Bu konuya şu soruları sorarak ilk başta bir beyin fırtınası oluşturalım… Varlıkta gördüklerimiz ne? Allah ile irtibatımız ne? Biz neyiz ve nerede var edildik? Neden her insan yolundan memnun? Yaratım planımız ve yaratım sistemimiz ile ilişkimiz nedir?
Hakikatin izinde Kur’an’ın açılımını bilmek için temel prensibi bilmek zorundayız. Temel prensip ise bizim yaratılış planımızdır. Çünkü insan yaratılış planını bilmezse, içinde var edildiği sistemi de bilemeyecektir. İstediğin kadar durumu izah et, gene de kendi bildiği üzerinden bir projekte yapacak ve kendi bilgisiyle bakarak çıkmazlara girecektir. Çıkmazlara girmemek için öncelikle çıkış noktamızı ve girdiğimiz yolun doğru yol olması gerektiği prensibini iyice irdelememiz gerekir.
Çünkü insanın mayasına işlenen musavvir (şekillendirici) güç, kişi hangi yola girerse girsin, o yolu; sahip olduğu kendisine üflenilen ruhtan dolayı, teşbihin (benzetmenin) şiddetiyle doğru addeder. Ve öylece zevklenmeye başlar. İşte bunu dünyadaki tüm akımlarda görmekteyiz. Zira diğer tüm Esma-i Hüsna gibi Musavvir (şekil veren) isminin sırrı da, insanın iç yaratıcı kabiliyetinde gizlidir. Her insan, içindeki o şekillendirme kudretiyle bir inanç, bir düşünce, bir hayat biçimi kurar. O yüzden zevk almak, doğrudan hakikati bulmak değildir; çünkü zevk, doğru ile yanlışın ayrımını yapmaz.
Hatayla ilerlememek için öncelikle varlığın köküne inelim, sonra da oradan kendimize doğru uzanıp gelelim inşallah…
Mevcudata iki yönlü bakılır: Biri “mutlak var” olan ve dolayısıyla vacib-ül vücud olan, diğeri ise mutlak var olanın “varlık verdiği” mahlûkat… “Mutlak var” olanın zatının mahlûkat tarafından nasıl olduğunun anlaşılması olanaksızdır. Çünkü misli, dengi, benzeri yoktur ki kıyas yapılarak kendisine varılsın. Zira insan aklı ancak elindeki donelerden yola çıkarak hedefini aydınlığa çıkarır. Nitekim insan bilinci, iki yönlü bilinmezlere ulaşmaya çalışır. Biri akıl ile diğeri ise imanla… Akıl, sınır çizer; iman, o sınırın ötesine geçer. Akıl ışık verir ama o ışık kalpten doğmadıysa, insanı karanlıkta bırakır.
Allah’ı seyir etmenin akılla mümkün olmadığını bildiğimiz için, bize imanla bakış kalıyor. İman kalpte yanan meşaledir; o meşale yanarsa, akıl teslim olur. Kişi kalpte yanan iman meşalesini doğru yöne çevirip öylece yürürse, hedefine varır. Zira “Allah, iman edenlerin dostudur; onları karanlıklardan nura çıkarır.” (Bakara, 257) İşte bu da ancak, mutlak ve kayıtlanmayan bir iman ile gerçekleşir. Ama imanı da Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in öğretisi dâhilinde olmalıdır. Zira İman öyle bir olgudur ki, kişi samimiyetle hangi yöne iman edip yürüse, kendisindeki şekillendirme kuvvesi hemen devreye girer ve yürüdüğü yolda kendisini yürütür. Sonra da yürüdüğü yolundan zevk alır. Ve yolunun gerçekliğini addederek kendisini yoluna adar.
Eğer kişi yürüdüğü yolunda zevk almazsa, bir gider iki gider, sonra da başka yöne yönelir. Zira kişi her yaptığı işten zevk alıp öylece yükselmek ister. Bu maddi planda böyle olduğu gibi, manevi planda da aynıdır. Zira zevk, yolun meyvesidir; ama her meyve de helal değildir. İnsan, tattığı lezzetle değil, o lezzetin kaynağıyla yücelir. Gerçek zevk, Allah’a yaklaşmaktır; bu zevki tadan, başka lezzet aramaz.
