435) DOKUNSUN SANA BİR HAK ERİ

Hakikat nuru, insana gelişi itibarıyla hep bir “el” ile anlatılagelmiştir. Bu el, bazen zahirde görünen bir el, bazen gönle dokunan bir hâl, bazen de insanın iç dünyasında ansızın açılan bir idrak kapısıdır. Aslında nur, dilerse aracı olmadan da ulaşır; ama kulun kaldırabileceği ölçü, çoğu zaman bir vesile, bir perde, bir el talep eder. İşte bu yüzden hakikat yolunda “el gerek” sözü, kuru bir gelenek ifadesi değil, insan fıtratının bir hikmetidir.

Hakikat önderlerine vahyin bir el ile gelmesi, hakikatin “temassız” değil “temas ederek” yaşanacağını işaret eder. Bu temas, sadece bir bilgi alışverişi değil, bir hâl devridir. Nur, kelime olarak kula gelir; ama hakikat, el ile ruha dokunarak yerleşir. Bu yüzden hakikat yolu, sadece okumakla değil, dokunmak ve dokunulmakla tamam olur. Okunan, el ile mühürlenmediğinde, zihin kabul eder; ama kalp tam teslim olmayabilir.

Zaman içinde birçok kul gibi ben de, “Arada bir el olmadan da olmaz mı?” diye düşündüm. Yıllarca bu sualin içinde dolaştım. “İnsanla Rabbi arasında kim girebilir ki?” diye kendi içimde sorup durdum. Ama yol uzayıp hâller derinleştikçe şunu fark ettim: Mesele araya girmek değil, gönle dokunacak bir vesileyi kabul etmektir. Nur, kul ile hakikat arasındaki mesafeyi kaldırmak için bir el arar; o el de kulun önüne rahmet olarak konulur.

Manevi yolda bazen bir kelam, bazen bir bakış, bazen bir dua, bazen de vefat etmiş bir dostun hatırası, kul ile nur arasında canlı bir bağa dönüşür. Dışarıdan bakıldığında sadece bir türbe ziyareti, bir hatırlama, bir murakabe zannedilir; fakat içeride, kul ile hakikat arasında capcanlı bir irtibat kurulmuş olur. O an kul, daha önce “düzmece” veya “gerek yok” dediği pek çok şeyi bırakır ve şöyle der: “Evet, el gerekmiş… Ama bu el, sandığım gibi bir insan üstünlüğü değil, hakikatin rahmet eliymiş.”

Hakikat yolundaki “el”in, herhangi bir yapı, grup, tabela veya isimle kayıtlı olması şart değildir. Bu işin tarikat, cemaat, cemiyet, dernek, vakıf gibi kalıplarla zorunlu bir bağlantısı yoktur. Asıl olan, gönlün Rabb’ine yürürken yalnız hissetmemesidir. Bazen insan, iç âlemine dalar, perdeleri tek tek sıyırır ve bir noktada şunu idrak eder: Yürüdüğü yol boyunca, daima bir rahmet eli, görünmezce onu tutmuş, düşmekten korumuştur. O an, gözün değil ruhun gördüğü andır.

Zikir, salât, dua, hatme gibi çalışmalar işte bu irtibatı canlı tutmanın yollarıdır. Kul, aldığı manevi bağı günbegün beslemezse, zamanla nur ile arasındaki hassas hat zayıflar. Çünkü bağ kurulmuştur ama canlı tutulması gerekmektedir. Nasıl ki beden, her gün ekmek ve suya muhtaçsa, ruh da her gün zikir ve hatırlamaya muhtaçtır. Kalbin pasını alacak olan da, bu sürekliliktir. Bu süreklilik, insanı, sadece bilgi sahibi olmaktan alıp hâl ehli olma noktasına taşır.

İşin özü şudur: Allah’a yakın olan dostlarla kalben aynı yolda yürümeyi hissetmek, kulun ruhuna güç verir. Onlarla aynı sofradan yemiyor olsan bile, aynı hakikate açılan yolda yürüdüğünü bilmek, gönlü diri tutar. İnsan, gönlünde bu beraberliği kurduğunda, kendini kimsesiz hissetmez. Çünkü bilir ki hakikat yolu tek kişilik bir yol gibi görünse de, hakikat tek başına yürütmez. Gönlü buna açılan herkes, o görünmez halkaya dâhil olur.

Müsait olunan zamanlarda, düzenli zikir, dua, salât ve hatme ile bu irtibatı canlı tutmak, kul için büyük bir nimettir. Bunlar, sadece ibadet listesine yazılacak görevler değil, hakikat bağına verilen günlük nefeslerdir. Kul, her gün bu bağı bir nefes olsun beslediğinde, iç âleminde taşıdığı nur, yavaş yavaş daha belirgin hâle gelir. Zamanla şunu fark eder: Yıllardır aradığı “el”, aslında hep yanı başındaymış; o, sadece o elin kıymetini anlamaya ve onu gönülden kabul etmeye muhtaçmış.

Söylenen her söz, sadece bir dertleşme hâlidir. Kul, Rabb’ine yürürken hem kendi nefsine, hem de bu yolda yürüyen kardeşlerine şöyle demek ister: “Geceniz hayır, yolunuz nur olsun. Hakikat eli üzerinizde daim olsun…