374) ALLAH SEVGİSİ VE AŞK SORUSU

Allah sevgisi nasıl olacak? Allah aşkı nasıl olacak? İnsana olan aşk nasıl olacak? Aşkı kalbimize koyan Allah değil mi? Aşk yaratılmışsa ki yaratılan bir haslettir, kimse bunu inkâr edemez; o zaman bu aşk neyin nesidir?

Nerede, nasıl ve nereye kadar kullanılır? Allah’ı severken eşimizi ve çocuklarımızı da seviyoruz. Peki, bu sevgi aşk değil midir?

Sevgi nereye kadar, nereden sonrası aşk olarak adlandırılır? Sahabeler döneminde aşk var mıydı, yoksa aşk sonradan mı ortaya çıktı? Veya biz aşkı başka mı tanımladık? Gibi sorular akla takılan sorulardır.

Bu sorular aslında kalbimin en derin yerinde kaynayan bir arayışın dilidir. Allah’ı seviyorum diyorum, aynı kalpte eşime, çocuğuma, anneme, babama, ümmete de yer açıyorum. O zaman içimden şu soru yükseliyor: “Bu sevginin asıl kıblesi kim? Allah mı, yoksa O’nun adıyla sevdiğim gölgeler mi?”

Eğer kalbin merkezine Allah yerine bir mahlûku oturtursam, adı sevgi de olsa içeriği aşk da olsa bu, beni taşımaz; tam tersine beni kendime kilitler.

Ben, sevgi ile aşkın farkını konuşurken aslında şunu soruyorum: Kalbimi kim yönetecek, Rahman’ın merahmeti mi, nefsimin tutkusu mu?

Biliyorum ki aşk dediğimiz şey, çoğu zaman ulaşamadığımız bir şeye kilitlenmiş ateştir. Ulaşamayınca yanıyoruz, kavuşunca sönüyoruz.

Oysa Allah sevgisi böyle değildir. Allah’ı sevmek, ulaşılamaz bir hayale yanmak değil; her nefeste “Bana benden yakın olana” yönelmenin şuurudur.

Eğer Allah’ı çok uzakta, ulaşılamaz bir zirvede hayal edersem, ben de O’na “aşık oldum” zannıyla oyalanırım. Hâlbuki O, bana şahdamarımdan daha yakındır; ben uzaklık vehminde, O yakınlık hakikatinde dururken, buradaki aşk iddiası, hakikatte bir mesafe sanrısından ibarettir.

Kalbimde dönen bu soruları şuna bağlarım: Allah sevgisi, beni Allah’a yaklaştırıyor mu, yoksa sadece duygusal bir sarhoşluğun içinde mi bırakıyor? İnsana sevgim, beni şirke mi götürüyor, yoksa “Yaratandan ötürü yaratılanı sevmek” şuuruna mı yükseltiyor?

Aşk adıyla dolaşan binlerce tutku var; ama ben, Allah katında makbul olanın “muhabbetullah” olduğunu biliyorum. Onun için kelimelerle kavga etmiyorum; ama kalbimi, kelimelerin içindeki hakikate göre terbiye etmeye çalışıyorum.

“İnsanlardan kimi de Allah’tan başkasını O’na denk tutar da onları, Allah’ı sever gibi severler. Müminlerin Allah’a olan sevgisi ise daha güçlüdür.” (Bakara Sûresi, 165) Bu ayet, kalbimdeki sırrı yüzüme vurur: Bir şeyi “Allah’ı sever gibi” seviyorsam, orada aşk değil, gizli bir ortak koşma tehlikesi vardır. Benim yolum, sevgiyi yok etmek değil; sevgiyi yerli yerine koymaktır.

“De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, kabileniz, kazandığınız mallar, durgunluğa uğramasından korktuğunuz ticaret ve hoşunuza giden meskenler size Allah’tan, O’nun Resulünden ve O’nun yolunda cihad etmekten daha sevimli ise, artık Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyin. Allah fasıklar topluluğunu hidayete erdirmez.” (Tevbe Sûresi, 24)

Bu ayet bana şunu söyler: Sevdiklerin haram değil; ama hiyerarşi bozulursa hepsi imtihan olur. Allah sevgisini başa almadığım her sevgi, adı ne olursa olsun, beni içten içe tüketen bir ateşe döner.

Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz buyuruyor: “Sizden biri beni, babasından, çocuğundan ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe, (kâmil) iman etmiş olmaz.” (Buhârî, Îman 8; Müslim, Îman 70)

Bu hadisi okuyunca şunu anlıyorum: Sevgimin kıblesi netleşmeden imanım kemale ermiyor. Ben, Allah sevgisini ve Resul sevgisini merkeze alırsam, insana olan sevgim de edebe bürünüp rahmete dönüşüyor.

Kalbimin içinde şöyle bir karar alıyorum: “Ben, aşk kelimesini dilimde taşısam bile kalbimin tahtına muhabbetullahı oturtacağım.” Çünkü biliyorum ki aşk çoğu zaman gözü kapatır, muhabbet ise gözü açar.

Aşk beni kendimde yakar; muhabbet beni Rabb’imde diriltir. Sevgi kelimesi ağzımdan çıkarken, içimden “Allah’ım, bu sevgiyi Senin isminle terbiye et.” diye dua etmeyi kendime esas ediniyorum.