244) EZELÎ SIRLARA DALIP CEVHERLERE ULAŞALIM

Öncelikle bilelim ki; nesyen mensiyyâ (tamamen unutulmuş, yokluğa karışmış hâl) denilen ve perdenin tümüyle kalkıp kişiliğin yok edildiği alan, mutlak olarak kişi için asla ve asla ebeden oluşmayacaktır. Çünkü varlık, var edilmiştir ve her biriyle ayrı bir seyir oluşmaktadır.

İnsan, mutlak yoklukta yok olamayandır; çünkü Allah’ın “kün” (ol) emriyle varlık tecelli ettiğinde, o varlığın sırrı artık ezelî bir ilimle kayıt altına alınmıştır. “Nesyen mensiyyâ” hâli, insanın benliğini tamamen terk edip “ben yokum, O var” makamına ermesidir. Ancak bu hâl, varlığın silinmesi değil, varlığın Rabbinin ilminde yeniden tanınmasıdır.

“O, yoktan var eden, varı yok eden, sonra yine var eden Allah’tır.” (Rum Suresi, 27) ayeti bu hakikatin özünü taşır. Varlığın aslı, hiçliğe giden bir yokluk değil, Allah’ın ilminde baki olan bir zuhurdur. “Hiçliğini bilen, varlığın sırrına ermiştir. Çünkü hiçlik, Allah’ın varlığına ayna olan en parlak yüzdür.”

Bu kısacık bilgiden sonra bilelim ki, ezelî sırları bilmezsin ve hatta hatta asla bilemezsin. Çünkü kişi bilmediklerini okur da öğrenir. Buradaki sırları okumak için kanıt yoktur. Hem buradaki sırları okuman için bir zıtlık da yoktur. Ne kanıt vardır ne de zıtlık ki mukayese yaparak bir sonuca ulaşasın.

Ezelî sır, aklın değil, kalbin dilini bilenlere açılır. Çünkü akıl mukayese ister, kalp ise teslimiyetle idrak eder. Kanıtın olmadığı yerde ilim değil, marifet konuşur. Zıtlık kalktığında ise iki kutbun birliği ortaya çıkar; işte orada “HU” sesi yankılanır ve bilen de bilinen de tek bir tecellîde birleşir.

“Sizi sadece boşuna yarattığımızı ve bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?” (Mü’minûn Suresi, 115). Bu ayet, insana ezelî sırrın boş bir oyun değil, dönüşü kendi aslına olan bir yolculuk olduğunu hatırlatır. “Zıtlık kalktığında, her şey bir olur; bir olduğunda ise bilen ortadan kalkar, sadece Bilinen kalır.”

Onun için de ne sen bilebilirsin ne de ben bilebilirim. Ama bu muammayı ve bilinmezliği okuyabilirsin. Onu da ancak Rabbinin adıyla okursun.

Hakikatin bilgisi kimsenin mülkü değildir. Ne senin ne benim, sadece O’nundur. “Rabbinin adıyla oku” buyruğu, bilginin değil, idrak kapısının anahtarıdır. O isimle başlayan her okuma, insanı eşyadan arındırır, hakikate ulaştırır.

“Yaratan Rabbinin adıyla oku.” (Alak Suresi, 1) ayeti, bu sırrın özüdür. Okumak burada harfleri değil, harflerin ardındaki kudreti görmektir. “Rabbinin adıyla başlayan, kendi adını unutur; çünkü orada artık okuyan da okunan da tek bir nefes olur.”

Sen ile muamma arasında bir perde çekildi. Bu perde senin benliğin olarak tezahür eyledi. Böylece yaşamda söz sahibi edildin. Söz sahibi eden ise, muammanın bizzat sahibidir.

İnsan, kendi varlığını “ben” zanneder; oysa bu “ben”, Hak ile kul arasına çekilmiş bir perdedir. Benliğin varlığı, imtihanın merkezidir. Allah, insanı bu perdede söz sahibi eylemiştir ki, o sözle imtihan edilsin. Zira söz, kalbin aynasıdır; kim sözünü bilir, özünü de bilir.

“Rahman, insana Kur’an’ı öğretti. Ona beyanı (söz söylemeyi) öğretti.” (Rahman Suresi, 2-4). İnsan konuşur; çünkü Hakk’ın kelâm sıfatı ondan yaratılan bir dokuma olarak yankılanır. “Söz, Allah’ın emanetidir. Kim onu nefsine söylerse kaybeder; kim Hakk’a söylerse hakikati duyar.”

