102) ALLAH DOSTLARI VE AFUVV HÂLİ

Allah dostları bizim en yakınlarımızdır. Çünkü Allah en yakınımızdır. En yakınımızın dostu da bize çok yakın olur. Onlar asla menfaat için bizimle olmazlar. Çünkü Allah, menfaati için bizimle olmaz. Çünkü Allah’ın ihtiyacı yoktur. Allah dostunun da ihtiyacı yoktur. O sırf ve somdur. Zira Allah’ın menfaate ihtiyacı olmadığı gibi, Allah dostlarının da ihtiyacı yoktur. Onlar sırf Allah için vardır.

Bununla beraber Allah ile ticaret vardır ki bu da kulu içindir. Bu ticaret, nefsi tümüyle azat etmek içindir. Zira mülk Allah’a aittir, ama biz sahiplenmiştik. İşte sahiplikten arınmak, Allah’a hakkını teslim etmektir. İşte bu, fıtratla buluşmaktır. İşte bu, fıtrata eriştir.

Bakara Sûresi’nin ilk ayetlerine baktığımızda bu olay anlaşılır. Bunun sağlaması da nefsinde veya âfakta seyredilebilir. O da şudur: Allah için olanda asla geri dönüp bakmak yoktur. “Onlara verdiğimiz rızıktan infak ederler.” (Bakara 2/3) Ayet, “Sizin verdiğiniz, aslında Bizim size sunduğumuzdur” der. “Ben şöyle şöyle yaptım da bana iyilik meleği olarak baksınlar” düşüncesi yoktur.

Eğer Allah vermeseydi, bizim de verecek hiçbir şeyimiz olmazdı. Yani bize diyor ki: Sizin infak ettiğiniz, bizim size sunduğumuzdur. Biz sunmasaydık, sizde bir şey olmazdı ki vereydiniz. Dolayısıyla verdiklerinizi kendi hesabınıza değil, Allah hesabına verin. İşte bu Allah ile olan ticarettir. İşte bu, bâkî âlemde işimize yarayandır.

O halde verdiklerimizi kendi hesabımıza değil, Allah hesabına vermek gerekir. İşte bu, Allah ile ticarettir. Bu ticaret baki âlemde işe yarayandır.

Sen bu şekilde verdikçe, benliğinin büründüğü bencillik yalpalanacak; en sonunda artık benliğin saf olacak. Hani Allah der ki: Her kişi gücüne göre versin, ama illaki versin. Çünkü kişi elde ettiği kazancı genelde sahiplenir ve elinde tutmak ister. Bunun çoğu da, azı da fark etmez.Yani kişi verdikçe, benliğinin büründüğü bencillik kırılır; en sonunda saf bir benlik hâsıl olur.

Peygamberimize sordular: “Ne kadar sadaka verelim?” Peygamberimiz Allah’tan haber bekledi ki cevap versin. Vahiy geldi: “Afv olanı al.” (A’râf 7/199). Subhânellah! Ne muhteşem bir sesleniş! Bu sadaka içindir. Zekât yani farziyet olanın sınırları bellidir. Ama sadakanın sınırı belli değildir. Ona da “afv” denilmiştir.

Allahu a‘lem, şunu demek istemiştir: “Seni bencilliğinden azad edecek kadar ver. Sende bencillik kokusu bitene kadar.” Zaten bittikten sonra, artık Allah’ın veren eli olur. Artık “Ne kadar vereyim?” düşüncesi kalmaz. Çünkü artık anlar ki mülk Allah’ındır.

Hani Allah der ya: “Sadakalarınızı minnet ederek ve verdiğiniz kişiye eziyet ederek vermeyin.” (Bakara 2/264). Ve hatta der ki: “Bir teşekkür bile beklemeyin.” İşte öylece “afv”a ulaşılır. Afv bir hedeftir.

Bazısı der ki: “Cennete gitmek için para gerekmez.” Hayır! Asıl cennete girmek için para gerekir. Yani kazandığını Allah için vermek, taa afv hâli ortaya çıkana kadar. Adam elindekini tutar ve ne yer, ne de yedirir. Allah aşkına, bu kişiden ne hayır gelir?

Dikkat edin: Öldüğünde anılmaz bile. Ama lillah olan, işte asırlar geçse unutulmaz. Demek sadece namaz ve zikirle olmaz; ayrıca afv da gerekli. AFUVV hâline ulaşmak, yani nefsinin büründüğü bencillikten soyutlamak da gerekir.

AFUVV, bir hedef ve bir makamdır. Bu hâl ortaya çıkmadan kişi cennete ehil olamaz. Zira Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurmuştur: “Sadaka, günahı söndürür; suyun ateşi söndürdüğü gibi.” (Tirmizî, Zekât 28)

Olay kişinin kendi kazancıyla alakalıdır. Kadının öz kazancı yoksa, o zaman vereceği bir şey de yoktur. Ama eşi evine veznedar etmişse ve “Serbestsin” demişse, o zaman da eşinin adına verir. Kişinin maddî hiçbir şeyi yoksa, bir tebessümü vardır, dua etmesi vardır.