Kişi hangi mecrayı seçerse seçsin, kendisindeki musavvire nakış gereği, rububiyet (terbiye) alanından yükselen terbiye gereği zevk alır. Ama zevk aldı diye de yolu doğrudur denemez. Zira kişinin hissettiği her manevî zevk, hakikati bulduğunun garantisi değildir. Bazen yanlış yolun zevki, kişiyi doğru yoldan daha çok çeker. Çünkü nefs, ilahi zevki taklit eder. Hakiki zevk, nefsin Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in yoluna sarılarak sustuğu, öylece kalbin huzura erdiği andır.
Kişi imanî perspektifle yürüdüğünde, elinde bir kılavuz olmak zorundadır. Eğer kılavuz olmazsa, kişi bozuk yola sapar, zevk alır ve yürüdüğü yolunun doğru olduğunu düşünerek dünyasını noktalar. İşte kılavuz, Kur’an’dır. Kılavuz, Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’dir. Bu ikisine uymayan her yol, ne kadar nurlu görünse de zulmettir. İşte esas mesele, ölümden sonra başlar. Çünkü insan imanî konuları irdelerken, tümünü metafizik üzerine kurgulayarak yürür. Ölüm ötesi yaşam zaten bu dünyaya göre metafiziktir. Yani ruh bu fizik âlemi terk ettikten sonra, başına gelecek hallerle karşı karşıya kalacaktır. Zira ölüm, bir son değil, bir perdenin açılışıdır. Ruh, bu dünyada işlediği ameller sonucu hazırladığı suretlerle o âleme geçecektir. Kim iman nuruyla donanmışsa, kabir onun için cennet bahçelerinden bahçe olur. Kim de karanlıkta yaşamışsa, kabir ona cehennem karanlıklarından karanlık olur.
Eğer ki bu et-kemik bedende yaşarken metafizik olan tarafını gereği gibi dizayn etmemişse, bedenini terk ettiğinde o tarafın gerçekleriyle baş başa kalır. Çünkü bizim bu et kemik bedenimiz iki yönlü üretim yapar. Biri fizik, yani görünen; diğeri metafizik, yani görünmeyen… İşte et kemik beden öldükten sonra, bu et kemik beden bizdeyken nasıl ki fiziki dünyamızı aklımızla dizayn ediyoruz; aynen öyle de metafizik dünyamızı imanla dizayn ediyoruz. İşte metafizik dünyamızı göremediğimiz için, bizim için neyin faydalı neyin zararlı olduğunu aklımızla anlayamayız. İşte burada yaratıcı yarattığını yalnız bırakmıyor ve nasıl iman etmesi gerekiyorsa, bunu peygamberleri vasıtasıyla insanlıkla paylaşıyor.
Bilelim ki… Varlık yaratılmıştır ve mahlûktur. Yaratan ise, yarattığı değildir. Ne aynada görünen Allah’tır, ne de ayna Allah’tır. Allah ne yansımıştır ne de yansıtılmıştır. Mutlak manada böyle bir şeyin olması mümkün değildir. Allah, mahlûkun varlığıyla karışmaz; ama mahlûkun varlığı da Allah’sız olamaz. Çünkü “O, her an yaratma halindedir.” (Rahman, 29) Allah’ın zatı, yaratılmışın varlığıyla kayıt altına alınamaz. Zira Allah mahlûkatını yaratırken, kendi zatından bir cüz ile yaratmamıştır. Ama kendisiyle kaim (varlığını sürdüren) olarak var eylemiştir. Baksanıza, Zuhruf suresi 15. ayette şöyle der: “Kendi kullarından O’na bir cüz kıldılar. Doğrusu insan açıkça nankörlük etmektedir.”
Peki, kaim olmak ne demektir? Kaimlik olayında yaratan ve yaratılan mevzubahistir. Yoksa kaim olmanın anlamı kalmaz. Kaim olmak, “onunla tutunmak” demektir. Biz, Allah’ın zatının bir parçası değiliz; ama O’nun dilemesiyle ayakta duruyoruz. O dilerse var oluruz, O dilerse yok oluruz. Bu yüzden insan, varlığını sahiplik vehminden arındırmalıdır. “La havle ve la kuvvete illa billah” (Allah’ın güç ve kudretin başka herhangi bir güç ve kudret yoktur) sözü, işte bu bilincin dilidir.
