbir şeyime. O zaman madem rahmeti çok büyük, gazabı az, ben gibi gariban bir kuldan ne isteyecek? Niye yaksın ki? Nasıl olsa affeder… Rahmetine güvenip gazabını unutmak aldanıştır. “Benim azabım şiddetlidir, rahmetim ise her şeyi kuşatır.” (A’râf, 156).
Sonra başlar takıntılar. O kadar kocaman bir Allah nasıl olur da beni muhatap alır? Bu defa sorular doğar. Bazısı o kadar büyük olarak düşündüğü tanrısına Allah adını takar. Bazısı deist olur, der ki gökleri O idare etsin, ben yeri idare ederim. Bazısı olayı çözemediği için ateist olur. Der ki her şey kendi kendine bir silsile ile var olur. Bazısı ise her içinde güç gördüğüne ayrı bir ilahlık/tanrılık verir. Ne bileyim bir sürü hikâye sürüp gider. Hakikati kavramayan, farklı isimlerle aynı yanılgıya düşer. Oysa Allah, kulunu şah damarından daha yakın görendir. (Kaf, 16).
Ey nefsim! Zikirle kalbini dirilt, dua ile Rabbine arz et. Kur’an’ı sadece harflerde değil, özünde oku. Allah’ın büyüklüğünü nispetle değil, mutlaklıkla tanı. Çünkü O, ne karşılaştırılır, ne kıyas edilir. Rahmetine aldanıp gazabını unutma, gazabından korkup rahmetini yok sayma. İtidalle yürü, zikri azık, Kur’an’ı rehber kıl. İşte o zaman hem dünya yolculuğun, hem de ahiret azığın nurlanır.