Seninle muamma arasında bir perde çekildi ki, perdenin bu tarafında birçok benlik sahibi var edildi. Ama bu perdeyi aralamak ve ardına bakıp kendinden geçmek için de insana sonsuzluk sezgisini aşılayan ruh üflendi.

Ruh, Allah’ın “kün” emrinin nefesidir. Her insana üflenen o nefes, perdenin ardındaki sonsuzluğu hatırlatır. Benlik kalınlaştıkça perde katılaşır; ruh arındıkça perde incelir. Kişi, “ben”i sildikçe “HU”yu duymaya başlar.

“Ona şekil verdi ve ona ruhumdan üfledim.” (Sad Suresi, 72). Ruhun üflenmesi, varlığın sırra açılan kapısıdır. “Ruh, ezelî bir nurdur; bedene indiğinde kişide benlik oluşur, burada sahiplik düşüncesi ile bencilliğe bürünür. Bencillik kalktığında ise, o nurun güzelliği seyredilir.

Perde ardında sen ben dedikodusu var. Çünkü burada bir kesret zuhur etmiş ve varlık seyretmek için var edilmiştir. Varlığı ve seyrettiğini de bizzat kendisi var ederek kudretine ayna eylemiştir.

Kesret (çokluk), vahdetin (birliğin) aynasıdır. “Sen” ve “ben” dediğimiz her şey, tek bir kaynağın farklı yansımalarıdır. Varlığın seyri, Allah’ın kudretini temaşa etmesi içindir. O, kendi nurunu varlıkta seyreder ve biz de o seyirde birer suret oluruz.

“O, her an yeni bir yaratıştadır.” (Rahman Suresi, 29). Bu ayet, varlığın devamlı bir akış hâlinde olduğunu, her an yeniden yaratıldığımızı bildirir. “Birlik gözle görülmez, kalple sezilir; çoklukta kaybolan, aslında bir tutam nurun ayrı ayı nakışlarını izlemektedir.”

Elbette perde kalktı mı ne sen kalırsın ne de ben. Çünkü artık mutlak nakış sahası göz önünde olur. Sahanın üzerindeki varlık dokuması daha dokuma almamıştır. İşte dokuma olmadan ben veya sen varlık kokusu bile alamaz.

Perde kalktığında, varlık suretleri erir; “ben” ve “sen” kavramları yok olur. O an, mutlak nakış sahasında sadece Allah’ın tecellîsi kalır. Bu hâl, fenâfillâh (Allah’ta yok oluş) makamıdır. Dokuma olmadan varlık kokusu alamamak, varlığın ancak Hakk’ın ilminde anlam bulduğunu gösterir.

“Her şey helâk olur, ancak O’nun Zâtı (baki) kalır.” (Kasas Suresi, 88). İşte perde kalktığında baki olan yalnızca Allah’tır. “Yoklukta eriyen, varlığın hakikatini bulur; çünkü yokluk, varlığın en saf aynasıdır.”

İşte bu varlık dokusunun üzerinde çizildiği saha, asla Allah değildir. Allah ilminden ışıldayan nurun üzerine konmuş olduğu levhin dahi üzerine işlendiği mutlak levhtir ki, bunun dayandığı nokta mutlak muammadır. Bu muammanın dayanağı ise, Allah’ın mutlak vechidir ki, ne olduğunu kavramamız muhaldir.

Allah, yarattığı hiçbir şeye benzemez; ne levh, ne kalem, ne nur O’nun zâtıdır. Her şey O’nun ilminden ışıldayan bir yansımadır. Mutlak muamma, yani “A’ma” denilen bu hâl, insan idrakinin ötesindedir. Allah’ın vechi (yüzü) tecellîlerin kaynağıdır ama o yüz ne suret, ne şekildir; o, zatî bir varoluş hakikatidir.

“O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, hakkıyla işiten, hakkıyla görendir.” (Şura Suresi, 11). “Aklın sonu hayrettir; hayretin sonu secdedir; secdenin sonu yokluktur; yokluğun sonunda ise yalnız O vardır.”

