Ruh dediğimizde bir kaç olgu mevzu bahistir. Halk içinde en çok bilineni ise, et kemik bedenin devamı olan ruhtur. Ruh denildiğinde ilk akla gelen de bu ruhtur. Mistisizmde bu ruha “zen” demişlerdir. Bu ruhu geliştirip et kemik bedenden soyutlamayı öğretenlere de “zen ustaları” denilmiştir.
Bu ruhu, et kemik bedenin esaretinden arındırıp hafifletme dersleri veren “zen ustaları”, birbirinden ayrı yollarla insanları eğiterek, birçok ekol oluşturmak suretiyle yeryüzüne yayılmışlardır. Buradaki “ruh” daha çok nefis ve bedenle bağlantılı olan hayatiyet gücüyle ilgilidir. Kur’an’da “Sonra ona başka bir ruh üfledik” (Müminûn, 14) buyrularak bu aşamalara işaret edilir.
Bu ruhun eğitilmesi hususu için, Hz. Muhammed Mustafa sallahu aleyhi ve sellem efendimizin çizgisine göre imanlı olup olmaması da önemli değildir. Çünkü ruh beden, zaten et kemik bedenin uzantısı olarak et kemik bedenin çıktılarıyla var edilmiştir. Et kemik bedeni doğal veya kimyasal ilaç ve buhurlarla pasifize etmek suretiyle, et kemik bedenin edilgen gücü sayesinde Ruhu-l Kudüs’ten çekip aldığı güçle, kişilik bünyesine verilen ilim, irade ve kudreti “zen” denilen ruh beden üzerinde yoğunlaştırıp, et kemik bedenin devamı olan ruhu, nispeten serbest eyleyip istediği tasarrufu sağlama sanatıdır. Ancak bu tür yolların çoğu “istidrac”tır, yani aldatıcıdır. Hadiste: “Kıyamet günü bazıları dağlar gibi amellerle gelir, Allah onları toz gibi savurur.” (İbn Mâce, Zühd, 35).
Yahudi kabalası, Hindu mistisizmi veya Hz. Muhammed Mustafa sallahu aleyhi ve sellem efendimizin çizgisinden ayrılıp kendisine Müslüman diyen birçok ekol veya tarikat yaptıkları çalışmalarla, et kemik bedenin baskın gücünü pasifize edip ZEN dediğimiz ruh bedeni uçurup kaçırırlar. Buna da keramet derler ve birçok kişi de bunlara heveslenip tarikata girip uçup kaçmak ister.
Oysa ki bunlar “istidraç” olup boş şeylerdir. Eğer kişi, ki Hz. Muhammed Mustafa sallahu aleyhi ve sellem efendimizin itikat ve amel çizgisinde bir yaşam alanı edinmezse, dünya yaşamının son bulması ile zen denilen bu ruh bedenin edindiği tüm getiri kaybolup gidecektir. “Kim benim sünnetimden yüz çevirirse, benden değildir.” (Buhârî, Nikâh, 1). Yani sünnetten kopan hiçbir yol hakikat olamaz. Bu bir…
İkincisi Ruhu-l Kudüs denilen ve tüm varlığa, her varlığın var oluş planında gerekli çalışmayı yapması için, Allah’ın nuruyla nurlanıp ta fiiller âlemine ve fiiller alemindeki her birime ulaşan ruhtur. Bu ruh, tüm yaratılanlarda mevcuttur. Topraktaki minerallerden tut, ağaçtaki akıp giden su kanalları gibi damarlara, suyun içindeki hayatiyetten tut atomların içindeki işlevlere kadar, hayvanların içinde olduğu doğal akıntıdan tut bitkilerin birbirleriyle çiftleşip çoğalmasına kadar, meleklerin doğal ortamından tut cinlerin tüm karakterist özelliklerine kadar, yıldızların astrolojik özelliklerinden tut insan ve cinin yaydığı tüm vesveselere kadar, evet tüm varlıklar hayatiyet ve faaliyet alanlarını bu ruhtan edindikleri güçle yapmaktadırlar. Ayette şöyle buyurur: “Sana ruhu sorarlar, de ki: Ruh Rabbimin emrindendir” (İsrâ, 85).