Vahdet ilmiyle meşgul olanlar, olayın bizzat içinde olup işin kendisi olması yerine, genellikle musavvir gücüyle hafsalasında şekillendirdiği ve üflenilen ruhun şiddetiyle de bu şekillendirdiğini gerçek sanır. İşte bu noktada tehlike başlar. Çünkü ilim, kalbe inmedikçe kibri artırır. Vahdet (birlik) bilgisi, bencilliği eritmek bürünülen kibri yok etmek içindir; ama kişi bencilliğini büyütüyorsa, o artık “vahdet” ehli değil, “vehim” baskısının mahdumu olur. İşte insan, hakikati akılla kuşatmaya çalıştığında, aslında kendi suretine ibadet eder. Zaten genel itibariyle burada ayaklar kayar. Zira kalbine ilhamlar akar ve bu ilhamları da gerçek sanarak musavvir gücüyle daha da şiddetle şekillendirir; öylece kendisini çok özel ve seçilmiş bir kul olarak addeder. Artık kulağını dışarıya kapatır.
İlham, kalbe sır letaifi tarafından indirilen bir esintidir; fakat o esintiyi ölçen terazinin kalbin safiyeti çok önemlidir. Kalp nefsin sisleriyle kaplıysa, gelen ilhamın kaynağı karışır. Şeytanın fısıltısı ile rahmani sesleri ayıramaz olur. O yüzden kalbine gelen her ilhamın öncellikle bize mutlak rehber olan, Kur’an ve sünnetle uyumluluğuna bakmalıyız. Çünkü ilhama güvenip rehberi terk eden, kendi sesini vahiy zanneder. Kendisini ermiş addettiği için de artık mutlak bir kibre bürünerek, kendisi gibi olamayan herkesi müşrik addeder ve kalbinde oluşan katılaşmayı daha da katmerleştirir.
İşte bu katmerleşme sonucu olarak, kendisini derin bir cezbe (aşırı manevi coşku) kaplar ve bu cezbe sonucu derin bir haz alarak daha fazla kendisini musavviresine teslim eder. Cezbe, aşkın ateşidir. Fakat o ateş rehbersiz yanarsa, yakar. Aşkla yanmak güzeldir; ama o aşk, Kur’an’ın hudutlarına dayanmazsa kişiyi hakikatten koparır. Gerçek cezbe, Allah’ın rahmetini hissettiğinde kalpte oluşan huşudur; ilahi aşkın terbiyesi olmadan cezbe, delilik olur.
Aziz kardeşim, iyi düşün: Kendini veya tüm varlığı mutlak olarak Allah gören bir kişi, yaşamında bunu ortaya koyarak yaşayabilir mi? Kendisini bu hayal ürünü bilince tümüyle teslim edip senle senli benli konuşmadan irtibatta bulunabilir mi? Hani kendi Allah’tı? Hani her şey Allah’tı? O zaman söylediği sözün norm olarak bu yaşamda hiçbir karşılığı olamaz. Söylenilen o söz, sadece kendisini vehmen hipnoz edip hipnoz halini diline dökmüştür. Çünkü Allah’ı tanıyan, “Ben o’yum” diyemez. “Ben yaratıldım ve ona mutlak olarak kulum” der. “Ben o’yum diyenin ise, içinde perde vardır ve hakikatine kördür.
İşte aziz kardeşim, gerçek tevhid, “Ben” yaratılmış bir varlık olarak varım ve Allah’a her yönümle boyun bükmüşüm bilincidir. Tevhid bilinci, insan ilişkilerinde merhamet, adalet ve tevazu olarak görünür. Eğer kişi, sahip olduğu bilinç düzeyini insanlar arasındaki muamelatında kullanmıyorsa, o bilincin kendisine ne faydası olur? Sosyal yaşamda karşılığı olmayan herhangi bir sezginin, insanların fikir dünyasını karıştırmaktan başka ne yararı olabilir? Hakikat, hayattan kopuk bir fikir değil, yaşamın ta kendisidir.