Ey dünyanın işinden haberi olmayan kişi, bil ki sen zatî hüviyet olarak mutlak vücut sahibi değilsin. Ama senin varlığın, levhadan ferşe uzanacak şekilde, mutlak ulûhiyet kalemiyle çizilmiştir. Öyle ki varlık, Hakk’ın varlığıyla kâim bir şekilde var edilmiştir.

İnsanın kendi vücudu, var gibi görünen bir gölgedir. Asıl varlık, Allah’ın “Kâim bi nefsihî” (kendi varlığıyla var olan) oluşudur. Biz, O’nun ilminde bir çizim, kudret kaleminin bir hattıyız. Ulûhiyet kaleminin bir harfi olan insan, bu harfin anlamını sadece teslimiyetle okuyabilir.

“Allah, her şeyin yaratıcısıdır ve O, her şeye vekildir.” (Zümer Suresi, 62). Varlığın bağımsızlığı yoktur; tüm varlık Allah’ın kudretiyle ayaktadır. “Kendini var zanneden, gölgesini güneş sanır; oysa güneş batınca gölgesi de kaybolur.”

Dünya ve tüm varlık âlemi adeta esen yel üstüne kuruldu. Bu yel kendine göre varken, sana göre dokunulacak bir yanı dahi olmamıştır. Bu letafet (incelik) özelliğinden dolayı olayı tefekkür edenler zannettiler ki, her bir şey kendi kendine var olmuş ve öylece varlığı tekerrür ederek dolaşıp gitmektedir.

Dünya, görünüşte somut ama özde hayal gibidir. Bu yel, kudretin nefesidir; Allah’ın “kün” emrinin yankısıdır. İnsan, bu latif kudreti madde sanır. Tefekkür sahipleri, her şeyin kendi kendine var olduğunu zannettiklerinde aslında perdedeki yansımalara bakmış olurlar.

“O, bir şeyi dilediği zaman, ona sadece ‘Ol!’ der, o da hemen olur.” (Yasin Suresi, 82). Âlem, bu “kün” emrinin yankısından ibarettir. “Her şey hareket eder, ama aslında duran yalnız O’dur; çünkü hareketin sebebi bile O’nun kudretidir.”

Varlığımız iki yokluk arasındadır. İşte bu iki yokluk aslında varoluşun zeminidir. Bu zemin, rububiyet (Rablik, terbiye edicilik) alanının üzerine işlendiği tablettir. Bu tablet birinci yoklukken, bu tablet üzerine işlenen ceberut (ilahi kudret âlemi) ikinci yokluk olarak izah edilmiştir.

İki yokluk, varlığın ezelî nefesidir. İlki “adem” (mutlak yokluk), ikincisi “ceberut”tur; aradaki varlık ise, ilahî tecellînin bir gölgesidir. İnsan, bu iki yokluk arasında durarak Rabb’inin terbiyesine mazhar olur. Bu yüzden varlık, yokluğun içinde Rabbanî bir anlam kazanır.

“O, diriltir ve öldürür. O her şeye kâdirdir.” (Mülk Suresi, 2). Ayet, bu iki yokluk arasında süren varlık oyununu anlatır: ölüm ve diriliş birer perdenin açılıp kapanmasıdır. “Varlık, yoklukla tamam olur; çünkü yokluk, varlığın aynasıdır. İki aynada parlayan tek nur, Allah’ın nurudur.”

İşte aslında bu iki yokluk, varlığa uzanan yolda, nazargâh-ı ilâhînin seyrinden başka bir dokunuş değildir. Olayı buradan seyredersen, afakında (dışında) sen de bir hiçtir.

İnsanın afakında (dış dünyasında) gördüğü her şey, ilahî nazarın yansımasıdır. Varlığa uzanan yol, Allah’ın nazarıyla var olur. Kim o nazarla bakarsa, kendini de hiç görür. Çünkü hakikatte kul, yalnızca nazargâhın aynasıdır.

“Nereye dönerseniz dönün, Allah’ın yüzü oradadır.” (Bakara Suresi, 115). Bu ayet, her yönün Hakk’a ait olduğunu bildirir. “Nazargâhı ilâhî, kalbin içinde doğar; dışarıda gördüğün her şey, içteki aynanın yansımasıdır.”

Medresede bunu, ilmini okursun; ama tekkede de bunun hâlini yaşarsın. Bunun hâli kalbini nakşederken, ilmi sözünü sözler; onun içinde nakışlı sözler değil, oturaklı hâller etki oluşturur.

