İLMİN NİYETİ ALLAH İÇİN OLMALI

Hakikatin saflığı ve Allah yoluna adanmışlık ancak dünyalığa tamahsızlıkla keskinleşir.

İlmin değeri, yalnızca üretilmesinde değil, hangi niyetle sunulduğunda saklıdır. Hakikate götüren bilgi, insanı arındırır; menfaatle gölgelenen bilgi ise aynı tesiri bırakmaz. Çünkü ilim sadece zihinsel bir faaliyet değil, aynı zamanda kalbî bir yöneliş ve varoluşsal bir sorumluluktur. Bilgi, hakikate hizmet ettiği ölçüde aydınlatır; çıkar aracı hâline geldiğinde ise nurunu kaybetmeye başlar.

İnsanlık tarihinde ilim çoğu zaman bir meta (geçici dünya değeri) gibi değerlendirilmiş, bazen de hakikate ulaşmanın aracı olarak görülmüştür. Emek vardır, zahmet vardır; elbette emeğin karşılığı olabilir. Fakat insanı Allah’a, hakikate, iyiliğe ve arınmaya götüren ilim söz konusu olduğunda, onun sadece kazanç vesilesi hâline getirilmesi ruhun derinliklerinde bir huzursuzluk doğurur. Çünkü hakikat özünde karşılıksızlık, ihlas (samimiyet) ve adanmışlık ister.

Bu noktada Kur’an’da zekâtın kimlere verileceğini açıklayan ayet, yalnızca maddî paylaşımı değil, ilmin ve hakikat yolunun korunmasını da işaret eden derin bir hikmet taşır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Sadakalar (zekâtlar) ancak şunlar içindir: Fakirler, yoksullar, zekât toplayan görevliler, kalpleri İslam’a ısındırılacak olanlar, kölelerin özgürlüğü için, borçlular, Allah yolunda olanlar ve yolda kalmış kimseler içindir. Bu, Allah’tan bir farzdır. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Tevbe, 9/60)

Bu ayette zekâtın verileceği sekiz sınıf sayılmıştır. Bunlar:

Fakirler (temel ihtiyaçlarını karşılayamayanlar)

Miskinler (yoksulluk içinde olanlar)

Zekât toplayan görevliler

Kalpleri kazanılmak istenenler

Esaretten kurtulmayı bekleyenler

Borçlular

Allah yolunda olanlar (fi sebilillah)

Yolda kalmış kimseler

Bu sınıflar içinde özellikle “Allah yolunda olanlar” ifadesi derin bir anlam taşır. Çünkü bu kavram, kendisini hakikat yoluna adayan, ilimle, irfanla, insanlığa rehberlik eden ve hayatını bu uğurda vakfeden kimseleri de kapsayan geniş bir anlam alanına sahiptir. Hikmet ehli birçok âlim, bu sınıfın ilimle meşgul olan ve toplumun manevî aydınlığı için çalışan kimseleri de içine aldığını ifade etmiştir.

Bu hikmetin işaret ettiği gerçek şudur: Hakikat yoluna adananların geçimi toplum tarafından desteklenir ki onlar dünyalık kaygılarla meşgul olmadan insanlığa ışık olmaya devam etsinler. Böylece ilim ticaretin değil, hakikatin hizmetinde kalır.

Bu anlayış, bilginin tamamen karşılıksız olması gerektiğini zorunlu kılmaktan ziyade, bilginin özünün saf kalmasını hedefler. Çünkü hayatın gerçekliği vardır; insan yaşamak zorundadır. Zaruret hâlinde ihtiyaç kadar olan meşru kazanç anlaşılabilir. Ancak ölçü ihtiyaç ile hırs arasındaki çizgiyi korumaktır. İlmin amacı zenginlik değil aydınlık olmalıdır.

Bilginin tesiri de doğrudan niyetle ilişkilidir. Kalpten çıkan söz kalbe ulaşır. Ruhtan doğan düşünce ruha tesir eder. Fakat yalnızca dilde kalan söz, çoğu zaman zihinde kalır ve kaybolur. Bu yüzden bilginin kaynağı kadar, onu taşıyan niyet de belirleyicidir.

Tarih boyunca insanlığa yön veren büyük şahsiyetlerin eserlerinin hâlâ canlı kalmasının sebebi, onların ilmi saf niyetle paylaşmalarıdır. Onların bıraktığı bilgi, yalnız kendi çağlarını değil, sonraki nesilleri de aydınlatmıştır. Kalıcı olan, bilginin kendisi kadar o bilginin sunuluş ahlakıdır.

Sonuç olarak ilim akarsu gibi olmalıdır. Susayan ondan içebilmeli, arayan ona ulaşabilmelidir. Hakikatin değeri satılmasında değil, insanı dönüştürmesinde ortaya çıkar. Niyet arınırsa bilgi aydınlatır; niyet bulanırsa söz çoğalır ama hakikat gizlenir.

İnsanlığın ortak sorumluluğu, bilgiyi yalnız üretmek değil, onu insanlığa fayda sağlayacak bir bilinçle sunmaktır. Çünkü saf niyetle paylaşılan ilim, bireyi aşar ve bütün insanlığı aydınlatan bir ışığa dönüşür.