Bilelim ki; Allah zatı itibarıyla mutlak olarak yarattıklarından münezzehtir… Benden, senden ve her bir birimden… Ama ben, sen ve her bir birim O’nunla kaimdir. O “yok ol” derse yok olur, “var ol” derse varlığını sürdürür. İşte bu, “Lâ mevcûde illallah” sözünün inceliğini anlatır. Buradaki mana, “Her şey Allah’tır” değildir. Her şey Allah’la vardır hakikatidir. Çünkü varlık, Allah’ın nuruyla nurlanmış ve ilmiyle kuşanmış bir yankıdır; ama Allah o yankı değildir. Zira “Doğunun da batının da sahibi Allah’tır. Nereye dönerseniz dönün, Allah’ın veçhi oradadır. Şüphesiz Allah geniştir, bilendir.” (Bakara, 115) Yani nereye dönersen oradan onun veçhine dönersiniz. İşte bu ayetle bize verilen sır şu ki, sen ve senin içinde yer aldığın tüm âlemler onun veçhi değildir. İşte bu ayet, yönün değil yönelişin önemini öğretir. Çünkü Allah mekânla sınırlı değildir. Ayrıca kişi nereye dönerse dönsün, eğer niyeti Allah’a dönmekse, orada huzur bulur. Zira “Yön” maddeye aittir, Allah maddeden münezzehtir.
Âlemlerde yer alan her varlık, zat, esma ve ef’âl âlemi olarak bilinen ilahi desturla yaratılan kesret (çokluk) âleminde yer alır. Biz de bir mahlûk olarak bu âlemde var edildik. Bu olayı anlamak için varlığımızın mahiyetini ve Allah ile ilişkisini iyi bilmek gerekir. Allah zatı olarak içimizde veya dışımızda değildir; sıfatıyla, esmasıyla ve ef’aliyle de ne içimizdedir ne de dışımızdadır. İç ve dış gibi tabirler, bizim düşünce ve yaratım dünyamızı dizayn eden kelimelerdir. Biz ile Allah veya Allah ile biz, münasebetini düşündüğümüzde, bunlar gibi kavramlar işlevsiz kalırlar ve düşerler. Yani iç-dış, yön-mekân kavramları, mahlûka mahsustur. Allah, mekânın yaratıcısıdır, mekânın içinde değildir. “O, size şah damarınızdan daha yakındır.” (Kaf, 16) ifadesi, Allah’ın yakınlığını mekânla değil, ilmî kuşatıcılığıyla açıklar. O bize bizden yakındır, ama biz O’na O kadar yakın değiliz; çünkü arada nefs perdesi vardır. Ve nefsi emmare; bizim ona olan yakınlığımıza perde olmuştur.
Olay kısaca şöyledir… Hu adıyla işaret edilen mutlak Zât, kendi zâtî nuruna temaşa etti. “Nur” diyoruz veya “ilim” diyoruz, çünkü kendisiyle başka türlü izah edebileceğimiz bir kavram yoktur. İşte bu nurda sayısız anlam içeriği ve sonsuz şekilde mevcuttur. Şimdi de öyledir ve hep öyle olacaktır. İşte bu nurdan bir tutam aldı. Yoğunluğunu düşürdü. Ve bu nura Nûr-i Muhammedî dendi. Yani tüm özelliklerinden etkileşim oluşturup seyrini dilediği övülmüş nuru oluşturdu. Sonra tüm âlemleri ve âlem içre âlemleri bu nurdan var etti. Nûr-i Muhammedî, “bizce” yaratılmış ilk nurdur. Zât’tan değildir ama Zât’la kaimdir. O nur, ilmin, hikmetin ve rahmetin ilk parıltısıdır. Allah, bu nurla bütün mevcudatı var etmiş; onunla ilminden fiile, fiilden şehadete (görünene) geçirmiştir.
Hz. Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, ik yaratım nuruna tam ayna olduğu için adı “Muhammed” oldu. Yani adını Nûr-i Muhammedî’den aldı. Her birimizin varlığı dahi bu Nûr-i Muhammedî’den var olmuştur. Dolayısıyla o; Nûr-i Muhammedî’nin yeryüzündeki tam tecellisidir. O yüzden ona “alemlere rahmet” denmiştir. O hem yaratılışın ilk halkası, hem de kulluğun zirvesidir.