Medrese aklı öğretir, tekke kalbi eğitir. Söz, ilimle güzelleşir; hâl ise zikirle olgunlaşır. İlmi okumak bir başlangıçtır, ama hâli yaşamak marifettir. Kalbe işleyen hâl, dildeki kelimeden daha derindir.

“Ancak kalbinde iman olanlar, Allah’ı zikrettikçe huzur bulurlar.” (Ra’d Suresi, 28). Bu ayet, hâl ilminin özüdür: kalbin ilmi, zikrin sesidir. Çünkü ilim sözde kalırsa yük olur; hâl olursa nur olur.

Hiçliğinin hiçliği ise, varlığın varlığıdır. Burası sözden de dışarıdır, hâlden de dışarıdır, hem senden de dışarıdır. Çünkü burası nasipsizlik mer’asıdır (otlağıdır).

“Hiçliğin hiçliği” dediğin nokta, benliğin bittiği yerdir. Burada söz ve hâl susar; çünkü her şeyin üstünde sadece mutlak tecellî kalır. Bu mertebeye nasip olmadan girmek mümkün değildir. Nasipsiz olan, bu mer’anın kokusunu bile duyamaz.

“Allah dilediğini hidayete erdirir.” (Bakara Suresi, 213). Hidayet nasiptir; nasip ise Allah’ın dilemesidir. “Nasip, gayretin karşılığı değil, kalbin kabiliyetidir; kalp ne kadar safsa nasip o kadar yakındır.”

İster ilimde yaşamları cem et ol, ister insanları verdiğin vaazlarla yerden yere seyret; mana denizindeki hiçliklerinde yüzmeden hiçbir mutluluk hissedemezsin. Kendini avutur, öylece tatmin yaşamaya yeltenirsin. İşte sonsuzluk deryasına daldığında, işte o zaman dilsiz kesilirsin.

İlimde ilerlemek de, vaaz etmek de güzeldir; ama bunlar, hiçlik denizinde yüzmeden ruhu doyurmaz. Hakikatin deryasına giren, kelimeleri unutur. Çünkü orada konuşmak gerekmez; o denizde söz değil, tefekkür konuşur.

“Kim Rabbine yönelirse, artık onun için bir korku yoktur.” (Yunus Suresi, 62). Yönelen kişi, sessizliğin huzuruna erer. “Dilsizlik, hakikatin lisanıdır; orada kelimeler değil, hâller konuşur.”

Bugün zevk etmek için huzura ulaşmak elindeyken, zevkine ermek için amelinle yücel. Sonrasına tehir ederek beyhude bir hevesle günlerini boşa geçirme. Her kişiden ardına terk edilenler, bizim de ardımıza terk edilecektir.

Huzur, ertelenen değil, yaşanan bir nimettir. Bugün elinde olan vakit, en kıymetli sermayedir. Amel, zevki doğurur; çünkü amel, niyetin beden bulmuş hâlidir. Her nefes, bir ebediyet tohumudur.

“İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır.” (Necm Suresi, 39). “Zamanın değeri, içinde yaptığın amelle ölçülür; amel kalpten doğarsa, her nefes ibadet olur.”

İşte tüm sahiplik duygusu perde kalkana kadardır. Perdenin bu tarafında su, buz, buhar varken; perde kalkarsa ne su kalır, ne buz kalır, ne de buhar kalır. Nur, İsrafil’e teslim edilir. O da sûr’u çalarak nesyen mensiyyâ’yı ilan eder.

Sahiplik duygusu, varlık perdesinin bir oyunudur. Su, buz ve buhar aslında aynı hakikatin üç hâlidir; perde kalktığında hepsi aynı nura döner. İsrafil’in sûr’u, bu dönüşün işaretidir. Nesyen mensiyyâ ilan edildiğinde, benlikler silinir, yalnızca ilahî nefes kalır.

“Sûr’a üflenince, Allah’ın diledikleri dışında göklerde ve yerde kim varsa hepsi düşüp bayılacaktır.” (Zümer Suresi, 68). Bu âyet, tüm sahipliklerin sona ereceği hakikati anlatır. Her şey fani, nur baki. Her nefes, İsrafil’in sûr’una yaklaşan bir çağrıdır.

Perde arkasından seslenirken, bu sesleniş bazen ağaçtan yükselir, bazen sesleniş perdesi peygamberlerle olur. Her yerden duyulan vahiy, peygamber ile insanlığa sunulur.

