218) NEFS-İ NÂTIKA VE A‘YÂN-I SÂBİTE

Allah’ın ilminde bulunan her varlık, kendine mahsus bir istidat (yaratılıştan gelen yetenek, kapasite) ve kabiliyet (meyil, öz eğilim) taşır. Bu istidatlar, a‘yân-ı sâbite (ezelî varlık asılları, Allah’ın ilminde sabit olan hakikatler) içinde gizlenmiştir. Her varlık bu sabiteye göre yaratılır; ancak insan, diğerlerinden farklı olarak bu sabiteyi yönlendirebilme kudretiyle donatılmıştır.

İnsana verilen nefs-i nâtıka, bu gizli istidatları fiile dönüştürme gücüdür. Yani nefs-i nâtıka, insanın a‘yân-ı sâbitesinde gizli olan potansiyelleri açığa çıkaran bir araçtır. Bu yönüyle insan, Allah’ın “ilim” sıfatının mazharıdır (yansımasıdır). Çünkü insan, ilimle tanır, tanıdıkça kendi hakikatini fark eder ve onu hayata taşır. Bu hâl, “ilmî idrakten şühûdî idrake” yani bilmekten bizzat yaşamaya geçiştir.

Ancak insanın nefs-i nâtıkası iki yönlü çalışabilir. Bir yönü nura (Hakk’a, hakikate), diğer yönü ise nâra (nefsaniyete, inkâra) açıktır. İşte insanı imtihan kılan da budur. Çünkü melekler gibi sabit, taşlar ve hayvanlar gibi donuk değiliz; bizde yükselme ve alçalma istidadı vardır. Bu yüzden her nefes bir tercihtir, her tercih bir kader çizgisidir.

A‘yân-ı sâbite, insan ve cin dışındaki bütün varlıklarda sabittir; onlar değişmez bir ilahî programa göre işlerler. Ancak insan ve cin, iradeleriyle bu sabiteye yön verebilirler. Onun için Kur’an-ı Kerim’de “Biz insanı en güzel kıvamda yarattık, sonra onu aşağıların aşağısına çevirdik.” (Tîn 4-5) buyrulur. Bu ayet, nefs-i nâtıkanın hem yükseliş hem düşüş potansiyelini özetler.

Bir olaya yüklediğimiz anlam, aslında a‘yân-ı sâbitemizdeki potansiyelin hangi yöne akacağını belirler. Zira kalp hangi mânâyı taşırsa, kader o mânâya yönelir. Kınadığımız bir hâl bile, kınamanın içinde ilgi doğurur; o ilgi de zamanla aynı hâlin bize yönelmesine vesile olur. İşte bu yüzden “ayıpladığın şeyle imtihan edilirsin” denmiştir. Çünkü biz, a‘yân-ı sâbitemizi farkında olmadan yönlendiririz.

Dolayısıyla bir kimse küfre de, günaha da düşebilir; yahut iman ve takva ile yücelebilir. Her hâlükârda insan, kendi a‘yân-ı sâbitesini oynak hâle getirir. Bu oynaklık, imtihanın özüdür. Allah’ın ilminde sabit olan kader çizgisi içinde bile, kulun seçimi kendi yönünü tayin eder.

İnsan, “nefs-i nâtıka”sıyla Hakk’ın kelâm sıfatının da yansımasıdır. Çünkü konuşmak, anlam yüklemek, mânâ vermek hep o nefste gerçekleşir. Her söz, kendi varlık alanına çağrıdır. Bu yüzden “Söz, sahibini bulur.” denmiştir. İnsanın ağzından çıkan her kelime, a‘yân-ı sâbitede bir yankı bulur ve kaderin dokusuna işlenir.

A‘yân-ı sâbite, Allah’ın ilminde ezelîdir; ama kulun iradesi, o ezelî levhada hangi potansiyelin açılacağını belirler. Bu, “kader” ile “seçim”in hakikat planında buluştuğu noktadır. İnsan hem yazılanın içinde yürür, hem de yazılanı kendi niyetiyle açığa çıkarır.

 “Kim zerre kadar hayır işlerse onu görür, kim de zerre kadar şer işlerse onu görür.” (Zilzâl 7-8)
Her tercih, a‘yân-ı sâbitede bir yankıdır. Bu yüzden küçük bir niyet bile kaderi yönlendirir.

“Şüphesiz Allah bir topluma, onlar kendilerindekini değiştirinceye kadar hâlini değiştirmez.” (Ra’d 11)
İnsan, nefs-i nâtıkasıyla kendindekini değiştirirse, Allah da onun kaderini değiştirir.

Her hâlde dikkat et; kınadığın hâle düşmemek, beğendiğin hâli kazanmak için kalbini dengede tut. Çünkü kalbin meyli, sabitenin yönüdür.

Yorum yapın