İşte Nûr-i Muhammedî’nin ve diğer bilemediğimiz tüm nur katrelerinin içinde vücud bulduğu “mutlak nur”, Allah’ın zâtından ayrıdır. Ama bu nur, Allah’ın zâtıyla kaimdir. Bu nurun keyfiyetini de asla bilemeyiz. Çünkü zâtın yansıyan nurudur. Dengi, misli, benzeri yoktur. Bu nur, zâtın dışındadır veya zâtın içindedir de diyemeyiz. Çünkü “iç” ve “dış” kavramları, bizim bilinç dünyamızla ilişkili kelamlardır. Zira “mutlak Zât”, hiçbir kayıtla sınırlanmaz; O’na “iç” ve “dış” denemez. Nur ise bir mertebedir ve nur; Allah’ın zatı değildir, ama O’nunla kaimdir. Tıpkı güneşten gelen ışık gibi: ışık güneş değildir, ama onsuz da var olamaz.
Yaratımı somutlaştırmak için şöyle bir örnek verilir: Bir limon düşünseniz, bu limon sizin ne içinizdedir ne de dışınızdadır; sizin düşünce alanınızdadır. Limonun şekli ve kıvamı da daha önce hafızanıza giren limonlara göre şekillenir. Allah ise tüm ilmi kendindendir ve sıfırdan oluşturur tüm var ettiği halkını. Dolayısıyla gördüğümüz her bir varlık dahi bizim gibidir ve mahlûktur. İşte biz Allah’ın veçhi olmadığımız için döndüğümüz her bir varlık da bizim gibidir. Dolayısıyla gördüğümüz her bir yöndeki her bir varlık da O’nun veçhi değildir. Eğer böyle olsaydı, bize denilirdi ki: “Siz de o veçhten bir tarafsınız.” Ama denilmiyor. Bu noktada tefekkür edilmelidir. Zaten var edilen her bir varlık, O’nun nurunun, kendinden kendine diye bileceğimiz tarzda bir yansımadan başka değildir.
Olaya yaklaştırmak için bir örnek daha vereyim. Lütfen manayı alın, örneği çöpe atın. Şöyle düşünelim: Havada uçuşan bir balonun içindeki havanın her zerresine denilse ki, “Nereye bakarsan balon oradadır.” İşte balonun içindeki hava zerrecikleri birbirine baksa ve birbirlerine “Sen balonsun” dese, hata ederler. Belki balonun içindeki her zerrecikte o zerrecik gibidir ve 360×360 derece yüzü balonun yüzeyine dönüktür. Kesret âlemindeki her bir varlık işte böyledir. Ayet “görüyorsunuz” demiyor, “oradadır” diyor. Her bir varlık, O’nun nurundan alınan bir tutam nurdan var edildiği için, o nurun içeriğindeki her bir nokta için 360×360 derece yön Allah’a dönüktür. Yani bir tutam nurun içindeki her bir fiilsel varlığı saran tüm yönler için olay aynıdır. İşte tüm yönler veçhullaha dönük olur. Buradaki olay, gördüğün kesret âlemindeki varlıklardır ki, onlar “veçhullah”tan bir kabartı veya cüz değildir. Bunu iyi bilelim. Oluşan her bir nokta kesret âlemindendir; dolayısıyla veçh değildir.
Ayrıca “Veçh”; yüz, yani yön (teveccüh/cihet) demektir. Allah’ın “veçhi” mahlûk değildir; mahlûkun yöneldiği hakikattir. Bu fark bilinmezse kişi “ben Allah’ım” vehmine düşer. Yaratılan her bir nokta kesret âlemindendir. Dolayısıyla vecih değildir. Nur ise, veçhullahtan yansır. İşte mahlûkat ise, Allah’ın veçhi değildir. Zaten Allah’ın vechinden yansıyan nurun içeriğinden kendilerine varlık verilmiştir. Bu çok önemli bir konudur. Bu konunun anlaşılması ile kişi mutlak tevhide erer.