Vahiy, Hakk’ın kelâmıdır; bazen bir ağaçtan yankılanır, bazen bir gönülden. Peygamberler, bu kelâmın insan dilindeki tercümanlarıdır. Onların sesi, ilahî hakikatin yankısıdır. O ses her yerden duyulur ama her kalp onu işitemez.

“Ve Allah, Musa’ya doğrudan konuştu.” (Nisa Suresi, 164). Bu, vahyin kalplerden duyulabileceğini de gösterir. Kalbin kulakları açıldığında, taş da konuşur, ağaç da zikir eder.

Nesyen mensiyyâ, tamamen unutulmuş gitmiş demektir; unutulan bir unutmalık… Bu gerçekten çok önemli bir konudur. Tabi tasavvuf ilmiyle uğraşanlar için önemlidir. Yoksa bilmeye ne lüzum var veya öğrensem bana ne katar der dururuz.

Nesyen mensiyyâ, sadece unutmak değil, unutulmayı da unutmaktır. Bu hâl, benliğin silinip yoklukta fani olmasıdır. Tasavvuf erbabı için bu kavram, “ben yokum, yalnız O var” bilincinin bir yansımasıdır. Hakikat, unutulmayı unuttuğun anda açılır.

“Her şey O’na döner.” (Hud Suresi, 123). Bu dönüş, hatırlayarak değil, unutarak olur. Kendini unutan, Rabb’ini hatırlar; çünkü hatırlamak, benliğin unutuluşudur.

Şimdi diyeceksiniz ki, perde kalkmakla nesyen mensiyyâ’nın ne alakası vardır. İşte çok alakası vardır. Şimdi düşünün…

Perde kalktığında, insanın kendini unuttuğu hâl başlar. Nesyen mensiyyâ, bu unutuşun mutlak mertebesidir. Yani “ben” kalktığında, perdeler de kalkar. O zaman varlık, kendi aslını idrak eder.

“Her kim Rabbine mülaki olmayı umuyorsa, salih amel işlesin ve Rabbine ibadette hiçbir şeyi ortak koşmasın.” (Kehf Suresi, 110). Bu ayet, benliğin kalkışının ihlasla başladığını öğretir. Perde, benliktir; benlik kalkarsa, ‘HU’ görünür.

Biz neyden var edildik? Allah’ın vechinden yansıyan ve seyrinin, hatta hatta var oluşunun kendinden kendine diyebileceğimiz bir tutam nurundan.

İnsanın özü, Allah’ın vechinden yansıyan o “bir tutam nur”dur. Bu nur, zatî bir ışığın gölgesidir. “Kendinden kendine” ifadesi, yaratılışın sırf Allah’ın ilminde cereyan ettiğini anlatır. Kul bu nuru tanıdıkça aslını bulur.

“Allah, göklerin ve yerin nurudur.” (Nur Suresi, 35). İnsan bu nurdan yaratılmış bir sırdır. İnsanın hakikati nurdandır; o nur, Allah’ın vechinden yansıyan ezelî bir tecellîdir.

Peki bu bir tutam nurun zemini ne? Nerede aşikâr oluyor? O nur, hiçbir mekâna sığmaz; çünkü mekânı var eden de odur. Zemin, ilahî ilmin ta kendisidir. Nur, ilmin üzerine tecellî eder; bu yüzden varlıkta her şey, bilginin bir yankısıdır. “Hiçbir şey yoktur ki, O’nu hamd ile tesbih etmesin.” (İsra Suresi, 44). Nur, tesbihin kendisidir; her şey o nura yönelir. Zemin arama; çünkü o nurun zemini sensin.

İşte nesyen mensiyyâ denilen ve varlık kokusunun bile olmadığı, varlığının varlığına dahi sırrın ulaşamadığı ve ulaşamadığı için de kendisine lahûtî âlem denilen tanımsızlık alanının, hatta hatta alansızlığın üzerine var edilmiştir.

Lahûtî âlem, Allah’ın zatî nurunun tecellî etmediği, ama tüm tecellîlerin kökünü taşıyan sır alanıdır. Burada ne varlık vardır ne yokluk; sadece “HU”nun sessizliği yankılanır. Nesyen mensiyyâ hâli, işte bu tanımsızlıkta doğar. “O, ilk ve sondur; zahir ve batındır.” (Hadid Suresi, 3). Bu ayet, lahûtî tecellînin tarifidir. Lahût, sözün bittiği, sırların başladığı yerdir.