Bu anlattıklarımız kişisel sahiplikle alakalıdır, afv’a ulaşmak içindir. Yoksa malı olmayan bir kimseyi bencilliğe sokan bir şey de yok demektir.

“Peki kazancı olmayan kadın mahrum mu kalacak afv’a ulaşmaktan?” diye sorulursa, cevap şudur: Mahrum değildir. Eşi eve gelince lillah bir tebessüm etse, bir tas çorba pişirse ve birlikte tüm garazlardan uzak içseler, işte afv’a ulaşılır. Erkek gariban, gider akşama kadar çalışır, kazanır; onun da afv’a bürünerek vermesi gerekir. Kadın ise evinde bir çay yaptı, eşine ikram etti; işte ona da afv’dır.

Kadın korunmaya müteallik yaratıldığı için, eşi, oğlu, babası, abisi, bu zincir uzar; ona bakmak zorundadırlar. Ama çalışmak isterse de, eğer meşru dairede ise, kimse engel olamaz. Allah’ın bir dengesi vardır. Uyanlara selâm olsun.

Kazancı olmayan bir kadın, lillah bir tebessümle, samimiyetle pişirdiği bir tas çorbayı eşine ikram ederek de AFUVV hâline ulaşabilir. Çünkü AFUVV yalnızca mal vermek değildir; gönülden, lillah olan bir davranıştır.

Ve nihayet Rabbimiz Tevbe Sûresi 111. ayette şöyle buyurur: “Allah, müminlerden canlarını ve mallarını Cennet karşılığında satın almıştır.” Bu ayet, Allah ile yapılan en büyük ticaretin özüdür: Canı ve malı Allah’a satmak. Bunu idrak eden kul bilir ki, asıl ticaret Allah ile olandır.

Bir sahabînin kıssası da bu hâli gösterir: Bir sahabî, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimize hediye vermek istedi. Ama verecek ne altını vardı, ne gümüşü, ne de değerli bir eşyası… Gece kalktı, ellerini semaya açtı ve şöyle dua etti: “Yâ Rabbi, Habîbine verecek hiçbir şeyim yok. Ben de şerefimi, onurumu, haysiyetimi bütün mü’min kardeşlerime hediye ettim. Bunu Rasûlullah’a armağan eyle.” İşte aslında gerçek izzet; malı, makamı değil, kalbi Allah için verebilmektir. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz buyurur: “Sadaka, günahı söndürür; suyun ateşi söndürdüğü gibi.” (Tirmizî, Zekât 28).

Mutlak teslimiyet ve hak ile uyumlanmak, nefsi lillah ile Allah’a satmaktır. İşte AFUVV makamı budur.  AFUVV, nefsi bencillikten arındırma kapısıdır. İnsan sahiplik iddiasıyla Allah’ın mülkünde pay arar; oysa bu bir perdedir. Sadaka ve infak, bu perdeyi kaldırma yoludur.

Kul lillah verdiğinde aslında Allah’ın mülkünü yine Allah’a teslim eder. Böylece nefsi tezkiye olur, kalbi saflaşır. Tasavvufta buna “fenâ” denir: varlığı Allah’ta eritmek. Bu hâl, sadece mal ile değil; tebessüm, güzel söz, gönül ferahlatan bir ikram, samimi bir dua ile de gerçekleşebilir.

Allah Teâlâ buyurur: “Her kim malından Allah yolunda infak ederse, Allah onun yerine daha hayırlısını verir.” (Sebe’ 34/39). İşte bu, verenin elini daima açar, gönlünü genişletir. Çünkü lillah olan bir sadaka, kişiyi fakir kılmaz; bilakis zenginleştirir.

Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz buyurur: “Komşuna tebessüm etmen bile sadakadır.” (Buhârî, Edeb 36). Yine buyurmuştur: “En hayırlı sadaka, kişinin ihtiyaç fazlasını vermesidir.” (Buhârî, Zekât 18). Yani sadaka yalnızca mal vermek değildir; tebessüm etmek, gönül almak, içten bir dua etmek de sadakadır.

Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: “Sadakayı gizli vermek, Rabbin gazabını söndürür.” (Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr). İnfak, gösteriş için değil, Allah için olmalıdır. Yine buyurmuştur: “Veren el, alan elden üstündür.” (Buhârî, Zekât 18).

İşte lillah olan el, Allah’ın elidir; çünkü Allah, veren eli sever. Mutlak teslimiyet ve hak ile uyumlanmak, nefsi lillah ile Allah’a satmaktır. İşte AFUVV makamı budur.

Yorum yapın