Anne baba maddeleri ve ceninin oluşumundan yüz yirmi günde ulaştığı yeryüzü hilafeti özelliğini açığa çıkarmasına kadar, bu ruh ile yaşam alanı edinip faaliyete başlar. Daha sonra insana yüz yirminci günde Allah katından üflenen ve insana sonsuzluk algısını aşılayan ruh üflenir. Bu ruh, Ruhu-l Kudüs’ten aldığı güçle et kemik bedenden yaşamını sonsuza dek devam ettirecek ve adına ruh beden denilen ZEN dediğimiz bedeni kendisine oluşturur. Hadisi şerifte şöyle buyurur: “Cenine kırk günde nutfe, kırk günde alaka, kırk günde mudğa şekli verilir. Sonra melek gelir ve ruh üfler.” (Buhârî, Bed’ü’l-Halk, 6).
İşte tüm bu oluşumların merkezi kişisel nefsi oluşturur. Bu nefis, et kemik bedende gözünü açar. Kendisini et kemik beden sanır. Çünkü varlığının farkına et kemik bedenle başlamıştır. Gerçek hakikatine muttali olamadığında, et kemik bedenin zevkleri içinde sonsuzluğu arayarak günlerini tüketir. Kendisine üflenen ruha paralel olarak beslenmek için de, Hz. Muhammed Mustafa sallahu aleyhi ve sellem efendimizin çizgisine göre iman edip gerekli çalışmaları yapmak zorundadır. Yoksa mahrumlardan olacaktır. Oysaki “Nefsini arındıran kurtulmuştur.” (Şems, 9).
Ek kemik bedene bazı eylemler yasaklanmıştır. Çünkü o eylemlerle kişilik bilinci katılaşır. Öylece hakikati olan üflenen ruhtan uzağa düşer. Çünkü üflenen ruh üfürülmediği sürece, Ruhu-l Kudüs’ten aldığı hayatiyetle vardı. Allah katından üflenip nefis oluşturmak suretiyle her bir insanı bireyseleştiren ruh kişiye üflendiğinde, kıvama gelen cenin kendi karakteristlik yapısına göre kendisine bir terkibiyet yüklenir. Rabbi olarak Allah’ın emrine uygun yeryüzü hilafeti gücüyle programlanarak şekillenir. Öylece yepyeni bir sanal benlikle dünyada yerini alır.
Tüm yasaklar ve tüm farzlar her kişi için ölüme kadar mutlak olarak faaldir. Kimse erdim diye kendisine bir şeyi helal edemez. Erdim diye kimseden her hangi bir emir veya yasak düşemez. Çünkü Hz. Muhammed Mustafa sallahu aleyhi ve sellem efendimiz ile Allah’ın düzeni hatim edilmiş ve mühür vurulmuştur. “Bugün size dininizi kemale erdirdim” (Mâide, 3).
İşte tüm bunlar ruhun işlevleriyle alakalı olup, ruhun içeriği hakkında ise, elimizde herhangi bir malumat yoktur. Varlığını bilip iman ettiğimiz halde, yapısıyla ilgili herhangi bir bilgi mevcut değildir. Çünkü ruh hakkında insanlığa çok az bilgi verilmiştir. O yüzden ruhun şeklini veya öz hüviyetinin kapsamasının içerik alanını bilemeyiz. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Ruh hakkında size az bir bilgi verilmiştir.” (İsrâ, 85) ayetini tefsir ederek bu işin gaybî bir sır olduğunu haber vermiştir.
Ey gönül! Ruh, varlığının öz sırrıdır. Ona dair bilgimiz sınırlı, imtihanımız büyüktür. Nefsini bedenin zevklerine kaptıran kaybeder; ruhunu iman, amel ve zikirle besleyen kurtulur. Bil ki ruh Rabbinden bir emandır; onu Hakk’a ulaştıracak tek yol da Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem)’in izinden yürümektir.