Ne demek bu? A’mâ denilen işte tam da burasıdır. İşte perde kalkarsa, A’mâ denilen bu alan peydah olacak ki, nesyen mensiyyâ keşf olacak ve muhatap olan, benlik verilen insan yok olacaktır.

A’mâ (karanlık olmayan karanlık), varlığın henüz zuhura gelmediği, ama var olma potansiyelinin kaynadığı ilahî sır alanıdır. İnsan, bu perde kalktığında benliğini yitirir; çünkü orada artık “ben” kalmaz. A’mâ, yokluğun ötesindeki bir yokluk; sessizliğin ötesindeki bir sessizliktir.

“Allah vardı, O’nunla beraber hiçbir şey yoktu.” (Hadis-i Şerif, Müslim, Zühd 1). İşte A’mâ hâli, bu hadisin tarif ettiği ezelî yalnızlıktır. Perde kalktığında, gören de görülür; çünkü o an, benlikten geriye sadece Nur kalır.

Yani benlik sahibi bir insan kalmayacak ki, kendisiyle konuşulsun. İşte olay kısaca budur. Uzuncası ise, yazmaya günler yetmez. İşte burası rububiyet alanının üzerine işlendiği zemindir.

Benlik, konuşmanın muhatabıdır; kalktığında ise sözün sahibi de, dinleyeni de tek bir hakikate döner. Rububiyet (Rablık) alanı, varlıkların terbiyesine tahsis edilmiş zemindir. Fakat A’mâ hâli, terbiyenin bile ötesindedir; orada kul kalmaz, sadece Rab görünür. “Her nefis, Rabbinin huzuruna çıkacaktır.” (Alak Suresi, 8). Kendini gören, Rabbini göremez; Rabbini gören, kendini unutmuştur.

İşte bu zemin üzerinde varlıklar gelir, ilahî isimlere ayna olur, görünür ve yiterler. Onun için de deriz ki, varlığımızın aslı Allah nurudur.

Varlık, Esma-i İlahiye’nin (Allah’ın isimlerinin) yansımalarından ibarettir. Her varlık bir isme mazhar olur, o ismi yaşar ve sonra yoklukta erir. Bu yüzden varlığın aslı nura dayanır. Her şeyin dönüşü o nura doğrudur.

“Allah, göklerin ve yerin nurudur.” (Nur Suresi, 35). Bu ayet, tüm varlığın tek bir kaynaktan parladığını beyan eder. Her şey bir ismin hikmetini taşır; o isim sönünce, nur aslına döner.

Var olan bu nurun nerede var olduğunu düşünürüz. Allah’ın içinde mi diye düşünürüz. Yoksa Allah’ın dışında mı diye düşünürüz. Sonra bakarız ki, iç ve dış bize göredir. Allah için böyle tanımlar yok. Sonra tekrar düşünürüz.

“İç” ve “dış” ayrımı, mahlûka göredir; Allah için ne iç vardır ne dış. O, mekândan münezzehtir. İnsan, düşünürken hep ölçü ister; fakat Allah ölçülerin sahibidir. Nur, ne içte ne dıştadır; nur, varlığın sebebidir. “O, mekânın Rabbidir; O, mekândan münezzehtir.” (A’râf Suresi, 54). Mekânı arayan, hâlâ kendini arar; mekânsız olanı bulan, artık mekânın sahibini görür.

Biz nasıl var olduk? Hemen akabinde Allah’ın yüzünden parıldayan zatî nurunu düşünürüz. Sonra ‘aha buldum’ derken, bu defa Allah’ın yüzü derken Allah’a bir iç ve yüz düşünmeye başlarız. Sonra anlarız ki, Allah için böyle tanımlar yok.

İnsan, aklıyla tefekkür ederken sınırlı düşünür. “Allah’ın yüzü” ifadesi, zatî tecellîyi sembolize eder; suret değildir. İdrak, suret aradıkça yanılır. Allah, ne yöndedir, ne yönden görünür; O, her yönü yaratandır. “Yüzünü her nereye çevirirseniz, Allah’ın yüzü oradadır.” (Bakara Suresi, 115).bYüz arayan, şekle takılır; şekilsiz olanı bulan, sonsuzluğu bulur.

