428) TEK BİR ÂN VE MUTLAK TESLİMİYET HÂLİ

Allahümme’ftah bi nûri cemâlik…

Tek bir Allah var. Tek bir OLÂN var. Bütün âlemler, bütün ihtimaller, bütün kader çizgileri o tek OLÂN’ın ilminde açılır ve yine o tek OL ÂN’ın içinde toplanır. İnsana dışarıdan bakıldığında, sanki sonraki ânı kendi kuruyormuş gibi görünür; oysa hakikatte kul, sadece duasıyla, niyetiyle, yönelişiyle, Rabbi’nin kendisi için yazdığı programa küçük dokunuşlar yapar.

Asıl inşa eden, Erhamerrahim olan Allah’tır. Kul, araya vehmini, korkusunu, senaryosunu katmasa, Rahman olan Rabb’i onun bir sonraki ânını, kendisinin kurabileceğinden çok daha güzel kurar.

Fakat ekseriyetle insan müdahale eder; iç programını, kader algısını sürekli değiştirir. “Kaderi ancak dua değiştirir.” hakikati, bu noktada ruha bir ruhsat kapısı olarak açılır.

Dua, teslimiyet ve yönelişle kul, içindeki programın bazı satırlarını yeniden yazdırma talebinde bulunur. Fakat teslimiyet hâli ne kadar saf kalırsa, huzur o ölçüde artar; ne kadar çok karıştırılırsa, huzur da o kadar bozulur.

Mutlak teslimiyet, ânı, OLÂN’ı, Rabbin tasarrufuna bırakmaktır; sıfır bilgi, sıfır tahmin ve sıfır öngörü ile, “Ben bilmiyorum, Sen biliyorsun ya Rabbi.” diyebilme olgunluğudur. Erhamerrahim olan Allah’ın Rahman oluşu, kulun bilmediklerine vâris kılınmasında tecelli eder.

Tıpkı annenin ak sütü gibi, kulun fıtratına en helâl ve en uygun olan nasibi yaşatır. Kul merhamet membağı olan Rabb’ine gerçekten teslim oldukça, bilmediğini bile en güzel şekilde yaşar hâle gelir.

Bu mutlak teslimiyet hâlini bir anda kuşanmak kolay değildir. Bu yüzden araya bir basamak konur: hüsn-i zan basamağı.

Kul, henüz mutlak teslimiyete ulaşamıyorsa, en azından kötü zandan kendini korumayı seçer. Duasının sonuna, gönülden gelen bir kayıt ekler: “Rabbim, benim şimdi ve sonsuza kadar sürecek seyrimi mutluluk içerisinde yaratıyorsun.” Böyle bir niyetle yürüdüğünde, duanın uzantısı faal hâle gelir. Geleceği karanlık senaryolarla doldurmak yerine, “Rabbim beni seviyor, benim için en hayırlı olanı mutluluk içinde takdir ediyor.” anlayışı, nefsi yatıştıran bir köprüye dönüşür.

Gündelik hayat bile bu teslimiyet imtihanının sahnesidir. Yatarken zihinde dönen binlerce küçük hesap: “Kahvaltı nerede edilecek? Ekmek var mı? Bugün ne yapılacak? Nereye gidilecek?” Zihin, anın nurundan kopup kendi kurgusuna dalmayı sever.

Tam burada, anlık nur hissine sarılmak gerekir. Yüzücünün kendini suya bırakması gibi; su, yüzücüyü nasıl taşıyacağını zaten bilir. Kul da kendini Rahman’ın denizine bırakmayı öğrendikçe, suyun sakince taşıdığını fark eder.

Rahman olan Allah, kullarını kendi hâline terk etmez. Yolda yalnız bırakmaz; onlara yol arkadaşları, rehberler, mana büyükleri lütfeder. Kul, kalben “Beni nefsimle baş başa bırakma, bana beni Sen anlatacak kullarını vesile kıl.” diye niyaz ettiğinde, bu niyaza uygun dostluklar, rehberlikler, gönül bağları önüne çıkar.

Hakikat budur: Özdeki Allah nuruna ulaştıran en güzel vesileler, yine Rahman’ın sevdiği kullar üzerinden kulun hayatına dokunur. Bu vesilelerin varlığı, kulun Allah katındaki değerinin işaretlerinden biridir.

Manevî yolda bir başka hakikat de şudur:

Aklını korumayana hilafet verilmez.

Aklı korumak, seyrin en temel şartlarındandır. Bazen kişisel hâller, sekr (mânevî sarhoşluk) oluşur; bunlar geçicidir.

Önemli olan, o hâllerde kendini peygamber yerine koymamak, gelen akıntıyı vahiy zannetmemektir. Dürüst bir kul şunu idrak eder: “Bana gelen vahiy değildir. Ben nebi değilim. Bana gelen ya ilhamdır ya hâl’dir; bunu ehline arz edip istişare etmeliyim.”

Bugün nice insan, içindeki şiddetli akıntıyı vahiy zannetmekte ve kendi iç sesini mutlak hakikat mertebesine çıkarmaktadır.

Hâlbuki gerçek dürüstlük, içe gelen her hâli şu süzgeçten geçirmektir:

“Bu, Rabbimin kitabında ve Resulünün sünnetinde karşılığı olan bir hakikat midir; yoksa nefsimin ve zihnimin bir oyununa mı kapıldım? Ehline sorup bu hâli tarttırmam gerekir.”

Mutlak teslimiyet hedefi, işte bu dürüstlüğün üzerine inşa edilir. Basamakları ise açıktır: Hüsn-i zan, istişare, duayı çoğaltmak, nefsi zanlardan temizlemek, anın nuruna sarılmak, Rabb’in sevdiği kulları vesile bilmeyi öğrenmek…

Malikel-Mülk olan Allah’tan başka hedef yoktur; kulun özü Allah’tır, sözü Allah’a dair olmalıdır.

Sonunda hakikat şudur: İnsanın yaşamı, ölümü ve ikisinin arasında geçen her şey; evveli, ânı ve sonrası… Hepsi Allah içindir. O Allah ki, kulun şimdi ve sonsuza kadar sürecek seyrini mutluluk içerisinde yaratmaya kâdir olan tek OL ÂN’dır.

Ve kul, hiçbir zaman “Kimseye faydam dokunmadı.” diye ye’se düşmemelidir. Zira tarihte öyle peygamberler gelmiştir ki, tek bir kişi bile onlara tabi olmamıştır; hattâ eşleri, evlatları, babaları iman etmemiştir.

Önemli olan, kulun dilinden ve hâlinden dökülen her hakikat kırıntısını Rahman’ın denizine bırakmaktır.

Balık bilmezse Hâlık bilir. Elhamdülillahi Rabb’il-âlemîn.