Her ne yana dönersek Allah’ın veçhinden yansıyan nuru ilmiyetimiz itibarıyla seyir ederiz. Çünkü ayetin sonu vasiun âlim denerek bitiyor. Yani ilmiyeti itibarıyla Allahın vasiun olduğu hatırlatılarak veçhullaha dönüşün tüm yönler itibarıyla orada olduğu bilgisi verilmektedir. Bu çok önemli bir konudur. Bu konunun anlaşılmasıyla kişi mutlak tevhide erer. Her ne yana dönersek Allah’ın veçhinden yansıyan nuru ilmiyetimiz itibarıyla seyrederiz. Çünkü ayetin sonu “Vâsi’un Alîm” (Her şeyi kuşatan ve her şeyi bilen) diyerek biter. “Vâsi’un Alîm” ismi, Allah’ın hem ilmiyle her şeyi kuşattığını hem de yarattığı her bir şeye ilim nispetiyle yön verdiğini bildirir. İnsan bunu anladığında, artık varlığa Allah demez; varlıkta Allah’ın ilmini müşahede eder.
Müşahede edeceğimiz her ne yana dönsek; gördüğümüzün Allah’ın veçhinin o olmadığı gerçeğidir. Allah’ın bize vermiş olduğu ilim, irade ve kudretle, Allah’ın bizimle ilmini seyir etmesini istediği yönüyle O’nun ilmiyetini kendimizde peyda edip serdederiz. Yoksa kendisini et kemik sanan nefsin her türlü emelleri peşinde koş ve de ki o Allahın veçhi ve onun hakkında konuşma, bu olaydan gafil olmanın en büyük kanıtıdır. “Müşahede” (hakkı görmek) bir hâl ilmidir; gözle değil, kalple görülür. İnsan kesretteki her bir şeyde Allah’ı değil; Allah’ın yaratımının hikmetini görür. Bu farkı korumak, tevhidin kalbidir. Allah’ı mahlûkta görmek, değil; mahlûkta O’nun hikmetini idrak etmek esastır.
Nefs, her şeyi sahiplenmek ister; hatta hakikati bile. Bu yüzden kişi nefsini arınmadıkça “ben hakikati biliyorum” dediğinde aslında nefsi konuşur. Gerçek marifet, nefsin sesinin sustuğu yerde başlar. Hakikat yaşamından ancak Kur’an ın yönlendirmesinin aksi halinde yaşam ile uzaklaşıyoruz. Çünkü Allah insana ilim, irade ve kudret ve diğer subuti sıfatların bizde oluşturduğu nakışlarla, cüz-i irade diyebileceğimiz sınırsız isteme kuvvesini vermiştir. Ama buna rağmen mutlak yaratıcının Allah olduğunu ve fiillerimizi yaratanın da o olduğunu bilmek zorundayız. Kur’an, varlıkla yaratıcı arasındaki sınırı korur. İnsan ilimle bilir, iradeyle ister, kudretle yapar; ama “yaratan” değildir. Allah yarattı, siz de yaptıklarınıza bakın. “Allah sizi de, yaptıklarınızı da yaratmıştır.” (Saffat, 96) ayeti, bize bu hakikati gösterir.
Yaratıcı yarattığı fiillerinden razıdır. Çünkü kul istediğinde onu yaratır. Ama şu da var ki; kulun azaba düçar olanların fiillerini istemesinden, o razı değildir. Ama şu inceliği de unutmayalım ki Allah kulunu kötü yola sapmasını gene kulu için razı değildir. Onun için de önce kul razı olur, ister; sonra Allah kuldan kulun razı olduğunu yaşam alanına döker. Bu menfide (olumsuzda) de böyledir, müspet (olumlu) amellerde de.
Nefsin basamakları sayılırken önce “Râziye”, sonra “Mardiyye” gelir. Biz ne kadar râziyiz? Ne kadar Kur’an yaşamını yaşam ediniriz? Allah’ın emirlerini tatmin bir kalp ile uygularız da Allah’ın rızasından bahsederiz? “Râziye” hâli, kulun Allah’ın hükmüne gönülden teslim olmasıdır. “Mardiyye” hâli ise, Allah’ın da kulundan razı olmasıdır. Bu, kulluğun kemalidir. Kişi bu iki makamı dünyada yaşarsa, ölüm onun için bir vuslattır. İşte burada irade devreye girer. Zira irade, kulun imtihan anahtarıdır. İrade olmazsa sevap da olmaz, günah da. Allah, insanı irade sahibi kıldı ki, kendi seçimiyle Rabbinin rızasına ulaşsın.