O zaman Allah’ın yüzü nedir diye hayal ederiz. Ama gene de olayı anlamadan kendimize döneriz. Sonra varlığımızın en azından nurdan olduğunu anımsarız. Sonra nurdan var edilen varlığımıza odaklanırız. Nasıl var olduğunu hayal ederiz.

Allah’ın yüzü, nurun kaynağıdır; insan o yüzü hayal ettiğinde aslında kendi hakikatine döner. Çünkü insanın özü o nurdandır. Varlığın kaynağını düşünmek, kendini tefekkür etmektir. Tefekkür eden, nurunu hatırlar; nura yönelen, aslını bulur. “O, insanı bir damla sudan yarattı, ama o hemen apaçık bir hasım oldu.” (Nahl Suresi, 4). İnsan, nura aitken maddeye bağlanınca hakikatini unutur. Kendini unutan, nura uzak düşer; nurunu bulan, Rabbine yaklaşır.

Sonra bakarız ki, varlık tümüyle komple bir kütlesel yapı ve bu kütlesel yapının kitlesini araştırmaya başlarız. Araştırırken kendimize dönük bakarız. Bizim kitlemizin içeriğini temaşa ederiz, içeriğinin duygusal bir varlık olduğunu fark ederiz. Bu duygusal yapının duygu içeriğini araştırmaya başlarız.

Varlığın özü duygudur, çünkü duygu ilahî tecellînin ilk yansımasıdır. Duygu, kudretin titreşimi, varlığın kalbidir. İnsan duygusunu tanıdığında, içindeki ilahî kıvılcımı fark eder. Kütle araştırması, aslında kalp araştırmasıdır. “Gerçek şu ki, gözler kör olmaz; fakat göğüslerdeki kalpler kör olur.” (Hac Suresi, 46). Kalp, duygunun kâbesidir; orada her nefes, bir secdedir.

Sonra duygularını oluşturan bir gizli kalemin olduğunu anlarız. Aynı kalemin sadece duygularımızı değil, zahir tarafımızı da yazdığını fark ederiz.

O kalem, kaderin kalemidir. İlahi kudret, o kalemle hem gönlü hem bedeni yazar. Duygular, yazının iç âlemidir; suretimiz ise o yazının zahiridir. Kalem, görünmeyen bir emirle yürür; o emir, “kün” (ol) emridir. “Kalem ve yazdıklarına andolsun.” (Kalem Suresi, 1). Kalemin yemini, yazılanın kutsiyetini bildirir. Kader kaleminin mürekkebi rahmettir; kim o rahmeti okursa, yazgısını hayra çevirir.

Sonra kalemin mürekkebinin kaynağına bakarız. Bu mürekkebin tükenmez bir mürekkep olduğunu fark ederiz. Hem de yazılan yazının mukayyed (kayıtlı) olduğunu anlarız.

Mürekkep, ilahi ilmin öz suyudur. Tükenmezdir, çünkü Allah’ın ilminde nihayet yoktur. Her harf, o mürekkebin bir damlasıdır. Yazı mukayyeddir, çünkü her şey “Levh-i Mahfuz”da kayıtlıdır; hiçbir şey kaybolmaz. “Kuru ve yaş hiçbir şey yoktur ki, apaçık bir kitapta bulunmasın.” (En’am Suresi, 59). Kaderin mürekkebi tükenmez, çünkü yazan sonsuzdur.

Sonra kayıtların silinip yeni kayıtların oluştuğunu görürüz. Kalem bir taraftan yazarken bir taraftan silinenleri sildiği yönünde yeniden yazdığını fark ederiz.

İlahi yazı, sabit değil seyyaldir (akışkandır). Kudret kalemi her an yeniden yazar, çünkü Allah her an yeni bir yaratıştadır. Silinen, yok olmaz; bir başka levhada yeniden var olur. Bu sürekli dönüşüm, varlık sahnesinin nefesidir. “O, her an yeni bir yaratıştadır.” (Rahman Suresi, 29). Silinen yok olmaz; çünkü Allah’ın ilminde her iz, yeniden nefes bulur.

Burada tam kafamız dururken ilahi vahiy imdadımıza ulaşır. Çünkü akıl ilerlerken bir noktada mat olur ve ilerisini görmez olur.

İlahi vahyin temsilcisi olan peygamberin (sallallahu aleyhi ve sellem) dudaklarından şu sözler dökülür:

Hz. Cabir anlatıyor: “Ey Allah’ın Resûlü! Anam-babam sana feda olsun, Allah’ın her şeyden önce ilk yarattığı şeyi bana söyler misiniz?” diye sordum. Şöyle buyurdu: “Ey Cabir! Her şeyden önce Allah’ın ilk yarattığı şey senin peygamberinin nurudur…”

Bu hadis, yaratılışın merkezinin nur olduğunu açıklar. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in nuru, varlığın ilk kıvılcımıdır. Her şey o nurdan doğmuş, onunla anlam bulmuştur. O nur, hem başlangıç hem dönüş kapısıdır. “Andolsun, sen olmasaydın kâinatı yaratmazdım.” (Hadis-i Kudsî). Bu, Muhammedî nurun kâinatın sebebi oluşunu anlatır. Evvelde o vardı, âlem onunla doğdu; sondaysa yine o nurda toplanacaktır.

Aklın sınırı, idrakin eşiğidir. O noktada vahiy gelir; çünkü vahiy, aklın ulaşamadığı yere kalbin kanatlarıyla ulaşır. İlahi kelam, insanın idrakine ışık tutan bir rehberdir. “O, dilediğine hikmeti verir. Kime hikmet verilirse, ona pek çok hayır verilmiştir.” (Bakara Suresi, 269). Aklın bittiği yerde vahiy başlar; orada insan susar, kalp konuşur.

Peygamberler, vahyin aynalarıdır. Onların dudaklarından dökülen her söz, Allah’ın kelamının yankısıdır. Her kelime, ilahi bilginin zaman ve mekân perdesine yansımış hâlidir. Peygamberin sözü, Hakk’ın kelamıdır; kalplere yön verir, akılları arıtır. “O, hevadan (kendi arzusundan) konuşmaz. Onun söylediği vahiyden ibarettir.” (Necm Suresi, 3-4). Resûl’ün dili konuşur, ama sözü Allah söyler.

Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadisi kudsîde şöyle buyurmuştur: “Allah buyurdu: ‘Seni kendi nurumdan, diğer şeyleri de senin nurundan yarattım.’”

Bu hadis, “nurdan nur” hakikatini açıklar. Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in nuru, yaratılışın vasıtası ve vesilesidir. O, Allah’ın nuru, rahmetin kaynağı, hakikatin aynasıdır. Tüm varlık onun nurundan bir pay taşır. “O, âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir.” (Enbiya Suresi, 107). “O nurdan yaratılan her şey, Rahmet’in gölgesinde yürür.”

İşte hadislerden yol aydınlığı edinir ve tefekkürümüze tefekkür katarız. Hadisler, vahyin tatbikatıdır. Onlardan alınan her hikmet, aklın değil kalbin ışığıdır. Tefekkür, nurun dilidir; o nurdan alınan her ilim, insanı ezelî sırların kapısına taşır. “Onlar ayakta iken, otururken ve yanları üzerindeyken Allah’ı zikrederler, göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler.” (Âl-i İmrân Suresi, 191). Tefekkür bir saat, bin yıl ibadetten hayırlıdır; çünkü tefekkür, kalbin gözüyle görmektir.

Her perde, bir hakikatin doğumudur. Nesyen mensiyyâ hâli, benliğin silinip Hakk’ın zuhura çıkmasıdır. İnsan, varlığının aslını unuttuğu kadar Rabbinin yüzünü görür. Zira benlik ne kadar zayıflarsa, tecellî o kadar artar. Allah’ın nurundan yaratılmış bir varlık, aynı nura dönecektir. Yol, ezelden ebede bir dairedir. O dairede başlangıç da sondur; “HU”dan gelir, “HU”ya döner.

“Allah, her şeyi bir ölçüyle yaratmıştır.” Bu ölçüyü anlamak, hikmeti anlamaktır. “Kim kendini bilir, Rabbini bilir.” Kendini bilen, perdesini kaldırır. “Varlığını Hak’ta erit, yokluğunda O’nu bul.” Çünkü fena, bekânın anahtarıdır. “Zikir kalbi diriltir, tefekkür gözü açar.” Bunlar, perdeleri incelten iki kanattır. “Dünya bir rüya, uyanan Hakikat’i görür.”